AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D İ Z İ
Türkiye'de üniversiteler adeta mayınlı bir tarla

Türkiye'de akademik özgürlüğün sınırları çalışma alanına bağlı birşey. Fizik alanında çalışıyorsanız, maddi sorunlar dışında pek sorunlarla karşılaşmazsınız. Ama iş sosyal bilim alanlarına geldiğinde aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bu alan adeta mayınlı tarla. Özel üniversiteler daha iyi durumdalar.

Almanya'nın Bochum kentindeki Ruhr Üniversitesi Güneydoğu Avrupa Tarihi ve Osmanlı-Türk Tarihi Bölüm Başkanı Prof. Fikret Adanır ile Türkiye ve Almanya'daki üniversitelerde akademik özgürlük, rektör seçimi, bilimsel intihal üzerinde konuştuk. Prof. Adanır'ın Tarih Vakfı Yurt Yayınları'ndan çıkan "Makedonya Sorunu" isimli kitabının yanısıra çok sayıda makalesi bulunuyor.

Türkiye'de akademik özgürlük konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye'de akademik özgürlüğün sınırları çalışma alanına bağlı birşey. Sosyal bilim alanları adeta mayınlı tarla. Özel üniversiteler daha iyi durumdalar. Geçen sömestr Sabancı Üniversitesi'nde idim. Oradaki öğrenciler burakiler gibi çok rahat konuşabiliyorlar, Ermeni sorunu, Kürt sorunu, Türk-Yunan ilişkileri, yahut hangi konu olursa olsun. Türkiye'de kirli çamaşırmış gibi üzerine eğilinmeyen bir yakın tarih var, doğru dürüst inceleyemiyorsunuz. Yakın tarihin en önemli olayı Türk İstiklal Savaşı'dır. Tamamen ezberleme şeklinde anlatılıyor. Hâlâ Birinci Meclis'te yapılan tartışmaların düzeyinde tartışma yapamıyoruz, ne milli ne dini konularda. Yapanları harcıyoruz. Sağcı, solcu, dinli, dinsiz farketmiyor. Türkiye tarihine bakıyorsunuz, her askeri darbeden sonra bir nesil harcanmış. Bazı insan gençliğinde aşırı gidiyor, tamam ama, gençliğin bilinen tarafı bu. Bakan Fischer de gençliğinde radikalmiş. Şimdi gayet ciddi politikacı. Biz hâlâ Nazım'ı şairimiz kabul edememişiz.

Burada da kayırmacılık var mı?

Bir profesör alacağımız zaman, ilan yapılır. Bu seçim meselesidir. On kişilik kurulda 3-4 profesör varsa, 2 asistan, 2 öğrenci temcilcisi ve kadın haklarıyla ilgili 1 kadın üye var. O üye kadın seçimde cinsiyet ayrımcılığı yapılıp yapılmadığını kontrol ediyor. Profesör seçiminde üçlü liste vardır. Bakanlık genelde ilk sıradakini alıyor. Devletin burada da bir rolü var. Ama Türkiye'ye göre çok daha açık ortam. YÖK iyidir kötüdür demekten çok nasıl kullanıldığı önemli. Türkiye gibi bir ülkede bir bakıma merkeziyetçilik şart. Neden şart. Her orta halli vilayete bir üniversite kuruyorsunuz, adı üniversite. Kütüphanesi yok, olacağı da yok. Biz bile takip edemiyoruz, Türkiye'de nasıl edeceksiniz. Bunun yerine bir merkez yaparsınız, her türlü bilimsel yayını bir yerden alırsınız, buna imkanınız var.

Rektör seçimi nasıl oluyor?

Burada kimse dekan, rektör olmak istemez. Çünkü yük altına giriyorsunuz. Burada da seçimle oluyor, ama kimsenin karıştığı yok. Türkiye'de dekan, rektör olmak bayağı bir sükse. Bunun kalkması lazım. Rektör tayin olmaz. Ne anlar cumhurbaşkanı, ne alakası var. Üniversite bir rektör seçer. Onlara özel ödenekler, yüksek maaaşlar vermemek lazım. Böylece insan rektör olayım diye bakmayacak. O zaman iş değişir. Burada üniversiteler artık dışardan menecer alıyor. Berlin'deki üniversitenin başındaki bilim adamı değil. İdari yönetim ile bilimsel yönetim ayrı ele alınıyor. "Bize menecer lazım" diyorlar, iyi para veriyorlar ve "gel yönet" diyorlar.

Bilimsel çalışmalara yasak var mı?

Bir akademisyen yaptığı çalışmalardan ötürü üniversiteden uzaklaştırılamaz. Ama Almanya'nın özel bir durumu var: Yahudi meselesi. Bilimsel de olsa sivri bir şey söylerseniz işten atılırsınız. Türkiye'de özel üniversiteler daha hoşgörülüler bildiğim kadarıyla. Ama bir Boğaziçi'nde, bir özel üniversitede yaptığınızı devlet üniversitesinde yaptığınızda hemen başınıza vuruyorlar. Almanya'da bilimsel intihal yapan birisi asla üniversitede barınamaz. O işi yapan bilimadamı olamaz. Çaldığı ortaya çıktığı zaman ondan kötü insan yok. O insanın hemen istifa etmesi lazım. Burada intihal sözü etmeye bile korkar insan.

Almanya ve Fransa'daki laiklik tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Almanya laik değil. Burada aşağı yukarı her işin başında bir papaz oturuyor. Alman yaklaşımı böyle. Fransızlar ise 'bizim geleneğimiz bu, herkes ne yaparsa yapsın', diyorlar. Dindar bir insan sayılmam, ama cemaatleşmeden yanayım. Cemaatleşmeyi sivil toplumun parçası olarak görüyorum. İmamın maaşını cemaat karşılayacak. Cemaat isterse, Amerika'da olduğu gibi kendi okulunu da kurar, Kur'an Kursu'nu da yapar. Din inanç meselesidir, makul mu değil mi diyemezsiniz. Ama bu yaklaşım Türkiye'de yürümez. Ben yaparım demekle de olmaz. Benim gözümde Tayyip Erdoğan başarılı bir politikacı. Başarılı politikacının işi, ortamı hazırlamaktır, günün şartlarına göre elastiki olmaktır. Erdoğan "Türkiye'de gerginlik istemiyoruz" diyor. Bu güzel bir tutum. Düne kadar 'İslamcılar gelecekler, kesecekler bizi 'falan diyorlardı. Sosyal-demokrat arkadaşlarım Türkiye'nin Endonezya olmasından korkuyordu. Öğretmen olan kızkardeşim çok ürkmüştü. Şimdi bakıyorum öyle düşünmüyorlar, "Aaa iyi gidiyor" diyorlar. Kızkardeşim başı açık geziyor ya, sanıyor ki başını kırbaçla örtecekler. AK Parti'yi yönetenler, politikayı iyi anlıyorlar, iyi de yapıyorlar, Türkiye'ye yararlı oluyorlar. Erdoğan belediye başkanı seçildiği günlerde İstanbul'daydım, erkekler ve kadınlar ayrı otobüslere binecekler, Çiçek Pasajı'nı kapatacaklar falan konuşuyordu arkadaşlarım. Böyle bir korku vardı. Sonra aynı arkadaşlar, Erdoğan için, o değişti, uyum sağladı dediler. Korkulan hiçbirşey olmadı yani.

Almanya'da Türkiye'ye destek veren güçlü bir grup var

Türkiye'nin AB üyeliği Alman kamuoyunda nasıl tartışılıyor?

Türkiye'nin AB'ye girmesi konusu günlük politikaya girdi. İnsan hakları alanında çalışanlar, tarihçiler, hukukçular negatifler. Alman endüstri çevrelerinin yaklaşımı olumlu. Hükümet olumlu. Alman ordusunun subay kısmı, Dışişleri genelde Türkiye'ye daha yakın. Türkiye'ye pozitif yaklaşanlar, "Bu konu sonuçta kamuoyu işi değil, milli çıkarlar, gelenekler, vesaire diyerek Türkiye lehinde baskı uyguluyorlar. Başbakan Schröder partisinin geleceğini bu işe yatırıyor. Hıristiyan Demokratlar 'giremez' derken, o 'girer" diyor. Yeşiller negatif olmalarına rağmen Dışişleri Bakanı Fischer olumlu. Sosyal-Demokratlar için de aynı şey geçerli. Bunu bürokrasi içindeki geleneklere, orduya, ekonomik gerekçelere bağlıyorum. Almanya'da kaliteli bir grup Türkiye'den yana. Türkiyeyi AB'ye götürecek kilit ülke Yunanistan. Türkiye Yunanistan'ı yanına alarak AB'ye girerse, Avrupa'yı değiştirirler. Kanımca birlikte hareket ederler. Yunanistan'ı partner olarak görüyorum.

Türkiye'nin engelleri neler?

Türkiye'ye düşman olanlara fırsat vermemek azım. Avrupa içinde Türkiye'nin üyeliğini isteyenler ve istemeyenler arasında çok önemli tartışma var. Konu seçim kampanyaları haline geldi. Bu atmosfer içinde çıkıp birisi, Türkiye Kıbrıs'ta çözüm yapmıyor, veyahut şu adam yüzünden olmuyor yahut kültürel haklar tanıyor ama insan çocuğuna falanca ismi koyamıyor, derse olmaz. Bu durumda adamlar kalkıyor, "Türkiye kriterleri uygulamıyor" diyor. Bunları yerine getirirsek, ekonomi iyi giderse, sebep bulmakta zorluk çekerler, Türkiyeyi savunanlar daha rahat savunurlar, Kıbrıs meselesinde olumlu davranmalıyız. Annan Planı aleyhte olarak değerlendiriliyor ama, 74'le karşılaştırıldığında Türkiye lehine bir gelişme var. Eğer orada Yunanistan'la anlaşabilirsek AB meselesi daha rahat çözülür. Hükümetin Heybelida Ruhban Okulu'nu İlahiyat'a bağlama konusundaki yaklaşımı olumlu. Yunanistan'ı bu yaklaşıma razı edersek, Türkiye'ye hayır demesi zorlaşır. En kolay yol hayır demesi, o zaman diğer ülkeler topu Yaninstan'a atacaklar. Ama Yunanistan girsin derse, bir şey diyemezler. Geç kalırsak daha kötü olur.

Diğer Bölümler
1 | 2 | 3 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10





 
Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Abdullah Muradoğlu
Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED