|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu ülkede müthiş şeyler oluyor. Bu cümleye hem olumlu, hem de olumsuz anlamlar yüklemek mümkün. Eğer şiirle bir akrabalığınız varsa, Türkiye'de son dönemde hepimizi derinden yaralayan ekonomik ve siyasal kirizlerin zehirli rüzgarlarının içinde bile yeni "coşku vadileri"ne açılan geçitler bulabilirsiniz. Hayatımız üstüne her gün yeni kumarların oynandığı bir ülkede, artık siyasal ve ekonomik kriz yazıları yazmaktan nefret ediyorum. Ama kanıma karışan bu "virüs"ten de bir türlü kurtulamıyorum. Hele kendinizi en yalnız sandığınız bir anda, İstanbul'un lacivert caz gecelerinin beklenmedik bir köşesinde size gülümseyen şarkılarla buluşursanız, nefretle geçen günlerinize bir kez daha yanar, kahrolursunuz. Türkiye'yi sadece, Ankara'nın "kirli" oyunlarından ibaret zannedenlere üzülmemek elde değil. Ülkeyi yönetenlerin, özellikle şu günlerde İstanbul Caz Festivali'nde esen "başka bir Türkiye" rüzgarını görmelerini, hatta hissetmelerini isterdim. Yıldızların altında, ruhlarda çığlık çığlığa raksa başlayan başka bir dünyanın ışığına dokunmadan, bu dünyanın içinde akan yeni gençliği hissetmeden "hayali Türkiye" projeleri yapanların bu ülkeyi anlamaları çok zor. İstanbul bugünlerde, yıldızların arkasına gizlenip ruhlarımıza ışık haleleri saçan rock ve caz şarkılarının unutulmaz gecelerini yaşıyor. Caz Festivali kapsamında 9 Temmuz'da Açıkhava'da bir konser veren Rock müziğinin efsane ismi Nick Cave, "Stagger Lee"yle başlayıp, hüzünlü bir aşk mektubu olan "Love Better"la yürekleri çok uzak yolculuklara çıkardı: "Soğuk beyaz zarfı öpüyorum/ Ve dudaklarımı isminin üzerine bastırıyorum/ İkiyüz kelime arasında, umutla yaşıyoruz/ Aşk mektubu git ona, anlat ona/ seviyorum ve seveceğim daima..." Çığlıklar ve fısıltılar arasında, her türlü insani derinliğin ve deliliğin sınırlarında gezindik bütün gece boyunca... Şarkı sözlerindeki her kelimeyi, her heceyi, her harfi Cave'nin yüzünden okuyorsunuz. Şarkılarla trans haline geçerek, yeri göğü deliyor adeta. Tek bir şarkıda aşktan nefrete, hüzünden sevince gidip geliyor Cave. Ve cazın "yaşayan efsanesi" Dianne Reeves... Zarif, yumuşak ve duygulu sesiyle Açıkhava'da dinleyenleri büyüledi adeta. O, kadın vokal caz geleneğinde, Ella Fitz Gerald, Billie Holiday, Sarah Vaughan ve Carmen McRae'lerin en hüzünlü akrabasıdır. Afrika'nın küllenmiş acıları, siyah kederleri çiçek açıyor sanki Dianne Reeves'ın sesindeki hüznün köklerinde... Reeves, Sarah Vaugh'a ithaf ettiği son çalışması "The Calling: Celebrating Sarah Vaugh"tan seslendirdiği unutulmaz parçalarıyla bulutların ve aşkın içinde dolaştırdı, büyülü bir fener gibi kimsesizliğimizden koparıp bir ışığın ucunda dolaştırdı hayallerimizi... Mavi bir gecenin kollarında, nur yüzlü ilhamlara saldı bizi Reeves... Mahremiyetin düğümleri çözüldükçe, yalın bir masumiyet fışkırdı bütün şarkıların kederinden... Yıldızlarla kuşatıldığımız caz gecelerinde, samanyolunun altında hüzünlü şiirler damıttık, ülkenin aydınlık yüzü keder bulutlarıyla gölgelenirken, gözümüzü uzak umutlara dikip özgürlüğe kardeş olduk. İşte biz kez daha, genç umutların geniş hayallere açıldığı "caz istasyonu"ndan, her şeye rağmen bitmeyen umutlara, aşklara el sallıyoruz. Nick Cave'den Dianne Reeves'e, Omara Portuondo'dan Wayne Shorter'e uzanan şiirsel yolculuğun, yıldızlarla buluştuğu noktadan çığlık çığlığa koşuyoruz yeni bir umudun ilk satırlarına...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |