|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
-Amerika'daki Musevi cemaatinin Başbakan Erdoğan'a "Cesaret Ödülü" vermesinin bir mahzuru var mı? -Bana göre yok. Kuşkusuz bunlar, karşılıklı beklentilerin oluşturduğu sonuçlar. Musevi cemaatleri Türkiye Başbakanı ile iyi ilişkiler kurmanın hem Türkiye'deki Museviler açısından hem de Ortadoğu'da İsrail'in yalnızlığını Türkiye ile giderme düşüncesi açısından faydalı olduğunu düşünmüş olmalıdırlar. Türkiye Başbakanı da, hem Amerikan politikalarında, hem uluslararası finansta etkin olan bir lobi ile iyi geçinmenin, en azından kötü olmamanın Türkiye açısından faydasını hesap etmiştir. Buna ek olarak, Ak Parti iktidarının "İslam'la ilgi"sinin tabii olarak "Yahudi karşıtı" olmasa bile "İsrail karşıtı" olabileceği beklentisini ortadan kaldırmanın da bu hesaba dahil olduğu düşünülebilir. Hadiselere komplekssiz bakıldığında böyle düşünmek mümkün. Ama hemen bunun yanında şu soruyu sormak da mümkün: -Acaba Başbakan Erdoğan, İSNA'dan (İslamic Society of North America- Kuzey Amerika İslam Toplumu) bir ödül alsaydı bu kadar rahat hareket edebilir miydi? "Böyle bir tören ABD'de nasıl karşılanır?" sorusu kendisinin ve danışmanlarının aklına gelir miydi, böyle bir tören Türkiye'de nasıl karşılanırdı? Hele böyle bir ödül töreni, Museviler'in ödülü ile dengelenmeden yapılabilir miydi? Sizce bu sorunun cevabı, yukarda yaptığımız hesap kadar rahat verilebilir mi? Verilmez. Verilmez çünkü, "İslam ilgisi" Ak Parti iktidarı açısından bu kadar rahat hazmedilmesi beklenen bir konu değil. Bakınız, Türkiye'de hâlâ Tayyip Erdoğan'ın bilmem hangi yılda, o günler Afganistan açısından sembol isimlerden olan Gülbeddin Hikmetyar'la çekilmiş bir fotoğrafı göbek altı vuruşlar için malzeme olarak kullanılıyor. Bu kuşatma eyleminin hedef insanlarda nasıl bir savunma refleksi oluşturacağı tahmin edilebilir. Dikkat edilirse, AK Parti iktidarının, İslam'la, duyarlı bir toplum kesiminde "tartışılabilir, problemli, hatta zaman zaman negatif" olarak algılanan ve ancak iktidar olabilme mazereti ile içe sindirilen ilişkileri bir başka kesimde – bir başka dünyada "pozitif tavır" gibi sunuluyor. Şunu demek istiyorum: Ak Parti veya sembol isim Erdoğan, kimi beklentiler istikametinde, İslam'ın kapsama alanını ne kadar daraltırsa, ne kadar kendi kimliğinde değişim sinyali verir, ne kadar "İslam'da değişim" ümidini beslerse övgüler alıyor. Mesela "İslam ortak pazarı olmaz" dediğinde, tabuları yıkan adam titrine mazhar kılınıyor. Başbakan Erdoğan Cidde'de "İslam coğrafyası, potansiyelinin çok altında bir işbirliği zemini oluşturabilmiştir. Bunun sür'atle zenginleştirilmesi ve uzun asırlar medeniyet beşiği olmuş toprakların yeniden dünya uygarlığına katkı sağlayacak duruma gelmesi lazımdır. Türkiye bunun için elinden geleni yapacaktır. Türkiye'nin AB ile ilişkileri bunun için engel değildir." deseydi... Acaba nasıl tepki alırdı? İktidarın sembol isimleri açısından "değişmemiş tüm özelliklerin sanki peşin peşin bir duvara çarpmayı göze alması gerekiyor" gibi bir duygudan söz edilebilir sanıyorum: Mesela sembol konu eşlerin başörtüsü. Hani şu Türkiye'de kamusal alanda meşruiyyet tanınmayan olgu. Türkiye'de her üst düzey resepsiyonun bir gerilim sebebi olduğunu görmezden gelmek mümkün mü? Başbakan, eşini hiçbir resepsiyona götürmeme gibi tabii bir eğilim sahibi olsa bile, bunun, yasak kapsamı içinde böyle oluyor olmasından rahatsızlık duymayabilir mi? O yüzden, Başbakan'ın ABD Başkanı ile görüşmesinde eşlerin görüşmesi olağandışı gündem oluşturuyor. Çünkü Türk Başbakanı'nın ve bakanların başörtülü eşleri, Türkiye'dekinin aksine, Amerika'da bir "meşruiyyet sorunu" ile karşılaşmıyor. Yani Başbakan ve Bakan eşleri, kimliğinin en belirgin özelliklerinden birisi İslam olan kendi ülkelerinde bulamadıkları özgürlüğü, Amerika'da veya Avrupa'da buluyor... Ne hissetmeli böyle bir durumda Türkiye Başbakanı veya bakanlar? Onların eşleri? Acaba Amerika'dan, Avrupa'dan nasıl görünür bu durum? Böyle bir hadisenin diplomatik anlamı nedir? Konuyu şöyle toparlamak istiyorum: Başbakan Erdoğan ve çalışma arkadaşları, ilginç bir profil çiziyor. Türkiye'nin – dünyanın pek çok hassas meselesini tahlil etmiş, bunun kendi kişiliği, İslam ve Türkiye açısından ilgileri üzerinde durmuş, bunları, daha salim bir zihni ortamda gündeme getirmek gibi bir karara ulaşmış bir siyasi çizgi. Anlaşılıyor ki komplekslerden kurtulmanın ve daha rahat ilişkiler içinde sonuç üretmenin faydalı olacağına inanılıyor. Bunda kendine güven ana rolü oynuyor. Kıbrıs, AB, Ermeni meselesi, Musevi dünyası ile ilgilerde "rahat" açılımlara tanık oluyoruz. Tüm bunları "Salto atmak" başlıklı yazımdaki değerlendirmelerle irtibatlandırmak mümkün. Yani "rahat" açılımın başarısı, sonunda ülke adına kazanç getirmesi ile ölçülecek. İki alanda ise problem var: Bir, Kürt meselesi henüz rahatça yaklaşılan bir konu değil. İki, İslam'la ilişkide rahatlanamadı. İslam'la kişisel ilişkinin boyutları ne olacak, bunun iç – dış yansımaları nasıl gerilim sebebi olmaktan çıkarılacak? İslam nasıl, yanyana durulmaktan, görülmekten sürekli endişe edilen değil, Türkiye açısından "pozitif değer" hüviyetiyle görülen bir statü kazanacak? Bu alanda sanırım, Türkiye'deki güç odaklarına da ciddi bir özeleştiri görevi düşüyor. Fransa'daki başörtüsü yasağından medet umanlarla, Amerika'daki özgürlüğe gıpta etmek zorunda bırakılanlar arasında kalmış bir ülke, kendine saygı duyması gereken rahat bir ülke sayılamaz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |