T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
D İ Z İ 5 ARALIK 2005 PAZARTESİ
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

ROZETİNİ SATMAYAN AYNASIZ:
Efsanevî dedektif Frank Serpico'nun gerçek öyküsü

Ali Murat GÜVEN


Yirmi yıllık bekleyişten sonra gelen tanışma...

1980'li yılların ortalarında, bir pazar günüydü. Dönemin- o tarih itibarıyla henüz rakipsiz konumda bulunan ve yayınları yeni yeni renklenen- devlet televizyonu TRT, akşam üzeri kuşağında polisiye türde bir film yayımladı. Başrolünü ünlü aktör Al Pacino'nun üstlendiği bu Amerikan yapımı film, büyük bir heyecan ve idealizmle bünyesine katıldığı New York Emniyet Müdürlüğü'nde gözlemlediği ahlâkî çürüme karşısında dehşete düşen ve giderek meslektaşlarıyla çatışmaya başlayan "namuslu" bir polis memurunun öyküsünü anlatıyordu.

İşte, bendeniz de "Frank Serpico" adını, bundan ilk kez yirmi yıl önce bir tatil günü izlediğim o muhteşem film sayesinde duymuş oldum. Kimi zaman hüzünlenip kimi zaman da öfkelenerek, ama iki saat boyunca âdeta ekrana çivilenerek izlediğim bu unutulmaz filmden, sonraki yıllarda aklımda bir sürü kilit sahne kalacaktı. Sözgelimi, Serpico'nun -rüşvet yemediği için- kendisinden ölesiye nefret eden Narkotik Şube mensubu meslektaşlarınca Brooklyn semtindeki izbe bir apartmanda yanağından vurulmuş durumdayken ölüme terkediliş sahnesi gibi... Ya da mesleğe başladığı ilk günlerde kıdemli bir polisin ona "Al Frank, bu da senin payına düşen kısım" diyerek rüşvet zarfı uzattığı, onun da içinden çıkan 200 doları dumur olmuş bir vaziyette uzun uzadıya incelediği anlar...

Dediğim gibi, Al Pacino'nun oyunculuğuyla iyice alıp başını giden bu başyapıttan birçok sahne, izledikten sonraki yıllarda bir daha hiç çıkmamacasına belleğime kazındı. Ancak, en çok da filmin son sahnesinde ekranda beliren bir açıklama yazısından etkilenmiştim. Aşağı yukarı şöyle diyordu o yazı: "Dedektif Frank Serpico, yaşadığı trajik olaylardan sonra polislikten istifa etti ve ABD'yi terkederek Avrupa'ya yerleşti. Kendisi, halen İsviçre'de bir yerlerde yaşıyor."
“Meslektaşları onu ‘yaşayan en tehlikeli adam’ olarak nitelendiriyordu. O ise yalnızca dürüst bir polisti.” Bu cümle, Al Pacino’nun unutulmaz oyunculuğuyla sinema tarihine geçen ‘Serpico’ filminin ünlü sloganıydı.
Araştırmacı gazeteci Peter Maas'ın Frank Serpico'nun hayatını anlatan kitabı...

Böylelikle, Hollywood'un polisiye türünde ustalaşmış yönetmenlerinden Sydney Lumet'in imzasını taşıyan "Serpico" filminin finalinde yer alan bu kısa açıklama sayesinde, mücadelesini ilgiyle izlediğim o aynasızın aslında bir hayâl kahramanı olmadığını da öğrenmiş oluyordum. Nitekim, filmle ilgili olarak sonradan yaptığım araştırmada 1973 yılı yapımı "Serpico"nun, ABD'de bu tarihten yalnızca bir yıl önce piyasaya çıkmış olan aynı adlı biyografik bir kitaptan uyarlandığını öğrendim.

Ve New York caddelerindeki lâkabı "Paco" olan bu deli dolu adama duyduğum muhabbet de işte böylelikle başlamış oldu.

Sonraki yıllarda ülkemizde TRT'nin yanısıra daha yığınla televizyon kanalı kuruldu ve bunlar günde neredeyse onar tane sinema filmi gösterir duruma geldiler. Ancak, zamanla birer "niteliksiz film çöplüğü"ne dönüşen bu kanallarda "Serpico"nun ikinci bir kez daha yayımlandığına hiç tanık olmadım. Dolayısıyla, bu mağrur memurun Amerikan polis teşkilâtı içinde verdiği onur mücadelesi, sinemayı çok yakından takip eden bir avuç titiz izleyici haricinde, Türkiye'de geniş kitleler tarafından ne yazık ki hiç öğrenilemedi. Özellikle de 1980'li ve 90'lı yıllarda teşkilâta katılan genç Türk polisleri, kendilerine çok şey katabilecek olan bu müthiş filmden mahrum kaldılar. Gerçi Serpico'nun hayatını anlatan kitap yıllar önce Türkçeye çevrilmiş ve Milliyet yayınları tarafından yayımlanmıştı. Ancak, o da yeni baskıları yapılmadığı için genç kuşaklara ikinci bir kez daha ulaşma şansı bulamadı.

Ben ise sonraki yıllarda, elim kolum yurt dışına biraz daha rahat uzanır olduğunda, hem filmin yeni bir DVD kopyasına, hem de kitabının orijinal Amerikan baskısına ulaştım. Ve filmi her izleyişimde ya da kitaba her göz attığımda, modern toplumlarda suç örgütleri ile yargı arasında kurulan ahlâkdışı ilişkilere hayatı pahasına tepki vermesiyle, Serpico'nun aslında ne denli önemli bir manifestoya imza attığına her seferinde tekrar tekrar tanık oldum.

Ve onun beyazperdede kült aktör Al Pacino tarafından büyük bir fiziksel benzerlikle canlandırılan öyküsünü her izleyişimde kendisini daha da çok sevdim; kitabındaki ayrıntıları okudukça yaptığı işe daha bir hayran oldum. Hattâ, bundan tam on yıl önce, o günlerde yayın hayatına yeni başlayan gazetem Yeni Şafak'ta suç örgütleri üzerine hazırladığım bir yazı dizisinde (1995) Serpico'ya ve onun ABD polis sistemi içinde verdiği destansı mücadeleye özetle değindiğimi de hatırlıyorum.

Filmi ilk izleyişimin üzerinden neredeyse yirmi yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra, şu günlerde habercilik hayatımdaki en ütopik hedeflerimden birine daha ulaşmış olmanın benzersiz keyfini yaşamaktayım. Evet, filmin sonunda "İsviçre'ye göç etti" ibaresiyle simgelenen yeni hayatındaki akıbetini yıllar yılı hep merak ettiğim Frank Serpico'yu en sonunda bulmayı başardım. Ama İsviçre'de değil, yine yıllar önce terkettiği New York'un kırsal kesimindeki bir çiftlik evinde ulaştım kendisine!

"Paco", 1970'lerde İsviçre'ye göç etmiş, on yılı aşkın bir süre orada yaşamış, ancak 1980'lerde ABD'deki insan hakları savunucularından gelen bitmez tükenmez ricalar, yani bir anlamda "umumi istek" üzerine ülkesine geri dönmüştü. Ama bu kez polis dedektifi olarak değil, bir sivil toplum örgütçüsü olarak...

Okuyacağınız bu dizi-röportaj, geçtiğimiz ay İstanbul-New York arasında gerçekleştirilen bir dizi telefon ve elektronik posta görüşmesi yoluyla yapıldı. Şu anda 69 yaşında bir "ihtiyar delikanlı" görünümünde olan Serpico, zaman zaman davet edildiği konferans ve paneller haricinde New York'a hemen hiç inmeyerek vaktini bütünüyle küçük dağ evinde geçiriyor. Ona ulaşmamı sağlayan kişi ise kendisinin basınla -iyice sınırlandırdığı- ilişkilerini organize eden yeğeni Vincent Serpico oldu. Kendisini uzun uzadıya anlatmaktan pek hoşlanmayan ve bir süredir bilgisayarla da bağını tamamen koparıp tüm zamanını okumaya vermiş olan Frank, bir Türk gazetecisiyle yapacağı bu söyleşi vesilesiyle geçici bir süre için de olsa klavyesinin başına döndü ve bana kişisel arşivinden harika fotoğraflar, meslek yaşamına ilişkin bir çok belge ve bilgi gönderdi. Bunu da yıllar önce vurulduğunda hastanede onu kurtaran kişinin bir Türk doktoru (Sıkı durun, o kişi ünlü komedyenimiz Nejat Uygur'un 1960'lardan bu yana ABD'de yaşayan ağabeyi Dr. Zeki Ayhan Uygur'dur) olmasından dolayı büyük bir zevkle yaptığını vurgulayarak... Bu müthiş öyküde, beyin ve sinir cerrahisi alanında dünyaca ünlü gurur kaynaklarımızdan biri olan Dr. Uygur'un kritik rolünü ise yazı dizimizin ilerleyen bölümlerinde geniş biçimde okuma fırsatı bulacaksınız.

Her toplumun yakın tarihinde, çeşitli alanlarda ön plana çıkmış çağdaş kahramanlara rastlanabilir. Ancak bu tür kahramanlar, yapıp ettikleriyle genelde yalnızca kendi toplumlarının mensuplarına bir anlam ifade ederler. Oysa, Serpico bu açıdan bütünüyle farklı biri. O, yalnızca ve yalnızca "namuslu polis" olmaya çalışmasından dolayı ölümle yüzyüze gelişinin 34'üncü yılında, örnek yaşamıyla hâlâ yeryüzünün bütün polislerine son derece önemli mesajlar veriyor.

Bu yazı dizisinde, her toplumsal kesimden okurumuz, içinden rahatlıkla çekip çıkarabileceği evrensel mesajlar bulabilecektir. Sisteme aynen uyumlanması durumunda, bir avuç yakını dışında adını hiç kimsenin bilmeyeceği, New York'un banliyölerinden birinde emekli bir memur olarak ömrünü tamamlaması elzem olan bu ufak tefek adamın, bolca hakarete uğramak, dostları ve meslektaşları tarafından yalnız bırakılmak, elmacık kemiğinde asla haketmediği bir mermi çekirdeğiyle dolaşmak ve sol kulağını kaybetmek karşılığında çağdaş dünyanın en saygın ahlâk ikonlarından birine dönüşmesinden hepimizin çıkartabileceği pratik sonuçlar var çünkü...

Ancak, itiraf etmeliyim ki benim öncelikli hedef kitlem, kendilerine canımızı, malımızı ve namusumuzu teslim ettiğimiz fedakâr Türk polisleri...

Onların bu diziye ayrıcalıklı bir önem vermelerini, yalnızca okumakla kalmayıp diğer meslektaşlarına da okutmalarını ve nihayetinde dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü, en karizmatik polisinin benim aracılığımla kendilerine ilettiği kimi dostâne mesajlar üzerinde bir an için olsun durup düşünmelerini diliyorum.

Bugünlerde bir banka reklâmının çok güzel bir biçimde sloganlaştırdığı gibi, kötüler ne denli güçlü olursa olsun, iyiler günü geldiğinde mutlaka kazanacaktır.

* * *

'Bütün Türkiye'ye 'selamünaleyküm!"
1980’li yılların başlarında insan hakları savunucularının ısrarlarına dayanamayarak ülkesine geri dönen Serpico, son derece saygı duyulan bir toplumsal figür olarak sık sık yurttaşlık hakları konulu konferanslara davet ediliyor.

- İyi günler Frank. Ben İstanbul'dan, Yeni Şafak gazetesinden Ali Murat Güven... Hakkında aylardır yaptığım ön araştırmalardan, Amerikan toplumunda çoktandır bir saygınlık anıtına dönüştüğünü, ama buna karşılık medyada boy göstermeyi ise hiç sevmediğini gayet iyi biliyorum. O yüzden sana ulaşmak bir hayli zamanımı aldı; özellikle de yeğenin Vincent'ı bu söyleşiye aracılık etmesi için epeyce bunalttım. Sonuçta, benimle görüşmeyi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim.

- Selamünaleyküm Ali... Toplumdaki konumumla ilgili zarif iltifatına teşekkür ederim. Senin kişiliğinde bütün Türkiye'ye ve sevgili Türk polis kardeşlerime de gönülden bir 'Selamünaleyküm" diyorum. Hiç ziyaret etmemiş olmama karşın, yine de çok sevdiğim ve iyi tanıdığım bir ülkedir Türkiye...

- Frank kulaklarım beni yanılttı mı bilemiyorum, ama bana "Selamünaleyküm" dedin galiba... Eğer doğruysa, Müslümanlara özgü bu selam cümlesini nereden ve nasıl öğrendiğini sorabilir miyim?

- İslâm kültürünü iyi bilirim. Kur'an-ı Kerim'i ve daha bir dizi İslâmî kaynağı dikkatle okudum. Şimdiye kadar pek çok Müslüman arkadaşım oldu ve onlar bana -yaşadığım sıkıntılar karşısında teselli bulabilmem için- başta Kur'an olmak üzere bir sürü değerli dinî kitaplar armağan ettiler. Öyle ki Kur'an, şu anda bile başucumda duran ve zaman zaman göz attığım bir kutsal kitaptır.

- İnanmıyorum, daha doğrusu kulaklarıma inanamıyorum. Yirmi yıldır tanıdığım, sevdiğim ve günün birinde görüşüp kendisine saygılarımı iletmeyi hayâl ettiğim Frank Serpico, en sonunda Kur'an'ı baştan sona okumuş biri olarak karşıma çıkıyor. Pekiyi, nereden doğdu bu ilgi Frank?

Frank Serpico’nun 1959 yılında New York Emniyet Müdürlüğü’nde göreve başladığı günkü fotoğrafı...
- Gençliğimden beri metafiziğe ve inanç konularına meraklı bir adamdım ben... Dinler arasında hiçbir ayrım yapmam; benim bakış açıma göre hepsi tek bir Allah'tan geldi ve bütünüyle ortak mesajlar içeriyorlar. Ama sonradan insanlar onları kendi işlerine geldiği gibi yorumladılar. Yalnızca kutsal kitapları değil, gelmiş geçmiş bütün peygamberleri de hak yolun elçileri olarak görürüm. Zaten İslâm'ın şu ünlü tanıklık cümlesi de benim bu düşüncemi doğruluyor: "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasulullah!" Nasıl, doğru telaffuz edebildim mi bari?

- Bu söyleşiden son derece hoş ayrıntılar çıkacağını biliyordum. ama daha ilk dakikalardan itibaren bu şekilde hayretler içinde kalacağımı doğrusu gerçekten tahmin edemezdim. Bu tür bir bakış açısı, polisliğin küresel tarihinde sarsılmaz bir "dürüstlük simgesi"ne dönüşmeni de yeterince açıklıyor aslında. Pekiyi, kendini inanç anlamında şu anda nasıl konumlandırıyorsun? Hâlâ Katolik bir Hıristiyansın sanırım...

- Dediğim gibi, Allah'ın varlığına ve birliğine inanıyorum. Kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine, ahıret gününe ve cennet ile cehenneme de... İnançlarım bana ömrüm boyunca kötüler ve kötülüklerle savaşmak için güç vermiştir. Ama şu anda çok kesin bir Hıristiyanım ya da Müslümanım diyemem. Ben dogmalara değil, insanları iyiliğe, güzelliğe ve doğru yola sevkeden mesajlara inanırım. O yüzden bütün dinlere eşit mesafedeyim. İslâm kültüründe benim gibilere sanırım "hanif" deniliyor.

  DİĞER BÖLÜMLER
  • 2. Bölüm : "Polis yozlaşırsa, bütün toplum yozlaşır"
  • 3. Bölüm : "İmkânım olsa ABD'yi terkedeceğim"
  • 4. Bölüm : "Serpico'nun hayatta kalması bir mucizedir"
  • 5. Bölüm : "Serpico, gerçek bir bilgedir"
  • Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


    ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi