AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Gerçekler takla atarsa...

Türkiye'yi yıllarca izleyen biri, "Bu geziyi pazarlamak için sizinkiler ne yapıyor?" diye sorunca afalladım... Evet, siyaset jargonunda 'pazarlama' diye bir deyim olduğunu neredeyse unutmuşum...

Benim, burada, 'pazarlama' diye yuvarladığım eylemin İngilizcedeki karşılığı 'spin'... "Evirip, çevirmek" anlamına gelen bir sözcük bu. Tahmin edebileceğiniz gibi, bir eylemi, bir olayı, bir sözü evirip çevirip siyasilerin işine gelecek biçime sokmayı murat ediyor. Bu işi iyi becerenlere, 'evirme çevirme üstadı' anlamına 'spin doktoru' deniyor... Belki de, bu görevi bir sanat haline dönüştürmeyi başaran Goebbels'in 'doktor' olmasından hareketle...

Amerikan sisteminde bayağı iyi para kazandıran bir iş bu. Yalanı yalan olduğunu hissettirmeden söyleyebilen, kime hangi yolla gaz vereceğini, kimi hangi yöntemle belli bir açıdan konuyu ele almaya yönlendirebileceğini bilen birinin değeri ağırlığınca altın eder bugünün dünyasında...

Bu işin ustası Dr. Joseph Goebbels'di; Hitler'in propaganda bakanı sıfatını taşıdığı sırada (1933-1945) Almanya'daki bütün medyayı dize getirmeyi bilmişti. Goebbels'e göre, yalan bir süre sonra gerçeğin yerini mutlaka alırdı; yeter ki, bol miktarda tekrarlansın... Neredeyse bütün 'evirme çevirme üstadları' tarafından benimsenmiş, ondan olduğu belirtilerek dilden dile aktarılan bir görüşü şu Dr. Goebbels'in: "Devlet (..) yalana başvurabilir. Bunu sağlayabilmek için, devletin muhalefeti baskı altında tutmak üzere bütün gücünü kullanması hayati bir değer taşır. Gerçek yalanın en büyük düşmanı olduğuna göre, buradan hareketle, devletin en büyük düşmanının da gerçek olduğunu söyleyebiliriz."

Gerçek pozuna birindürülmüş yalan bugünün siyasi hayatının önemli bir unsuru.

Demokrasiler Nazi Almanyası olmadığı, her 'spin doktoru'nda Goebbels'i ustalaştıran zihnî nitelikler bulunmadığı için, gerçeği yalana dönüştürebilen, bir konuyu evirip çevirerek başka biçimde sunanlar varolsa bile, yaptıkları sonuna kadar etkisini sürdüremiyor bugünün dünyasında. Yalan-gerçek çelişkisi bir kere ortaya çıkmayıversin, bu yola başvuran açısından bu keşif öldürücü bir darbe olabiliyor...

Bunun en çarpıcı örneği İngiltere'de şu sıralarda yaşanıyor. İngiltere başbakanı Tony Blair, 'barışçı' geleneklere sahip ülkesi vatandaşlarını savaş destekçisi yapabilmek için 'evirip çevirme' yöntemlerini fazlaca kullandı. Bu işi yaparken yanında eski bir gazeteci olan Alastair Campbell adlı bir 'usta yalancı' da vardı. George Orwell'in '1984' romanında anlattığı türden bir kampanyayı beraberce yürüterek, nefreti aşk ve sevgi olarak sunabildiler; tek çözümün 'barışçıl bir savaş' olduğuna insanları ikna etmeyi başardılar...

Ancak, bugün, her ikisinin de başı dertte. Alastair Campbell, Dr. David Kelly olayı üzerine istifa etmek zorunda kaldı. Üzerinde uygulanan baskılara daha fazla direnmektense ölümü tercih eden Dr. Kelly'nin 'intihar ettirilmesi' olayında siyasilerin rolünü araştırmak için kurulan Hutton Komisyonu, ilmeğini Blair Hükümeti'nin boynuna geçirmeye hazırlanıyor. Lord Hutton, bizzat başbakanı yerinden etmeyi konunun duyarlılığı yüzünden göze alamayacak belki; ancak gerçekleri çarpıtma işinde Blair'e destek vermiş yakın mesai arkadaşlarını gözünü kırpmadan aslanların önüne atacak gibi...

Önceki günkü 'USToday' gazetesi, bütün 'spin doktorlar'ın korkulu rüyasının İngiltere'de gerçeğe dönüşmek üzere olduğuna dair geniş bir değerlendirmeyle çıktı. Geçirdiği uykusuz geceler yüzünden avurtları çökmüş, midesine kramplar giren Blair'in, çareyi, Bush ve ekibiyle arasına mesafe koymakta bulduğunu yazıyordu gazete...

Washington Irak'a savaşa hazırlandığı günlerde, ilk New York Times sonra da diğer gazeteler, Pentagon'da yeni bir birim kurulacağı haberini duyurmuşlardı. Hatırlasanıza, 'Office of Special Plans' (Özel planlar birimi) adını taşıyacak bu devlet dairesinin görevi, insanların doğru bilgiler almasını engellemek ve medya aracılığıyla zihinleri biçimlendirecek çalışmalar yapmak olacaktı. Bu birim, gerektiğinde, başka ülkelere de el uzatmaya hazırdı. Haberin birinde, sırf bu amaçla, yani yabancı ülkelerin medyasını dize getirmek üzere, önemli bir meblağın ayrıldığı ayrıntısı da yer alıyordu. Türkiye'ye, "Amerika medya için 200 milyon dolar ayırdı" biçiminde yansıyan haberdi bu...

Tepkiler gelince, Donald Rumsfeld, kendi çocuğu olduğu anlaşılan bu projeden vazgeçildiğini açıkladı, ama bugün o birimin kurulmadığına inanan az kişi var. Son bir yıl içerisinde gerçeklere takla attıran, yalanı allayıp pullayıp kabul ettiren nice olay yaşandı; bunlar hep tesadüfen mi oldu? Amerikan halkının çoğunluğu, "11 Eylül saldırılarını Saddam yaptırdı; eğer askerî müdahalede bulunmasaydık, elindeki biyolojik ve kimyasal silâhlarla dünyayı karartacaktı" diye inanıyor... Hâlâ bu yalanlara inananlar var...

Böyle bir dünyada, herkes herkese gerçekleri farklı biçimde gösterme çabasına girmişken, Türkiye'deki gelişmeleri yakından izleyen birinin, "Sizinkiler bu geziyi pazarlamak için neler yapıyorlar?" diye sormasını yadırgamadım.

Başbakanın basın müşaviri Ahmet Tezcan'ı bu amaçla yakın tâkibe mi alsam? Böyle bir şeyi yapsa yapsa o yapar çünkü...


29 Ocak 2004
Perşembe
 
TAHA KIVANÇ


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED