T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
D İ Z İ 25 MART 2006 CUMARTESİ
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Dindarlık ve Laiklik Ekseninde
Türk Toplumundaki Değişimin Röntgeni

Ali BAYRAMOĞLU


Değişimi olaylar tetikliyor

Dindar kesimde değişen ve değişime direnen iki ayrı grup var. Değişenler önemli bir çoğunluğu oluşturuyor ve değişim temel olarak toplumsal ve siyasal deneyimler üzerinden gerçekleşiyor.

Dindar kesimde yaşanan değişimi tetikleyen gelişmelerden birisi de terör-İslami hareket ilişkisine yönelik endişeler olmuştur. İslami hareketin yaşadığı iç tartışmalar ve bölünmeler açısından "radikalizm"in Hizbullah örgütüyle ve İstanbul'daki sinagog bombalamalarıyla kazandığı boyut bu noktada belirleyici unsurlardandır.

İSLAM VE MÜSLÜMAN FARKI YENİDEN KEŞFEDİLİYOR

Hizbullah operasyonları ve ortaya çıkan cinayetler, İslam-siyaset ilişkisiyle ya da dinin siyaset çerçevesinde kullanılmasıyla ilgili sorular ve tedirginlikler yaratmıştır. Bir yandan İslami aktörlerin kendilerini bu tür eylem ve örgütlerden ayrı düşünme çabası ortaya çıkmış, öte yandan İslami alanı ve dini korumak amacıyla bu tür eylem ve hareketler ile aktörler arasına zihinsel ve siyasi mesafeler girmiştir. Diğer bir deyişle terör mselesinin yarattığı sorgulama İslam-Müslüman özdeşliğine yönelik bir zihniyet taşını ve siyasi bakışı sarsmıştır. İslam-Müslüman farkını zımni bir şekilde zihinlere enjekte etmiş, Müslüman'ın çokluğu ve çoğulculuğu fikrini devreye sokmuştur.

>>DİNDARLAR ANLATIYOR

İslam adına şiddet olmaz

Konyalı bir kitapçı:"2 tane çocuk geldi. Bu Malatya grubundan çocuklar. İki tane uzun boylu çocuk... Türk Hizbullahı diyorsanız kesinlikle değilim dedim. Siz hizbi katilsiniz dedim. 'Senin bilmediğin şeyler var' dediler. Ben de 'bir insan bir insanı, bir Müslüman bir Müslüman'ı suçsuz yere öldürürse bunun ismi katildir' dedim. Biraz tartıştık çekip gittiler. Hizbullah olaylarının ortaya çıkmasından çok memnun oldum. Çıksın. Birisi Türkiye'de örgüt kuracak, böyle yapacak İslam adına olacak şey mi."

İstanbul'da 80 Müslüman öldü

Kayserili bir işadamı: "Bu olay İslami siyasete bakışımı değiştirdi. Erbakan Hoca bu anlamda büyük dedim. Bu tip adamları içine hiç sokmadı. Düşündüm, ta 70'lerden beri bu tür hareketlere hiç pirim vermedi. Demek ki Hoca haklı dedim. Bizim oradaki heyecanlarımıza falan kapılsaydı demek bu ülke kan gölüne dönerdi. Dini kullanmak çok tehlikeli... Mesela işte İstanbul bombalamalarını... Nasıl açıklayacaksınız. 80-85 tane Müslüman öldü..."

Ölüm fetvası verilemez

Güneydoğulu gayri resmi bir köy imamı: "İslam hukukuna göre din değiştirenin katli vaciptir, ama, bu toplumda değil... Hizbullah'ın yaptıkları yanlıştı. Bunlar kapalı kapılar ardında ölüm fetvaları veriyorlardı. Ben böyle bir şeye hiç yanaşmadım. Bunu kendileriyle de tartıştım. İran sempatizanıydılar. Şiddet kullanma konusunda ölçüsüzdüler... Böyle davranmak dine zarar vermektir. Verdiler de..."

İran modelinden uzaklaşılıyor

Yaşanan siyasi ve toplumsal öykünün bir sonucu da İran modelinin gücünü yitirmesi ve "öze dönüş arayışı"nı devreye sokmasıdır. Öze dönüş arayışı, bir yandan Kuran'a yeniden ancak insan merkezli bir yönelişi, diğer taraftan kendi toplumunun koşullarını öne alan tarihselci bir bakışı ifade etmektedir. Diğer bir deyişle İslam'ın her toplumda içine doğduğu yerel ve milli geleneklerden arındırılmasını hedefleyen, özellikle İran Devrimi'nin yarattığı ortamdan beslenen evrenselci bakış bugün yerini din algısında yeniden yerel unsurların ve algıların öne çıktığı bir duruşa bırakmaktadır.

Gelenekçi yapı ve örgütlenme anlayışı 1980'ler sonrası İrancı ve globalist dalganın baskısı atında tekelci konumunu kaybetmişti. Bugün ise bu yapıyı tahrip eden globalleşmeci dalga etkisini yitirmektedir. Bu ikili etki, bugün dini eylem ve algılar arası sıkı akrabalık ilişkilerine son veren bir iç farklılaşma, çoğulculaşma sürecini harekete geçirmiştir. Bu gelişme din ve siyasetin arasına konulan mesafe ve insan merkezli öze dönüş eğilimi açısından da önemli bir göstergedir.

Nitekim bugün yaşanan geriye dönüş, 1980 öncesi İslami harekete egemen olan geleneğe ve tasavvufi yapılanmaya sarılmayı ifade etmiyor. Hem tarikat geleneğinin hem İslamcı evrenselciliğin aşılmasına işaret ediyor ve daha çok kamusal alanda bireysel bir görünürlülüğü esas alıyor.

Dün ele aldığımız 28 Şubat tecrübesi ve ekonomik deneyim, bugün altını çizdiğimiz tarihselci anlayış ve İslami hareket-şiddet ilişkisi birer deneyim alanı olarak şu sonucu ortaya çıkarıyorlar: Bu deneyimler din, ekonomi ve siyaset arasındaki sıkı bağları gevşetmiş, her bir parçanın kendi iç dinamikleriyle farklı algılanması eğilimi ve kendiliğinden sekülerleşme halini doğurmuştur.

>>TANIKLIKLAR

Bizim gerçeklerimiz farklı

Dönemin keskin İrancıları arasında yer alan İstanbullu bir serbest meslek sahibi: "Türkiye'nin kendine ait gerçekleri vardır. İran'da yok mu Fars milliyetçiliği? Devrim ihracını başaramamalarının nedeni de belki bu İrancılık... İran İslam İnkılâbı olurken İmam Humeyni'nin Gorbaçov'a yazdığı müthiş bir mektup var. Biz bunu bilemedik. Daha önce Mevlana'yı bir iki sözüyle, işte bu kabak meselesi falan... Hemen yargılardık. Oysa bu müstehcen anlatım tarzı, o dönemde Horasan'da falan da meşhur. Anadolu'da da meşhur oldu, bunda şaşacak bir şey yok. Bu selefi ekolle ilgiliymiş, ben şimdi buna köşeli faşist din anlayışı diyorum. Neyse sonra yavaş yavaş İslamın irfan mektebine doğru geldim."

Bir geriye dönüş yaşanıyor

İç Anadolu kökenli, Ankara'da yaşayan bir öğretim üyesi: "İlahiyat ikinci sınıftan sonra değişmeye başladım... Tarikatların o yıllarda yani 82 - 83'lerdeki pespaye konumuna, ki bu dönemde de öyle nitelendirebilirim tarikatları, bir tepki olarak tasavvuf karşıtlığı başladı bende. İran devriminin estirdiği rüzgârlara da paralel olarak daha enternasyonalist, kamusal talepleri olan bir İslam anlayışına yaklaştım. Tabiri caizse radikal bir tutum olarak kendini gösterdi bende. Tarikatçı, tasavvufçu arkadaşlarla zaten aramda mesafe oluşmuştu. Bir anlamda İrancı oldum ve İran'ı hep ayrı bir dünya olarak gördüm. Tabii İran'ın başarısını mazlum halkların başarısı olarak görüp bu yönde sempati duyuyordum. Hatta bu süreçte Şii olan arkadaşlar bile oldu. Ben böyle bir uç noktaya hiç savrulmadım. Ama radikalliğin bana kazandırdığı şey şu oldu: Hem Türkiye ve dünyada Müslümanların nelerle uğraştığını anlama imkanı sundu bana... Bu bir geriye dönüşü tetikledi. Birçok insanda bu etki oldu, bir geriye dönüş yaşandı..."

DİN, LAİKLİK VE ÖZGÜRLÜK

Değişim İslami kesimin maruz kaldığı baskılar ve yaşadığı etkileşimler sonucu temel olarak demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi evrensel değerlerle tanışma, bunları içselleştirme ve kimliğinin parçası kılma şemsiyesi altında gerçekleşmiştir. İslami kimlik ile demokrasi, insan hakları, özgürlük ve laiklik kavramları arasındaki ilişkiler bu kesimde yaşanan değişimin kilometre taşlarından birini oluşturur.

Bu çerçevede yaşanan en önemli gelişme, özgürlük kavramının "insanileştirilmesi", diğer bir ifadeyle sadece geleneğe, dine ya da milli varlığa has kabul edilen özgürlük anlayışının örselenmesi, yani "aşkın özgürlük" algısının kırılmasıdır.

Bu durum"aidiyet ile özgürlük arasında ilişkiler kurulması"na zemin hazırlamıştır.

Nitekim özgürlük ve insan hakları kavramları bugün "kültürel-siyasal duruş ve varlığın garantörü" şeklinde algılanmakta, yumuşak halka açısından İslami kimliğin koruyucu ve yapışık unsurlarından birisi haline gelmektedir.

Bu gelişmeyi tetikleyen üç unsurdan söz etmek mümkündür.

Bunlardan birincisi, yerel ve İslami kimliğin kendisini korumak için demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi evrensel kavramlara ihtiyaç duymasıdır. İkincisi, duyduğu ihtiyaç oranında bu kavramları söylem ve eylemlerine katmaya yönelmesidir. Üçüncüsü bu kavramların cemaatleşme-bireyleşme gerilimi üzerinden kimliği yeniden yapılandıran süzgeç işlevi görmesi, dolayısıyla kimlik yırtılması kadar kimliğin yenilenerek oluşumuna da işaret etmesidir.

Özgürlük ve insan hakları ile aidiyet arasındaki ilişkiler, "yerel ve İslami kimliği" diğerleri arasında, onlara eşit bir kimlik olarak tanımlayan çoğulcu bir eğilimin altını çizer. Yerel değerlerin eşitlik talebiyle siyasallaşması, kimlik içi geleneksel unsurları yeniden tanımlayan, "modern etki"ye açan bir sürece de tekabül etmektedir.

Bu değişim sürecinin iç mekanizmaları da doğal olarak bir dizi sarsıntı, iniş çıkış, çelişki ve yırtılma içermektedir.

Bu kaotik değişim sürecinin üzerine oturduğu temel meseleyi, "aidiyet hissiyatı ya da kimlik alıştırmaları" ile "pratik güncel tavırlar" arasındaki sürtüşmeler olarak tanımlayabiliriz: Bir yandan seküler ve modern düzenin din dışı tabir edilebilecek temel araçları aktörlerin yaşam tarzına, hatta düşünce alanına yerleşmekte, diğer yandan bu araçlar kâh dini referanslarla kâh yarattığı baskı iklimi üzerinden reddedilmekte ve çatışma nesnesi olarak görülmektedir.

Bu yırtılmada laiklik kavramı, gerek işaret ettiği tesettür sorunuyla, gerekse değişim sürecinin "demir leblebileri"nden birini oluşturmasıyla, önemli bir rol oynamaktadır. İslami kesimin yumuşak halkasında aktif anti-laik tavır dile getirilmemekle birlikte laiklik ilkesine yaklaşım kuşkucudur. Dini referanslarla ve Türkiye'deki uygulamalar çerçevesinde bu ilke İslami kimlik karşıtı, hatta din karşıtı bir araç olarak algılanmakta ve yaşanmaktadır.

BİR AYDININ TANIKLIĞI

Bu konuda Ankaralı bir öğretim üyesi şunları söylüyor: "Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte belki sadece Türkiye için değil tüm İslam dünyasında önemli bir dönüşüm imkânı ve olumlu bir gelişme oldu. Radikal olduğum dönemlerde farklı düşünüyordum, ama uzun vadeli bir bakış açısıyla değerlendirdiğimde olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Mevcut haliyle değil tabii ama bunun getirdiği açılımların bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Ama şunu görmezden gelemeyiz. Kemalizmle laikliğin Türkiye'de uygulanma biçimi bir din haline getirildi, bu da ciddi sorunları doğurdu. Bu sorular ortada duruyor, devam ediyor...

Doğal olarak bu noktada "seküler bakış", laikliğe atıf yapılmadan devreye girmekte; devreye girdiği andan itibaren ise vurgulardaki siyasi ve dini renk artmaktadır. Ancak bu noktada da mekanizma tersten çalışmaktadır. Dinî vurgu laiklik ve din ilişkisine dair genel bir bilgi aktarımıyla sınırlandırılmakta, buna paralel olarak kamusal, siyasal duruşlar öne çıkarılmakta ve bunun sonucu olarak dini alan ve siyasi alan ayrımına gidilmektedir. Tanımlarıyla seküler olanı tabiileştiren, bu oranda dini vurguya rağmen dinsel olanı izole eden, sonuç olarak sorunu siyasi kılan ve çözümü demokrasiye atıfla dillendiren yaygın bir bakış için Konya Karamanlı tesettürlü bir öğrenci ile Trabzonlu bir ev kadınının ifadelerini sırasıyla okuyalım:

10-15 YIL ÖNCE BÖYLE DÜŞÜNMEZDEM

Ankaralı işçi: Laiklik deyince belki kötü bir şey değil. Benim hayatımı sınırlandıran, etkileyen bir yanı yok, tesettür sorunu dışında... Ben Müslüman'ım elhamdülillah... Namazımdayım... Önemsiyorum tabii Müslümanlığı. Ya şöyle ifade edeyim: Benim için kural bir insanın kutsal olan şeylere, namus gibi riayet etmesidir. Yani önemsiz gibi gelebilir ama mesela küfür etmemesidir. Hayatımda dinle ilgili olarak önemsediğim şeyler var tabii. Mesela eve girerken selam vermek. Çıkarken selam vermek. Bir şey yedikten sonra Elhamdülillah demek. Çocuklara bir şey verince onların kesene bereket demelerini öğretmek. Ne bileyim boy abdesti almak... İnançsızlık, sefahat, başka yaşam tarzları bunlar bana saygısızlık yapmıyorsa çok da rahatsız etmez beni. Yani o anlamda bir önyargım yok. Çocukların örtünmeleri tabii bu gönlümden geçer. Örtünmezse de şey olmaz. İnsanın kalitesi düşmez. Kapı komşumun başı açık. Kot da giyer. Hanımdan biliyorum. 5 vakit namazını kılan bir insan... Radikal olduğumuz dönemlerde, 10-15 yıl öncesi böyle düşünmüyorduk tabii..."

BEN VATANDAŞ DEĞİL MİYİM?

Trabzonlu ev kadını: "Yani ben bunun aslında en güzel İslam'da temsil edildiğini düşünüyorum. İşte, 'sizin dininiz size benimki bana' ayetini biliyoruz... Sonra Peygamber Efendimiz de güzel bir şekilde etrafına anlatmış. Ama kimseyi zorlamamış. Yani İslam doğru anlaşılırsa (...) Sonuçta yaşanıyor, yaşanmıyor mu? Laik olan da olmayan da bir arada yaşıyor işte... Ama ben dinimi istediğim gibi yaşayamıyorum. Ha evet namazımı diğer ibadetlerimi özgürce yapıyorum. Kimse karışmıyor ama bir devlet kapısında bana dur denebiliyor. Ama ben bu devletin vatandaşıyım. Bir hasta, hastanede tedavisini yaptıramıyorsa laiklik insani bir şey değil. Yani mesela işte üniversiteye gidemiyoruz tesettürle... Bu iş sadece bir üniversite, bir hakimlikle bitmez, çok geniş bir kapsama alanı var gibi geliyor bana... Yani laikliğin tutulacak bir yanı var gibi gelmiyor bana (...) İslami bir düzen olsa, dini kurallar gelse o da bir sıkıntıdır tabii. Başını örtmek istemeyenler bu sefer sıkıntıya düşerler. Herkes özgürce yaşamalı... Laiklik doğru anlaşılırsa belki olabilir..."

  DİĞER BÖLÜMLER
  • 1. Bölüm : Dindar kesim nasıl değişiyor
  • 3. Bölüm : Gelenekten tercihe giden yol
  • 4. Bölüm : Din yorumuna birey müdahalesi
  • 5. Bölüm : Laik kesim de değişiyor
  • 6. Bölüm : Laik kesim değişime direniyor
  • Geri dön   Yazdır   Yukarı


    ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi