|
|  |
|
ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ: Efsanevî dedektif Frank Serpico'nun gerçek öyküsü
Ali Murat GÜVEN
a_muratguven@yahoo.com
|
|
'İmkânım olsa ABD'yi terkedeceğim'
Irak savaşının en kararlı muhaliflerinden biri olan Frank Serpico, ABD'de bu amaçla düzenlenen pek çok etkinlikte onur konuğu olarak yer alıyor.
|
"Başkan George W. Bush'un iktidarı, ülkem adına çok büyük bir talihsizliktir. Ben artık bir Amerikan vatandaşı olarak sokakta yürürken kendi devletimden korkar oldum. Beyaz Saray'daki bugünkü hükûmete kesinlikle güvenmiyorum."
- Frank, hayatını anlatan ünlü filmi izleyen pek çok kişi, o filmin bitiş yazılarındaki açıklamadan dolayı senin hâlâ İsviçre'de yaşadığını sanıyor. Oysa, on yıllık bir gurbetlikten sonra, 1980'lerde yeniden anavatanına döndün. Neydi onca trajik deneyimden sonra seni New York'a tekrar çeken? Vatan hasreti mi? Yoksa Avrupa'da daha büyük bir hayâl kırıklığına mı uğradın?
- Ben, "vatan hasreti" kavramına pek fazla inanmam. Çünkü polislikten istifa ettikten sonra Avrupa'da bir sürü ülke gezdim ve gittiğim her ülke beni anavatanımdan daha fazla bağrına bastı. O gün bugündür de dünyanın her köşesini evim olarak kabul ediyorum. Parayı hiç sevmeyen, azla yetinmesini bilen bir adamım. Yarın atlayıp Türkiye'ye gelsem, ülkenizde de mutlu olacağıma adım gibi eminim. Bu yüzden, doğduğum yerden uzak kalmayı kafamda artık öyle çok fazla abartmıyorum. Ülkeyi terkedişim, bütün olumsuzluklara rağmen ABD'de insan haklarını, hukuk devletini ve demokrasi ruhunu ayakta tutmaya çabalayan çevreleri üzmüştü. Bir dizi sivil toplum örgütü, kamu yararına çalışan vakıflar, dernekler, insan hakları savunucuları ve mesleğini doğru düzgün yapmaya çalışan namuslu polisler bana geri dönmem için yıllarca mesajlar gönderdiler. Hattâ kimilerinden, "Bizi buradaki yoz düzenle savaşırken yapayalnız bıraktın. Oysa buna hiç hakkın yoktu, çünkü sen artık Amerikan toplumunda bir simgesin" gibilerinden, beni can evimden vuran eleştirel mesajlar da aldım. Bildiğin gibi, 1971'deki çatışmada yüzümden çok ciddi biçimde yaralanmıştım ve kendimi idare edecek kadar iyileşmem oldukça uzun zamanımı aldı. 1981 yılında bir gün, bütün o iyi kalpli insanların ısrarlarına dayanamayarak tası tarağı topladım, yeminimi çiğneyerek İsviçre'den tekrar ABD'ye döndüm. Ama bu kararımdan dolayı şu anda çok pişman olduğumu da bilmelisin.
- Nasıl yani? İnternette seninle ilgili haber ve yorumları inceleyebildiğim kadarıyla, ABD'de en az bir film yıldızı kadar popülersin. Dahası, kamuoyu seni, devlet mekanizmalarının her kademesinde görmeyi özlediği türden bir "model insan" olarak baştacı yapmış durumda. Bütün bunlara karşılık, pişmanlık niye?
-Sorun kamuoyu değil ki… Ben de halkımı çok seviyorum. Amerikan halkı hatalar yapmış ve yapmakta olabilir, ama özünde bütün toplumlar gibi masumdur. Bu kocaman ülkede yaşayan yaklaşık üç yüz milyon insan, devletin medya yoluyla yaydığı binlerce yanlış enformasyonun birer kurbanı durumunda. Halkımdan asla nefret etmiyorum, aksine onlara acıyorum. Öfkemin nedeni kesinlikle kamuoyu değil, benim derdim Beyaz Saray ve onun dehşet verici uygulamalarıyla… Başkan George W. Bush'un iktidarı, ülkem adına çok büyük bir talihsizliktir. Ben artık bir Amerikan vatandaşı olarak sokakta yürürken kendi devletimden korkar oldum. Beyaz Saray'daki bugünkü hükûmete kesinlikle güvenmiyorum. Amerikan yönetimlerinde dış dünyaya karşı saldırgan eğilimler, demokrasi ve insan haklarına ilişkin pürüzler hep vardı. Aktif polislik dönemlerimde de aynı tesbitleri yapıyordum. O yıllarda defalarca teşkilâtı bırakmayı aklımdan geçirdim. Ama sonraları, "Pes etme oğlum" dedim kendi kendime, 'Eğer ki o yoldan ilerleyemiyorsan, dön başka bir yoldan ilerle. Ama asla pes etme. Senin gibiler pes ederse meydan tamamen insanlık düşmanlarına kalacak. O zaman bu ülkenin hâli nice olur?" İşte, bu motivasyonla defalarca polisliğe devam kararı aldım.
- Frank, bu tutumun bana ünlü bir Türk devlet adamının sözünü hatırlattı. Ülkemizin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü vaktiyle şöyle demişti: "Bir ülkede namuslular da namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o ülkede hiçbir atılım gerçekleştirilemez."
- Altına hemen imzamı atabileceğim bir söz… İşte ben de sıkıntılara aynen o mantıkla dayandım. Ama 2000'li yıllarda, yani Cumhuriyetçi iktidar işbaşına geldiğinden bu yana ülkemin çivisi tamamen çıktı. Dünyanın dört bir tarafında yarattığımız her türlü ahlâksızlığa, onursuzluğa ve sebep olduğumuz vahşetlere şimdiye dek hiç duyulmamış yepyeni tanımlar getirmeye başladık. Bir Amerikalı olarak, bugün yerkürenin dört bir köşesindeki berbat imajımızdan tek kelimeyle utanıyorum. Bush iktidarı, işkencenin bile tanımını değiştirdi. Irak'ta, Afganistan'da olup bitenlere bir bakın hele. Guantanamo'nun, havada dolaşan sorgu uçaklarının, üçüncü dünya ülkelerindeki gizli hapishanelerin, CIA'in suikast ve komplolarının, iki asırdır dünyaya örnek oluşturan Amerikan Anayasası ve özgürlükçü toplum geleneğimizde hiçbir karşılığı yok. Üstelik bu süreçten zerrece utanmayan bir kitle de oluştu. Orduda, yönetimde, medyada ve halkta… Yani, herşey giderek daha kötü bir noktaya doğru ilerliyor. Yozlaşma ve hukuksuzluk hakkında konuştuğunda, eskisinden çok daha kolay bir biçimde hedefe dönüşüyorsun. FBI, şahin politikacılar ve onlara iyice bağımlı hâle gelmiş köşe yazarları seni hemen suçlamaya girişiyor. İnsan haklarını savunan kişilere "vatan haini" yaftası yapıştırmak o kadar kolay ki. O yüzden, son yıllarda gördüklerim karşısında artık yüreğim sıkışıyor ve buralardan çekip gitmek istiyorum.
- Pekiyi, nereye Frank? Dünyada bizler gibi insanlar için kaçabilecek bir yer var mı?
- Nereye olursa olsun! Gideceğim yerin ekonomik standartlarının hiçbir önemi yok. Yeter ki insan haklarına saygılı, doğru düzgün yönetilen bir ülke olsun. Son nefesimi işte böyle bir ülkede vermek istiyorum.
- Amerikan devleti seni izliyor mu?
- Evet. Davet edildiğim her konferansta mutlaka FBI ajanları da oluyor. Tabiî, eski bir polis olarak ben onları göz bebeklerinden tanıyorum. Özellikle de Bush iktidarı aleyhinde söylemlere sahne olan bazı toplantıları, tahrik edici sorular sorarak ya da salonda durduk yere sorun çıkararak provoke ediyorlar. Ben, 1970'lerde basına yaptığım açıklamalarla sistemi salladığımda bile bu kadar yoğun izlenmemiştim. Şimdi ise artık pek çok demokratik hakkımız askıya alınmış durumda.
|
"Türk polis kardeşlerime mesajımdır…"
Sevgili Türk polisleri,
Dillerimiz, dinlerimiz, gelenek-göreneklerimiz ve üzerimizdeki üniformaların rengi farklı da olsa, bizler dünyadaki en büyük ailenin üyeleriyiz. Orduların bile varlık nedenleri ve amaçları bazı durumlarda birbirinden farklılık gösterirken, bizim varlık nedenimiz ve amaçlarımız tarih boyunca hep aynı kalmıştır: Emrinde olduğumuz toplumun huzur ve mutluluğunu sağlamak… O yüzden, benim bir Amerikalı olmam, sizlerin duygu ve düşüncelerini anlayamayacağım anlamına gelmiyor. Aksine, sizleri çok iyi anlıyor ve hayatının on üç yılını tehlikelerle dolu sokaklara vermiş biri olarak, içinde bulunduğunuz zorlu çalışma koşullarına karşın sergilediğiniz meslekî performansa sonsuz saygı duyuyorum.
Yeryüzündeki bütün polisler için, mutluluklar da acılar da ortaktır. Sizler, bir meslektaşınızı görevi başında kaybettiğinizde onun cenaze töreninde neler hissediyorsanız, bizler de burada aynı şeyi hissediyoruz. Ya da sizler mesleğe ilk adımı attığınızda ne tür heyecanlar yaşıyorsanız, aynı heyecanı bizler de yaşıyoruz. Meslekî bir başarı elde ettiğinizde, evlendiğinizde, çocuğunuz dünyaya geldiğinde, aşırı çalışmaktan dolayı ailevî ilişkileriniz altüst olduğunda, bir yakınınızı ya da mesai ortağınızı kaybettiğinizde, ayın ilk haftası cebinizde beş para kalmadığında, âmirlerinizle takıştığınızda ya da emekli olduğunuzda…
Kısacası, bizler aynı yolun yolcularıyız. Bu yüzden birbirimizi herkesten daha iyi anlarız.
Bütün Türk meslektaşlarımdan, özellikle de mesleğe yeni başlayan genç kuşak polislerden dostâne bir ricam var.
Polislik, ancak sevgi duyulduğunda yürütülebilecek bir meslektir. Saçının son teline kadar fedakârlık duygusuyla donanmış, herkesten çok daha yürekli olan erkek ve kadınların mesleği… Eğer işinizi sevmez ve ona coşkuyla bağlanmazsanız, bu meslekte geçen her yeni gün sizin için ağır bir işkenceye dönüşecektir.
Mesleği sevmek ise hizmetinde olduğunuz toplumu sevmek demektir. Sizler, dünyanın en kutsal görevini yürütüyorsunuz. Milyonlarca insan, ülkenize orman kanunlarını getirmeye çalışan yasadışı kişilerin karşısında gözlerini umutla size dikmiş, sizden onların malını, canını, namusunu ve huzurunu korumanızı bekliyor. Bir kamu görevlisi için hayatta bundan daha ağır bir sorumluluk yoktur. Bu sorumluluğu lâyıkıyla yerine getirebilmeniz için de siz suçlulardan değil, suçlular sizden korkmalıdır.
Kötülük ve kötüler karşısında asla tavizkâr olmayın. Her sabah göreve giderken cebinizde suçlu ile suçsuzu birbirinden ayırt etmenize yarayacak olan çok hassas bir kuyumcu terazisi bulunsun. Mutlaka gerekmedikçe şiddete başvurmamaya çalışın. Çünkü sürekli ve abartılı bir şiddet kullanımı, zamanla yüreğinizdeki iyi duyguları ve merhameti köreltir. Şiddete yalnızca masum insanları yasadışı şiddetten korumak için başvurun.
Ve herşeyden önemlisi de halkınızı sevin. Sokaklarda gördüğünüz bütün yaşlı kadınları anneniz, bütün yaşlı adamları babanız, bütün genç kadınları kız kardeşiniz, bütün genç erkekleri biraderiniz, bütün çocukları da çocuğunuz olarak görün. Suçlu bile olsalar! Suçluyu izlemek, yakalamak ve hakkında kovuşturma yapmak, o suçluyu yasada bulunmayan fazladan cezalara çarptırmak anlamına gelmez. Unutmayın ki bugün hayatın acı ikramiyesi ona çıkmıştır, yarın pekâlâ karşınızda aynı durumdaki bir yakınınızı bulabilirsiniz. O yüzden, toplumu aileniz gibi görün ve sevin.
Ve en önemlisi, ruhları kirlenmiş insanların sizleri az pahaya satın almaya kalkışmalarına izin vermeyin. Aç kalın, borç alın, ikinci bir işte çalışın; ama bunu yapmayın. Üniformanızın gücünü, heybetini ve onurunu hep koruyun. Unutmayın ki siz devletsiniz ve devlet suçluların karşısında asla eğilmez.
Hepinize başarılarla dolu bir meslek hayatı diliyorum.
Frank "Paco" Serpico
New York City Emniyet Müdürlüğü
Narkotik Şube Emekli Dedektifi
Eğitimci ve Yazar
2 Kasım 2005, New York
|
|
 |


|