|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| D İ Z İ | 10 ARALIK 2005 CUMARTESİ | ||
|
|
Dedektif Frank Serpico ile 34 yıllık kader arkadaşlığını anlatıyor / 2: 'Naif bir bünyenin içinde kocaman bir kalp, tertemiz bir ruhtur benim sevgili dostum... Bu yüzden, onun hep Müslüman fıtratı üzerine yaratıldığını düşünmüşümdür.'
- Sayın Hocam, şu ana kadarki anlattıklarınız, Serpico'nun hayat hikâyesinin canlandırıldığı -Al Pacino'lu- ünlü filmde bile yer almayan son derece hoş ayrıntılar… Ancak, ben hâlâ o ay-yıldızlı kolyede takıldım kaldım. Sonradan kendisine kolyenin sırrını soracak bir fırsat yakaladınız mı acaba? - Yakaladım elbette... Serpico için tehlikeli dönem geçtikten sonra, onu hastanenin dokuzuncu katındaki normal bir odaya naklettik. Bu arada, mesaiden kopup biraz soluklandığım anlarda bütün meslektaşlarım ve hastane personeli medyanın gözünün binada olduğunu, bu olayın dışarıda büyük bir gürültü kopardığını anlatıp duruyorlardı. Fakat ben henüz hastaneden dışarıya adımımı atmamış olduğum için, bu anlatılanları bizzat doğrulamaya fırsatım olmamıştı. Sonraki gün, ardından gelen gün ve daha sonraki günlerdeki her vizitemde biraz daha uzun sohbetler yaptım kendisiyle. Karşılıklı soru ve cevaplarımızın ışığında onu daha da yakından tanıdım. Birkaç gün sonra, yani artık kendisine iyice geldiğinde ise kolyeyi sordum: "Sana sokaklarda 'Paco' diye seslenirlermiş dostum" diyerek söze girdim, "Boynunda biz Türklerin ulusal simgesi olan ay-yıldızı taşıyorsun. Söylesene Paco, o kolyenin anlamı ne?" Gülerek "Doğrudur" dedi, "Bu kolye Türklerin simgesi. Çünkü bir Türk'ten aldım!" Bu cevap, beni kolyenin kendisinden daha fazla şaşırtmıştı. "Nasıl yani?" diye sordum bu kez. "Yıllar önceydi. ABD'ye narkotik maddeler alanında eğitim görmeye gelmiş bir Türk komiseriyle aylar boyunca birlikte, omuz omuza çalıştım. Ona ve diğer ekip arkadaşlarına sokaklarda suçlu takibiyle ilgili olarak hizmet içi eğitim verdim. Eğitimleri bitip de Türkiye'ye dönerken, dostluğumuzun bir hatırası olarak bana boynundaki bu kolyeyi armağan etti. O günden beri de hiç çıkarmadım. Çok severim kolyemi. Belki de beni o korudu!" Ve sonrasında gözleri doldu. Serpico'nun bu hatırası beni de duygulandırmıştı. Bir süre sessizlik oldu. Ardından bu sessizliği dağıtmak istercesine şu olayı anlattı: "Biliyor musun Doktor, önce Türklerle birlikte sokaklarda ortak çalışma ve ardından ay-yıldızlı kolye… Sonra da bir Türk cerrahı tarafından tedavi edilme… Hayatımda Türklerin hep özel bir yeri oldu. Sana, benim yıllar önce bir de Türk kız arkadaşım olduğunu söylesem, bana inanır mısın?" Muzipçe, "Ben, senin hayatını tamamen suçla mücadeleye adadığını sanıyordum. Meğer başka meşgaleler için de vakit bulabiliyormuşsun!" dedim. "Öyle deme, çok iyi bir kızdı" dedi, "Hattâ evlenme planları bile yapmıştık. Ama olmadı. Benim meslekî tutkum daha baskın çıktı. Ama gel gör ki sonunda döndüm dolaştım, yine bir Türk'ün eline düştüm!" Bu son sözü üzerine karşılıklı uzun uzun güldük.
"Onu evimde de ağırladım" - Serpico'nun hastane sonrası döneminde de kendisiyle bu dostluğunuz sürdü mü? - Bütün sıcaklığıyla sürdü. Hattâ, en son geçen yıl yine telefonla görüştük. Serpico, bu olaydan sonra sol kulağının işitme yetisini tamamen kaybetti. Çünkü kurşun o kulaktaki işitme merkezini tamamen parçalamıştı. Yüzündeki felç ise yaptığımız özenli tedavi sayesinde altı ay gibi bir süre içinde aşama aşama iyileşti. Hastaneden taburcu olduktan sonra 3-4 kez kontrole geldi. ABD'den nefret etmişti. Yaşadığı büyük baskı ve tehditlerden dolayı ülkeyi terketmek istiyordu. Nitekim, kısa bir süre sonra etti de… Bazen, kendisini hastanenin yakınlarında, elinde bir baston, çok sevdiği çoban köpeği Alfie ile tek başına dolaşırken görüyordum. Saçını sakalını iyice uzattı, yaşadığı acı olaylardan dolayı ruhen âdeta bir dervişe dönüştü. Onunla irtibatı hiç koparmadım. Çünkü, insan olarak çok doğru bir adım atmış ve polis teşkilatındaki arı kovanına çomak sokmuştu. Üstelik, bunu da hayatı pahasına yapmıştı. Kendisini ve hayat tarzını yakından gözlemlemiş bir kişi olarak söylüyorum ki, kesinlikle çok namuslu bir adamdı. Hâlâ da öyledir. Her devletin emniyet kadrosunda görmek isteyebileceği türden, işine aşkla bağlı, son derece idealist bir polisti.
Zaman ilerledikçe onunla dostluğumuz daha da pekişti. Bir keresinde beni aradı ve New York Times'tan ünlü gazeteci-yazar Peter Maas'ın kendisiyle ilgili bir kitap yazmak istediğini belirerek, "Ona hastane aşamasında olup bitenlerle ilgili tıbbî bilgileri aktarabilir misin?" diye sordu. Bunu büyük bir zevkle kabul ettim ve her ikisini de bir "Türk sofrası"nda hep birlikte yemek yemeğe davet ettim. Bunun üzerine Maas ve Serpico evime geldiler. Sevgili eşim Ayla, bana güzel Erzincan'ımızın bir hediyesidir. Onunla 52 yıldır aynı yastığa baş koyuyoruz. Anneanneden ve anneden on parmağında on marifet bir Türk kadını olarak yetiştirilmiştir. Kendisi, o gecenin şerefine konuklarımıza birbirinden nefis Türk yemekleri hazırlamıştı. Hep birlikte oturup bu güzel yemekleri yedik ve unutulmaz bir muhabbet akşamı yaşadık. Serpico o yemek sırasında, teşkilâttaki derin yalnızlığını, rüşvet yemediği için diğer polis memurlarınca nasıl aforoz edildiğini çok dokunaklı bir dille anlattı. Peter Maas, sonradan, benden aldığı bilgilerden de yararlanarak Serpico hakkında -her satırında gerçeklere sonuna dek bağlı kaldığı- nefis bir biyografik kitap yazdı. Bu kitap dünya çapında "best-seller" oldu ve tam 10 milyon kopya sattı. Bir dönem ABD'de bu kitabı duymayan neredeyse kalmadı gibi… Ne yazık ki yazarı olan Maas'ı 2001 yılında kaybettik. O da çok kaliteli bir adamdı. 'Hayatımda tanıdığım en dürüst adamdır'
Bana, "Onun bu ülkede bıraktığı en önemli iz nedir?" diye sorarsınız, "Çağdaş Amerikan tarihinde sistemi tek başına sarsabilmeyi başarmış, o sistemin çürüklerini topluma cesurca gösterebilmiş ender kahramanlardan biridir" derim. Bugün ABD toplumunda Serpico'yu nisbeten daha az insan hatırlıyor. Fakat, 1970'lerin başlarında, bu soruşturma patlak verdiğinde ülkenin her köşesi ayağa kalkmıştı ve Serpico vak'ası aylarca gazete manşetlerinden, televizyon ekranlarından inmedi. Tek kelimeyle büyük bir hikâyeydi.
Frank Serpico, benim hayatta tanıdığım en dürüst, en güzel ve en doğru adamlardan biridir. Çelimsiz ve naif bir bünyenin içinde kocaman bir kalp, tertemiz bir ruhtur o. Amerikalıların dediği gibi, "solid like a piece of rock" ("Bir kaya parçası kadar sert"). O yüzden de kendisini Müslüman fıtratı üzerine yaratılmış bir insan, gerçek bir sûfi olarak görüyorum. Hiçbir zaman yalana, dolana, yolsuzluğa tahammülü olmadı ve bu gibi davranışları her gördüğünde de hiçbir şeyden korkmadan hayatı pahasına tepki gösterdi. Ben de bir hekim olarak geride bıraktığımız kırk yılda Amerikan tıp camiasında birçok çirkinliğe tanık oldum, ama itiraf edeyim ki kendi meslek alanımdaki olumsuzlukları ifşâ etmekte onun kadar cesur olamadım. Bu öyle herkesin gösterebileceği türden bir yüreklilik örneği değil çünkü. İçinde bulunduğunuz şartlar gereği çoğunlukla susmak ve işinize devam etmek zorunda kalıyorsunuz. Ama bu da uzun vadede yozlaşmayı körüklüyor.
Bundan yıllar önce, 1950'lerde İstanbul'da da onun kadar mükemmel bir kanun adamı tanımıştım. Dönemin Üsküdar savcısı Tevfik Bey… Hayatını ülkesine, Türk halkının huzur ve mutluluğuna adamıştı. O zamandan beri "kanun adamları" hakkında ne zaman bir sohbete dahil olsam, ikisinin adları daima birlikte gelir aklıma: Tevfik ve Frank…
|
![]()
| |||||||||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |