|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| D İ Z İ | 8 ARALIK 2005 PERŞEMBE | ||
|
|
Dedektif Frank Serpico ile 34 yıllık kader arkadaşlığını anlatıyor: "Serpico'yu anjiyo yapmak için ameliyat masasına yatırırken, ansızın boynundaki parlak bir kolye dikkatimi çekti. O kolyeyi şu anda bile daha dün görmüş gibi hatırlıyorum. Türk bayrağı biçiminde, ay-yıldızlı bir kolye takıyordu."
- Sayın Hocam, sizinle suçla mücadele tarihinin en ilginç kişiliklerinden birini, Frank Serpico'yu konuşmak istiyorum. Ülkemizde hiç bilinmeyen bir çok ilginç olayı gün ışığına çıkacağına inandığım bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için gazetem adına size çok teşekkür ederim.
- Biliyorsunuz, ben şimdiye kadar "Serpico Vak'ası" hakkında ne ABD'de ne de Türkiye'de hiçbir basın-yayın organına konuşmadım. Bunun da nedeni, medyatik olmayı ömrüm boyunca hiç sevmeyişimdir. Ben genelde ameliyat masasında işimle konuşmayı tercih ederim. Bu bakımdan, yapacağımız söyleşi benim için de hoş bir tecrübe olacak. Şahsımı bunca yıl sonra hatırlayıp New York'ta bulduğunuz için teşekkür ederim.
- Dedektif Frank Serpico'yu hayatınızda ilk kez ne zaman ve nerede gördünüz?
- 3 Şubat 1971 günüydü. New York-Greenpoint Hastanesi Acil Servisi'nden aradılar. Telefondaki görevli, New York Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi'ne bağlı bir sivil polisin yüzünden kurşun yarası almış olarak hastaneye getirildiğini bildirdi. Yaralının felç ya da beyin kanaması gibi bir riski olup olmadığını acilen kontrol etmem isteniyordu. Söylendiğine göre, Brooklyn'deki bir baskında şüphelilerin silahlı saldırısına uğramıştı. Kısa bir süre içinde hastaneye ulaştım. Yaralı memurun adını o an için henüz bilmiyordum. Kendisini sedyede ilk gördüğümde gözleri açık ve bilinci yerindeydi. Bu durum beni bir hayli sevindirdi. Sorularıma akıllıca cevaplar veriyor, istendiğinde kolunu ve bacaklarını oynatabiliyordu. Kurşun sol gözünün altına isabet etmiş ve yanağının tam orta kısmına girmişti. Suratının o yarısında bir yüz felci oluştuğunu farkettim.
İlk çektirdiğim kafa filmlerinde, kurşunun içeride ilerleyip kulağın hemen arkasındaki "mastdid" diye bilinen kemiğe saplanmış olduğunu gördüm. Yaralı, olaydan sonraki ilk saatlerde klinik olarak iyi görünmesine rağmen, bazı tıbbî sorulara acilen cevap vermem gerekiyordu. Sözgelimi, kurşun o bölgede kafatasının derinliklerine doğru ilerlerken, yolu üzerindeki bir damarı ya da beyin dokusunu hırpalamış mıydı? O yıllarda tomografi dediğimiz test yöntemi henüz mevcut değildi. Tek seçeneğim, boyun damarlarından birine iğne ile girip kanına boyalı ilaç vererek gerçek durumunu anjiografiyle anlamaktı. Bu işlem de Greenpoint'te yapılamıyordu. O yüzden yaralıyı gelişmiş bir beyin cerrahisi servisi bulunan Brooklyn Jewish Hospital'e nakletmemiz gerekecekti. Durumu kendisine tane tane anlattım ve müdahale için onayını istedim. Başını hafifçe sallayarak söylediklerimi anladığını belirtti ve "Tamamdır doktor" diye mırıldandı. Biraz sonra, başında refakatçi olarak ben olduğum hâlde bir ambulans ile diğer hastaneye hareket ettik. İşte, henüz kısa bir süre önce tanıştığım hastamın ünlü polis dedektifi Frank Serpico olduğunu da kendisini oradaki beyin cerrahi servisine naklederken öğrendim. Olay kısa süre içinde bütün New York'ta duyulmuştu, hastanenin koridorları gazeteci ve polis kaynıyordu. "Serpico" adı, benim için o tarihten önce de pek yabancı değildi. Çünkü bu memurun ününü son aylarda Amerikan basınında sürekli olarak duyuyordum. Ancak, kendisi hakkında o ana kadarki bilgilerim, "teşkilât içinde meslektaşlarıyla sorunlar yaşayan âsi bir polis" olduğundan ibaretti.
"Boynunda ay-yıldızlı bir kolye vardı"
Serpico'yu anjiyo yapmak için ameliyat masasına yatırırken, ansızın boynundaki parlak bir kolye dikkatimi çekti. O kolyeyi şu anda bile daha dün görmüş gibi hatırlıyorum. Türk bayrağı biçiminde, ay-yıldızlı bir kolye takıyordu. - Gerçekten de çok ilginç... Pekiyi, kendisine "Bunun anlamı nedir?" diye sordunuz mu? - O anda tamamen işime odaklanmıştım, o yüzden hiçbir şey sormadım. Bu sırada asistanlarımdan da dışarıda Serpico ile ilgili müthiş bir trafik yaşandığının haberlerini alıyordum. Anlayabildiğim kadarıyla, birileri bu saldırıdan dolayı ciddi bir panik hâlindeydi. Anjiyo işlemi devam ederken, bazı adlî yetkililer dedektifin sağlık durumuyla ilgili olarak sık sık bilgi istemekteydiler.
Nihayet anjiyoyu tamamladık ve sonuçlar hepimize derin bir nefes aldırdı. Kafada önemli bir damar parçalanması ya da kan pıhtılaşması gözükmüyordu. Ancak, beyin cerrahisinin çıraklık döneminden itibaren bizlere ısrarla öğretilen önemli bir hususu da gözden ırak tutmak istemiyordum. Böyle yaralanmalarda hasta ilk anda iyi görünse bile, 12 ilâ 24 saat içinde beyinde çok hızlı bir şekilde ödem (kan pıhtılaşmasına bağlı şişme) gelişir ve bu tür bir durum da o kişinin hayatına mâlolur. O yüzden Serpico'yu anjiyodan sonra yoğun bakıma aldım ve gece boyunca hastanede kalarak gidişâtını gözlemledim. Görünüşte sorunsuz olarak uyumaktaydı. Sık sık yanına gidip onu uykudan uyandırıyor ve "Hey Frank, aç gözlerini, doktorun geldi. Anlat bakalım, kendini nasıl hissediyorsun" diye soruyordum. Bundan maksadım ise komaya girme eğiliminde olup olmadığını anlamaktı. Uyandırmalarıma her seferinde olumlu tepkiler verdi, gözlerini açtı ve Amerikalıların ünlü "O.K." işaretini yaparak gülümsedi. Kurşunun derinlere doğru ilerleyişi sırasında beynin hayatî kısımlarına ve büyük bir damara çarpmaması karşısında, onun kelimenin tam anlamıyla "Allah'ın şanslı bir kulu" olduğunu düşündüm. Saldırganlar, çok yakın bir mesafeden ve doğrudan doğruya yüzüne ateş etmişlerdi. Buna karşılık Serpico ise böyle vak'alarda hemen hemen hiç rastlanmayacak kadar olumlu bir klinik tablo çiziyordu. 14 Şubat sabahı hastanede genel viziteye çıktığımda ona bir kez daha uğradım. En kritik saatleri atlatmıştı ve bilinci hâlâ yerindeydi. Bu, ölümle hayat arasındaki ince çizgiyi artık geçtiğinin de bir kanıtıydı. Beni görünce gülümsedi, "Teşekkürler doktor" dedi ve hemen ardından da iyiye gittiğinin belirtisi olan şu cümleyi sarfetti: "Karnım çok aç!" İlk cümle, biz doktorların hastalarımızdan gördüğümüz minnet ve vefânın insanca bir ifadesiydi. Ben de başımla onu selamladım. Buna karşılık, acıktığını söylemesinin aynı zamanda tıbbî bir değeri de vardı. Bu söz, hastalarımızın kritik aşamayı atlatıp şifaya doğru yöneldiğinin en güzel belirtisidir. Çünkü insan, eğer beyni düzgün çalışıyorsa acıkır. O anda anladım ki Serpico'nun midesi de beyni de hâlâ düzgün çalışıyordu. "Merak etme, seni biraz sonra doyuracağız" dedim, "Ama bu, her gün ayaküstü yediğin mönülere pek benzemeyecek. Sıvı gıdalarla ve yavaş yavaş besleneceksin!"
|
![]()
| |||||||||||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |