T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

BÜYÜK MÜZİSYEN CEMAL REŞİT REY:
Her insan bir iş için yaratılmıştır

Cemal Reşit Rey alafranga musîkî âleminin yakinen tanıdığı üç kelimeli bir isim. Bestekâr, piyanist ve en mühimi orkestra şefi. Üstad: "-Üçünü de yapıyorum, mesudum, fakat orkestra şefi olarak yaratıldığıma kaniim" diyor..

"-İnsan neyin peşinde koşmalı?" sualine verdiği cevap şu: "-Kanaatimce her insan muayyen bir iş yapmak üzere gelmiştir. En büyük marifet, insan ne yapmak için yaratılmışsa onu bulabilmek ve yapabilmek.. Bence saadetin sırrı budur." Orkestra şefliği yapmak için yaratıldığını söylemesinin vesilesi de bu kanaatin bir misalle izahıdır.

Bu fikri pek iyi anlayamamıştım:

"-O işi, diğer işlerden daha iyi yapmak mânâsını mı kastediyorsunuz?" dedim.

"-Dünyada meselâ musıkîşinas olmak üzere yaratılmış fakat hayatında hiç uğraşmamış insanlar vardır.. Bunlar mesut olmadan ölmüşlerdir. Eğer müzikle uğraşabilseydiler mesut olurlardı."

"-O işte uğraşmayınca neden mesut olamıyorlar?"

"-Birtakım kompleksler uyanıyor.. Muvazenesizlik ve huzursuzluk yapıyor.. Herkes yapabileceği en iyi işi hayatında yapabilse, beşeriyet daha mesut olurdu.."

"-Peki, insan, bu en iyi yapabileceği işi, nasıl bulacak veya bilecek?"

"-Bu hususta talihli insanlar, istidatları pek genç yaşta tebellür edenlerdir. Bunlar, her şeye rağmen o istidat yolunda yürürler. Zannediyorum ki bu insanlar o işten başka bir iş yapamazlar, başka işe el atamazlar. Hakikî sanatkârlar bunlardır."

"-Şu halde hakiki sanat bir yaradılış işi?"

"-Şüphe mi var?"

"-Çalışma ile iyi sanatkâr olmak mümkün değil midir?"

"-Sanatta bunun olacağına inanmam. Belki başka işlerde.."

"-Azmin elinden bir şey kurtulmaz, sözünü reddediyorsunuz."

"-Sanat babında, istidat olmayınca azim, istediği kadar azmetsin.."

"-İnsanın hayatında muhtelif hedefler olamaz mı?"

"-Bence hayatın hedefi bir tanedir. Hattâ insan, o hedefin peşinde koşarken muvaffak olmasa bile gene mesut olur.."

Anlaşılıyordu ki Cemal Reşit Rey, saadeti, insanın dünyada yapacağı çalışmaya ve mesleğe bağlıyordu. En çok istidatının olduğu sahada veya işte çalışmak, insanın mesut olması için kâfi idi..

Şöyle devam etti:

"-Nitekim bir sanatkâra sorsanız; en çok beğendiğim eserim, en son yazdığım eserdir, der. Bunun hikmeti, san'atkârın faaliyet ânında çok mesut bulunduğudur."

"-Eserleri aşklara veya aşk mektuplarına benzetebiliriz şu halde?"

"-Elbette. Maziye ait kendisinin yarattığı öyle eserler vardır ki sanatkâr adını bile anmak istemez.."

Tanınmış sanatkârın fikrini biraz daha açmak istedim:

"-Herhangi bir insan meselâ çöpçü olmak için yaratılmış mıdır?"

"-Büyük hedef, büyük iş diye bir şey bilmiyorum. Bir bahçıvan, bahçıvan olmak için yaratılmışsa, o iş, onun için, en büyük ressamın işi kadar büyük ve mukaddestir.."

"-O işi nasıl bulacak?"

"-İşte asıl problem odur.. Gazetecilik hedefinizse, sıkıntı çekseniz bile, üzüntü çekseniz bile mesutsunuzdur. Ben 2.5 yaşımdan beri müzikle meşgulüm. Modern musıkî anlayışı, memlekete yerleştirmek için arkadaşlarımızla beraber çok müşkilât ve zahmet çektik. Ama ben her şeye rağmen saadetimi orada bulurum."

"-Psikoloji testi, bu istidat ve işi gösterebilir mi acaba?"

"-Psikoloji testi, asrımızın uydurma bir merakıdır."

Üstad saadetin asıl sebebini izah etmişti. Saadetle alâkalı diğer hususları sormam lüzumsuzdu; fakat vazgeçmedim:

"-Paraya ne dersiniz?"

"-Vasıtadır; hedef olunca en büyük düşmandır. Saadete belki yardım edebilir."

"-Aşk, sevgi?."

"-Bir hassasiyet ifadesidir. Sanatın da birinci şartı hassasiyet olduğuna göre artık siz ölçün."

"-Saadetle aşkın alâkası nasıl cereyan eder?"

"-Bedbaht bir aşk büyük eser verdirir; bu suretle sanatkârın saadetine vesile olur."

"-Fizikî aşk mı, mânevî aşk mı saadeti daha çok destekler?"

"-Sanatkâr eser vücuda getirirse mesuttur. Eser ise, hüzün, keder, sevinç gibi faktörlerden doğar. Bu faktörler hangisi tahrik ederse o daha çok destekler."

"-Aşkla fizikî alâkayı karıştırmamak lâzım o halde?"

"-Hem evet, hem hayır"..

Dönüp dolaşıp, gene aşka gelmiştik. Aşk biter miydi? Biz de burada aşk diyerek bir nokta koyduk ve muhterem sanatkâra veda eyledik..

Siyasetin büyük hatibi: Bölükbaşı

Yıllardır, onbeş yirmi yıldır, oraya buraya koşan, ona buna çatan, haklı mıdır, haksız mıdır sevenleriyle, sevmeyenleri bilen, bir hitabeti bulunduğunu kimsenin inkâr edemediği bir Bölükbaşı var. Başına çok şey gelmiş olmalı.. hapislere girip çıkmış olmalı.. Onbeş yirmi yıldır, hayattan birçok şeyler öğrenmiş olmalı.. Politika mücadelesi yaptığına göre, Türk milletinin hayatına tesir etmek arzusu olmalı.. Böyle olduğuna göre hayat hakkında kendine hâs bildikleri de olmalı.. İşte röportaj serimizin içine, politikamızda başa güreşen birkaç kişiyi, bu arada Bölükbaşı'yı da bu sebeple almak isterdik.. Tesadüf yardımcımız oldu.. Bir neş'e ve dinlenme gecesi kendisini bir müzik ve san'at köşesinde buluverdik.. Masasına ve arkadaşları arasına biz de hemen dahil oluverdik.

Hoşamediden ve bir iki hoşbeşten sonra ben defteri kalemi çıkardım: "-Beyefendi, şu fâni hayatta neyin peşinde koşmak lâzımdır?"

Derhal cevap: "-İnanışlarımızın peşinde.. Biz servet peşinde koşmadık; servetimizi inanışımız peşinde harcadık.."

Bir sükût. Bu ânî cevap ve edebi cevap, masadakileri de itiraf edeyim beni de şaşırttı.. Toplandık ve ben de acele ettim: "-Peşinde koştuğumuz inanç nedir?"

"-Fazilet, dedi herşey ondan sonra gelir."

"-Fazilet nedir?"

Bölükbaşı durmadı: -Fazilet doğruyu sevmektir, hakka boyun eğmektir.. Ben de durmadan: "-Muhabbete ne dersiniz?"

"-Muhabbet için can ucuz.."

Hemen ilâve etti: "-Gönlüyle ruhuyle değil hücresiyle seven adam bunu söyler.."

"-Kimi seviyorsunuz?"

"-Hakkı, hakikatı, bu garip memleketi, garip memleketin garip insanını.."

Aklıma nereden geldi bilmem:

"-Sizi sevmeyenleri de seviyor musunuz?"

"-Mevlânâ gibiyiz: Dergâhımız sevene de açık, sevmeyene de."

Gene ilâve etti: "-Zaten bütün yaptığımız, muhabbet köleliğidir. Zorba bir kuvvetin tahtında sultan olmaktansa muhabbet eşiğinde kurban olmayı tercih ederiz.."

Başka suale geçtim: "-Para insana ne verir ne vermez?"

"-Para insana herşey verir yalnız asalet vermez.."

"-Refahın saadetle alâkası var mı?"

"-Bunu bana sormayın. Mezarım çalı dibi, sarayım çalı dibi.."

"-Beyefendi, dedim, defterim dayanmayacak.." Derhal yapıştırdı: "-Devirler dayanmadı ki, defter dayansın!.."

Ben hayret içinde susarken arkadaşlarından Dr. Tahsin Kitapçı dayanamadı ve bana dönerek: "-Bir kelime ile deha!" dedi.

Bölükbaşı'ya: "-Türk tarihinde dehâsını sevdiğiniz bir kahraman söyler misiniz?" dedim.

Cevap verdi: "-Yavuz Selim.."

"-Büyüklüğü nerede?"

"-Yiğitliğinde.. Çaldıran'da: (yiğit olanlar benimle gazaya gelir, karı olanlar karılarının yanına gider) diyen Yavuz'un bu lâfı, yiğitliğin zaferine vesile olmuştur.. Bunu basit adam söyleyemez."

"-Napolyon'a ne dersiniz?"

"-Napolyon'un en büyük tarafı o korkunç med ve cezirler arasında cesaretini kaybetmemesidir. Tarihte böyle adam yoktur.."

"-Tarih yaşadığımız zamanları nasıl yazacak bakalım" dedim.

"-Nesiller ve asırlar geçmedikçe tarih yazılmaz.."




Devam Sayfaları
1 | 2 | 3 | 4

Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu
 

Osman Akkuşak
Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED