T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

Bütün güzelliklere aşığım

Osman Akkuşak'ın bundan yaklaşık 40 yıl önce gerçekleştirdiği, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan röportajlarını yeniden yayınlıyoruz. Aralarında Prof. Dr. Süheyl Ünver, Vasfi Rıza Zobu, Cemal Reşit Rey, Osman Bölükbaşı, Kasım Gülek, Nejat Eczacıbaşı, Sadi Irmak gibi döneminin önemli politikacı, bilimadamı ve sanatçılarıyla yapılan röportajlar, Türkiye'nin düşünce ve sanat hayatına ışık tutuyor. Akkuşak'ın röportajlarında, bulunduğu dönem içinde tabii sayılan, şu an eser bile kalmayan bir nezaket ve naiflik göze çarpıyor. Bu röportajlar, basında nereden nereye geldiğimizin adeta bir göstergesi. Yöneltilen soruların kısa ve net oluşu ve röportajlarda bulunulan ortam hakkında bilgi verilmesi o dönem Babıali'ye has ayrı bir özellik.

45 senelik meslek hayatında 2500 kitap, makale ve broşür neşrederek ilmi neşriyat sahasında rekoru elinde bulunduran Prof. Dr. Süheyl Ünver mahviyetkâr olduğu kadar mütevazi, mütevazi olduğu kadar orjinal bir gönül adamı. Akşam sekizbuçukta evinden içeri adımımı attım. Saat 12'ye çeyrek kala istemiyerek mecburiyetin esefini duya duya evden çıktım.. Üç saatten fazla süren sohbetimizin tadı damağımda kaldı.. Muhterem profesör öyle dolu, öyle çeşnili, öyle renkli, öyle faylesof bir zat ki eşi zor bulunur. İlim ile felsefeyi, felsefe ile san'atı, san'atla ahlâkı öyle san'atkârane meczetmesini bilmiş müstesna bir insan. Öyle zannederim size üç saatlik sohbetimizden ancak bir damlayı aktarabileceğim.

Bir saate yakın süren ve politika, ilim, felsefe, san'at konularında dolaşan (hoş geldin) ve (misafirlik) görüşmesinden sonra ancak röportaj konularına sıra geldi.

"-Hayatta nelerin peşinde koşmak, neler yapmak?" şeklinde sorduğum ilk soruya Süheyl Ünver, peşi peşine birçok noktaları sıralayarak cevap verdi:

"-Bir kere heyecanlarımızı tanzim etmeliyiz.. Sonra yaradılışımızı iyi bilmeliyiz; vücudun huyunu iyi bilmeliyiz. Kendimizi iyi fren etmeliyiz.. Meselâ sigara içmemeliyiz; her sigara kalbe bir tokat atar; sindirimi bozar, dimağ faaliyetini karıştırır; sigara içenlerin vefakârlığına inanmam. Kendine vefası yok bana olur mu? Hiddetlerimiz ömrümüzü azaltır. Bir hiddet bir hafta götürür. İhtiraslar ömrü azaltır."

"-Müsbet ihtiraslar da ömür azaltır mı?"

"-Hayır, onlar bilâkis ömür katar, ilim ihtirası, iyilik ihtirası gibi. Daima kendi aleyhine olan fikirlere inanmak, insanı başarısızlığa götürür. Buna dikkat etmeli. Yemesini, içmesini nizama koymalı. Sonra evlenmeli; evlenmek hayatı arttırır. Ondan sonra muntazaman kafasını çalıştırmak. Hülâsai kelâm kendimizi yetiştirmeli ve adam etmeliyiz.

"-Kendimizi nasıl yetiştirebiliriz?"

"-Evvelâ bilenlerle görüşüp konuşmalı. Joan Book; (bir insan yüzde 20 okumakla yüzde 80 sohbetle yetişir) diyor. Doğrudur. Bizim Hocamız Akil Muhtar Özden bir gün bana (Süheyl, gençliğimde hiddetlenince tesiri yarım saat sürerdi. Kendimle mücadele ede ede hiddetimi 4 dakikaya indirdim) dedi. Kendimizi yetiştirirken bu usulü kullanmalıyız Yahya Kemâl bir gün: (İstanbul'u imar etmişiz ne çıkar; İstanbulluyu imar etmeliyiz) dedi. İnsanoğlu içini, kafasını imar etmelidir."

"-Sizce saadet nedir?"

"-Saadet herkesin iyiliğini istemektir. Onun için bir insan servetinin %10'nu millete vakfetmeli. Bir memlekette milyonerler çoğalırsa fakirler de çoğalır.. Saadet müşterektir.. Bu memlekette herkes mes'utsa ben de mes'udum. Yalnız felâket değil saadet de müşterek olmalıdır."

"-Şöhret saadete tesir eder mi?"

"-İnsan şöhrete muhtaç değildir. Araplar, şöhret felâkettir, derler. Bahusus bizim memlekette herkes kıskanır. Akıllı insan şöhret peşinden gitmez, ihtiyaç hissederse şöhret, onun peşinden gelir. Dünya güzel bir kız olmuş; sormuşlar: Kime meyledersin? O da: bana meyledenden kaçarım, benden kaçana sokulurum, demiş. Onun için şöhrete değil, adam olmaya muhtacız."

"-Mevki ile saadetin ilgisi var mıdır?"

"-Bir insan lâyık olmadığı mevkiye geçmeğe yeltenmemelidir. Zira hem kendini, hem memleketi mes'ut edemez."

"-Hak ettiği mevkiyi ele geçirmeğe çalışmamalı mı?"

"-Davet edilirse gitmeli. İnsanlar keşfedilir. Size olmuş bir vak'a anlatayım: Amerika'nın Avrupa çıkarmasında çok kalabalık bir yerde yemek servisini maharetle idare eden bir şef garsonu, bu meziyetinden ötürü, ilk çıkacak alaya alay kumandanı tayin etmişlerdir. Yani hakedeni mevki, zaten gelir bulur."

"-İyilik-kötülükle saadetin alâkası?"

"-Bir insan iyi ise mes'uttur. Kötü adamdan mes'ut adam görmedim."

"-Güzellikle saadetin ilgisi?"

"-Ebedî olan ruh güzelliğidir. Bu dünyada hiçbir güzele aşık olmadım; bütün güzelliklere aşık oldum. Bu memleket fakir değildir, bütün çektiği, örnek adam fakirliğindendir.. Ruh güzelliğine sahip kişilerin azalmasındandır."

"-Hayatı yaşarken keder ve sevinç karşısında nasıl hareket etmeli?"

"-İtidalle hareket etmeli, ne meserrete sevinmeli, ne de felâkete helak olurcasına üzülmelidir.."

Röportajım bitmişti, ama sohbetimiz bitmemişti. Fakat sohbeti de bitirip veda ederken profesörün dostlarının çok talihli insanlar olduğuna inanarak kendisinden ayrılıyordum.

ZOBU: AŞKTAN KORKAN BİR KOMEDYEN

üstad, beni koltuğa oturttuktan sonra telefona gitti, bir numara çevirdi ve: "-Ben Vasfi Rıza'yım, merhaba!.." dedi.. Karşılıklı kısa bir telefon muhaveresi cereyan etti. O, âhize elinde konuşurken dikkat ettim: Vasfi Rıza Zobu, sahnede rol icabı mı konuşuyor yoksa sahici hayatın bir sahnesinde mi konuşur" hiç fark edemedim.. O konuştu, ben de bir seyirci gibi kahkaha ile gülmemek için gizli gizli içimden güldüm. Sanatkâr, san'atkârlıkla tabiî hayatı bu kadar kaynaştırmış, yaşayışını serapa san'at haline bu kadar getirmişti.. Mubarek adamın sadece konuşmasında, jestlerinde, mimiklerinde ve sesinde değil yürüyüşünde, kolunu sallayışında bile bir san'at, bir başka özellik vardı.. Yerine oturur oturmaz derhal sadede girdim:

"-Hayatta neyin peşinde koşmalı?" demeye kalmadı hemen yapıştırdı:

"-Hangi yaşta?"

"-Her yaşta değişir mi?"

"-Elbette!.."

"-O halde her yaşınkini rica edeceğim."

Gene birden:

"-Hiç düşünmedim" dedi. İkimizde kahkahayı bastık.. Ne demeli ömür adam..

Ben ciddileşerek:

"-Düşünürseniz eğer.."

O da ciddileşti:

"-Çocukken anaya babaya düşen vazifedir: 1- Tahsil 2- İyi ahlâk 3- Sıhhat. Bunlar çocukluktaki hedeflerdir. Gençlikte de bu hedefler değişmez; yalnız bunların peşinde bu sefer kendisi koşar.

Hayata atılınca da; mesleğine ait bilgileri ihmal etmemek ve iyi ahlâkı ile sıhhat içinde yaşamak; iyi ahlâk tabirinin memlekete ve millete hizmet olduğunu kabul edenlerdenim.."

"-Bunun haricinde?"

"-Bunlar, herşeyi câmi ve herşeye şamil bence."

"-Saadeti nasıl anlıyorsunuz?"

"-Bu saydıklarıma malik olmak şeklinde.."

"-Yani ahlâk, sıhhat, iyi meslek saadete eşittir.."

"-Evet."

"-Ahlâksız olup da mes'ut olanlar yok mudur?"

"-Ahlâksız adamın iç huzuru yoktur. O, cemiyete zararlı olan insandır. Eninde sonunda, topluluktan silleyi yer. O bunu bildiği için silleyi yememek huzursuzluğu içindedir."

Sevimli san'atkâr hep kestirme konuşuyordu. Eskilerin münakkah dediği cinsten.. San'atından mı, üslûbundan mı bilmem ama bu tarz gidiyordu ona.

"-Para nedir, saadette yeri?"

"-Çok zenginler bilirim bütün hayatı boyunca bedbahttır. Kazancına göre hayatını uydurmuş insanlar tanırdım ki ömürleri boyunca bahtiyar yaşamışlardır."

"-Aşk saadet verir mi?"

"-Ne tecrübe ettim, ne de tecrübe etmeye ihtiyaç duydum."

"-İnanmıyor musunuz?"

"-İnanmamaya imkân yok ama bir hastalık kabul ederim."

"-Büyük aşk duyanlar hasta mıdırlar?"

"-Hastadırlar. Başlangıçta ateş tesiriyle farkına varmazlar. Ateş düşmeye başlayınca içinde bulundukları felâketi anlarlar; kurtulabilenler bahtiyar, kurtulamayanlar, bedbahtlık içinde kalırlar."

"-Aşk bazan yaratıcılığa götürür, derler.."

"-Onlar var.. Allah aşkı, vatan aşkı, meslek aşkı.. Bunlar var.. Bunlar insan dediğimiz mahlûkatı insan yapan kuvvetlerdir. Tanrı böyle aşkı cümlemize nasip etsin.."

"-Mevki saadete götürür mü?"

"-Yok canım, öyle şey olur mu? Mevki öyle bir kapıdır ki içeri girenin hangi yolu takibedeceğini kestirmek hiçbir falcının kudreti dahilinde değildir. O karanlık dehlizde felâket veya saadet yolunu seçebilmeye biz fâni mahlûkların göz kuvveti kâfi gelmez."

"-Böyle bir tehlike var diye mevki ihtirası olmamalı mı?"

"-Hayır öyle demedim, elbette olmalı. Yalnız ona sahip olunca tetikte bulunmayı ihmal etmemeli. Buna da muvaffak olmak için iyi ahlâka sahip olmak şarttır. Yoksa, zekâ, bilgi, tahsil uğrayacağın felâkete mani olamaz."

"-Demek ki ahlâk birinci sigorta?"

"-Evet, ahlâksız bir adamın; kendisine, ailesine, memleketine bir faydası olduğunu görmedim."

"-İyilik, kötülük ve güzellik için ne dersiniz?"

"-İyilik ve güzellik saadeti kazandırır. Tıpkı kötülüğün de felâket getirdiği gibi."

"-İyilik niye saadet getirir?"

"-İyilik bizatihî saadettir de onun için."

"-Sevinç ve kader karşısında nasıl hareket etmeli?"

"-Muvaffak olunca seviniriz, olamayınca üzülürüz. Daima sevinçli kalmak için biraz evvel bahsettiğimiz meziyetleri nefsimizde toplamaktan başka çare yoktur."

Değerli san'atkâra ebedi sevinçler dileyerek veda ettim.




Devam Sayfaları
1 | 2 | 3 | 4

Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu
 

Osman Akkuşak

Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED