|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
16 Ocak 2005 Pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuşan değerli yayıncı Nihat Armağan'ın belirgin vasıflarından birinin de nüktedanlığı olduğunu söylemiştim. Bu nükteler hemen her zaman ayak üstü ve kendiliğinden yapıldığından çoğunu hatırlamak imkân dahilinde değil. Necip Fazıl'ın nükteleri gibi.. onların da büyük çoğunluğu yitip gitti. Oysa bence bu nükteler de kültürümüzün bir unsuru olarak korunmalıydı. Ayrıca, şakaların arasında yitmiş olan nükteler de az değildir. Öyle durumlar olur ki, yaşanılan şaka mı öndedir, yoksa o arada yapılmış nükte mi? Yoksa o nükte o şakayla birlikte mi anlamlıdır? Demek ki, nükteleri de kendi içinde kümelere ayırmak gerekiyor. Nihat'tan, tadımlık, birkaç nükteyi aktarıyorum. (Bu nüktelerin, elbette, yaşandığı andaki tadını aktarmak mümkün değil…). Nihat, askerlik hizmetini Doğu Karadeniz kıyılarında bir köyde yaptı. Göreve başlamak üzere köye ulaştığında ikindi ezanı okunuyormuş. Önce namazımı kılayım da, muhtarla, köylülerle sonra tanışırız demiş. Camiye girmiş. Namazdan sonra, her namaz sonrası, her camide olduğu gibi, orada da, Nihat'ı yabancı görenler etrafını almış. Kim olduğunu sormuşlar. O da, buraya öğretmen olarak geldiğini söylemiş. Bunun üzerine aralarından biri: "Burada senden önce de bir öğretmen vardı, ama onunla anlaşamıyorduk." Demiş. Nihat: "Niye anlaşamıyordunuz?" diye sorunca, adam: "Zıddımıza giderdi, biz ne söylesek yanlışımızı çıkartmaya çalışırdı, komonist miydi, neydi.." demiş. Bir başkası: "Mesela biz dünyanın öküzün boynuzu üstünde durduğunu biliriz, o öğretmen bunu kabul etmiyordu, sen ne diyorsun bu işe?" Nihat imtihan edilmekte olduğunu hemen anlamış. Bir anda, "şimdi dünya öküzün boynuzunun üstünde duruyor veya durmuyor desem ne lazım gelir, öyle veya böyle, adamın dini yıkılır mı; hayır yıkılmaz" diye aklından geçirmiş. "Evet, ne diyorsun bu öküz işine?" diye adamlar ısrar edince, Nihat: "Ben de sizin gibi işitmişim." Demiş. Bunun üzerine Nihat'ın boynuna sarılıp kucaklaşmışlar. Görevi süresince de Nihat'ın bir dediğini iki etmemişler. Bir defasında, bir ikindi vakti, Sarıyer'de bir camiye girmiş. Caminin avlusunda ak sakallı birkaç kişi kendi aralarında bir konuyu tartışıyor. Nihat kulak misafiri olmuş. Ak sakallılardan bir kısmı Mareşal Çakmak büyük diyor, diğer bir kısmı da İnönü daha büyük iddiasında bulunuyor. Nihat yaklaşıp: "Sohbetinize ben de iştirak edebilir miyim?" diye soruyor. Adamlar biraz tedirgin olmuşlarsa da: "Buyur" diyorlar. Nihat: "Şimdi ölmüşlerimizi bu işe karıştırmayalım, hayatta olanların üzerine konuşalım" demiş. Gene 1960'lı yıllar.. ve İnönü (İsmet) hayatta.. Nihat, İnönü'nün büyüklüğüne kani olanlara dönmüş: "İnönü büyük diyorsunuz, peki İnönü namaz kılıyor mu?" diye sormuş. Adamlar gayet emin: "Onda şüphe mi var, demişler, o namazını kılar, beş vakte beş de kendisi ekler." Oradan bir şey tutturamadık, diyor Nihat. Bu kez farklı bir soruyla yaklaşıyor: "Peki, diyor, İnönü hacca gitti mi?" İnönücülerin bu soruya da cevabı hazır: "O, hacca vekaleten gitmiştir.. padişah efendilerimiz de hacca vekaleten giderdi. Devlet adamları öyle yapar." Diyorlar. Nihat oradan da tutturamıyor, o anda birden, hepsinin sakalı dikkatini çekiyor ve: "Peki, İnönü'nün sakalı var mı?" diye sorunca, İnönücüler gayrı ihtiyari ellerini sakallarına atıp sıvazlamaya başlıyor, derin bir tefekküre dalıyorlar. Sonunda biri, isteksiz bir edayla: "Evet, dinî bakımdan biraz zaifçedir." Diyor. O yılın Ramazan ayının ortasını geçmiştik. Beyazıt'ta ünlü Marmara kıraathanesinde oturuyoruz. Aramızda zengin tanıdıklardan biri de var. O tanıdık Sultanhamam'da bir iş hanı sahibi, ayrıca başka yerlerde gayrimenkulları olduğu söyleniyor. Ancak elinin sıkılığıyla da maruf biri.. Nihat dindarlığı ile temayüz etmiş ya, o tanıdık Nihat'a dönerek: "Bu yıl fitre miktarları ilan edildi mi?" diye sordu. Nihat: "Fitre miktarını ne yapacaksın?" dedi. Tanıdık: "Canım fitre miktarı ne yapılır, fitremizi ona göre ödeyeceğiz." Dedi. Nihat ona, sen asgari hadden ödemek zorunda değilsin, gücünün yettiği en yüksek miktardan ödeyebilirsin, demedi. "Senin fitre ödemen gerekmez, sen bir cebinden al, öteki cebine koy!" dedi. Nuri Pakdil'in Paris'ten dönüşünün hemen ardından, Nihat'la Urfa'ya gidiyorlar. Urfa'da bir kebapçıya oturup patlıcan kebap sipariş ediyorlar. Siparişleri geldiğinde Pakdil, patlıcan kebabını çatal bıçakla yemeye sıvanıyor. Nihat onu aniden durdurarak: "Aman ha ağabey, diyor, sakın çatal bıçak kullanayım deme, elinle ye; sonra etraftan görenler, bu adam Paris'ten mi gelmiş nedir, görgüsüz, derler." Diyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |