|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| D İ Z İ | 27 MART 2006 PAZARTESİ | ||
|
|
Son yirmi yılın dindar kesim üzerindeki değiştirici etkileri dini yorumdan, aile hayatına ve siyaset algısına kadar uzanıyor: Dini emrin yorumlanmasında zaman ve koşulların öneminin keşfi, içten gelen, kendiliğinden bir sekülerleşmeyi tetikliyor. Çocuk aileleri değiştiriyor ve modern alana taşıyor. Devlet ve orduya bakış ataerkil bir gelenekten özgürlükçü duruşa doğru ileriyor
Bu noktada ortaya çıkan önemli yeni işlev şudur: İnsan ve zaman merkezli algı, "dindarın kimliğine sahip çıkarken kimlik içinden kimliğe mesafe alması ve onu bir anlamda yeniden kurma alıştırması"nı pekiştirmektedir. Aynı zamanda sekülerleşmiş yaşam tarzlarının İslami semboller ve kimlikle içi içe girmesine zemin hazırlamaktadır. Dini patriklerin bireyselleşmesinin hem nedeni hem sonucu olarak karşımıza çıkan mekanizma, özellikle gençlerde ve kentlerde kişilerin çıkarlarının ayrışması ve farklılaşmasıdır. Kimlik odaklı ve kimliğe endeksli "fayda" mantığına dayanan, tüm çıkarların tek hiyerarşik şemsiye altında toplandığı bir davranış sisteminin kırılmasına işaret eden bu durum, kişi nezdinde apolitik ve politik değer sistemlerinin yan yana yaşamasına yol açmaktadır. Bu üst üste oturma çıkar ayrışması ve farklılaşmasını tahrik ettiği andan itibaren ise "bireyleşme eğilimi"ne gönderme yapmaktadır. Ayrışmanın itici gücünü siyasetin parçalı olarak algılanmasının oluşturduğu söylenebilir. Apolitik-popüler değer sistemleriyle geleneksel değer sistemlerini iç içe geçirmiş veya siyasi, toplumsal ve entelektüel deneyimleri sonucu aşırı politizasyondan uzak duran aktörlerde, az çok bilinçli nitelik taşıyan "parçalı algı" belirgin bir özelliktir. DEĞİŞİMİN BİR TAŞIYICISI: ÇOCUK
Cemaatleşme araçlarının İslami kesim içinden gelen dinamiklerle esnemeye başlaması ya da kimlik içinde bireysel eğilimlerin ortaya çıkması, özel alan içindeki kimi unsur ve gelişmelerle de desteklenmektedir. Bu noktada araştırma sırasında karşımıza çıkan unsurlardan birisi çocuktur. Orta ve yüksek kültür düzeyinde kentli çekirdek ailelerde çocuk hem bir yırtılma nedeni, hem değişimi harekete geçiren bir aktör görüntüsü taşımaktadır. Bu durum temelde çocuğun evde ve okulda maruz kaldığı çifte değer baskısından kaynaklanır. Çocuğun okulda öğrendiği ilkeler ile aile içinde tanık olduğu, "haksızlık" olarak gördüğü, dahası öğrendiği ilkelerden üreyen durumların sürtüşmesi ev içi davranışları üzerinde kayda değer bir rol oynamaktadır. Aileler bu çifte baskıyı kendi tutum, tavırlarını, görece "nötralize ederek" aşmaya çalışmakta, bu çerçevede çocuğu etkileyecek siyasi tartışmaların sınırlandırılması, çocuk üzerinden mahrem alanın görece yalıtılması ve çocuğun öğrenilmiş değerlerinin dikkate alınması sonucunu doğurmaktadır. Bu noktada çocuğa yönelik kaygılar, uyumlu, katı olmayan, kutuplaşma söyleminden etkilenmemiş bir sosyalleşme arayışı, özellikle gelecek endişesi belirleyici olmaktadır. Çocuğun bir değişim vektörü haline dönüşmesi, 1994'te başlayan 2002'ye kadar uzanan "popülermiş kutuplaşma iklimi" içinde ortaya çıkmış bir durum olarak tanımlanabilir. Çocuk üzerinden mahrem alanın ya da evin "modernleşmesi", "sekülerleşmesi" önemli bir gelişme olmakla birlikte, İslami kesim aktörlerinin maruz kaldığı baskı ve yaşadığı değişim ikliminin bağımlı bir değişkeni olarak değerlendirilmelidir. Nitekim benzer bir durum, daha önce görüldüğü gibi üniversiteli kızların ailelerinde de anlamlı bir eğilim olarak baş göstermektedir. Genel kanının aksine birçok muhafazakâr aile, gelecek ve koruma içgüdüsüyle çocuklarının üniversitede okuması için başını açması ya da peruk giymesi konusunda ağırlık koymaya çalışmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, her iki durumda da, değer çatışması ve yırtılma çocuktan ebeveynlere uzanan, tutumlarını ve pratiklerini etkileyen nitelik taşımakta, çocuğun ve gencin "değiştirici vektör" olmasına gönderme yapmaktadır. DEVLET, SİYASET VE ASKER ALGISI
28 Şubat onu izleyen dönem devleti, "baskıcı rejim"le ve rejim yandaşlarıyla özdeş görme, devlet algısında hak ve özgürlük kavramlarının devreye girmesine zemin hazırlamıştır. Diğer bir ifadeyle İslami kesim devletle zihni ilişkilerinde özellikle "ötekinin devletle özdeşliği" üzerinden sorunlar yaşamıştır. Söz konusu sorun bugün temel olarak "hak-özgürlük-demokrasi-yansız devlet" talebi ve söylemiyle göğüslemektedir. Bu ise İslami kesimin"bütüncül ataerkil zihniyet yapısı" etkiyen, değiştiren sonuçlar üretmektedir. "Askere bakış" meselesi, bu açıdan harekete geçirici bir rol oynar. Mevcut devlet kurumların yapı ve işlevlerini olduğu gibi benimseyen, bu kurumların personel zihniyetini ve iç politikalarını dikkate alıp, bu çerçevede kontrol altında tutulmalarına yönelik mücadele anlayışını öne çıkaran yerleşik anlayış, dindar kesimin geçirdiği deneyimler üzerinden sapmalar yaşanmaktadır. Bu deneyimlerden üreyen görüş ve tutumlar konjonktürel ve fayda merkezli nitelik taşıdıkları kadar, ilkesel bir düşünme pistinin açıldığını da göstermektedir. Siyaset-devlet ilişkileri bir ayrıma tâbi tutulmakta, askeri otoritenin sivil otoriteye bağlılığını kural olarak tanımlayan bir eğilim ortaya çıkmaktadır. Nitekim araştırmada elde edilen veriler, "en güvenilen kurum ordu bulgularını ters yüz eden" bir yırtılmayı çıplak bir şekilde ortaya koymaktadır. Ordunun askeri işlevi yüceltilirken, ordunun siyasi fonksiyonuna katı tavır alınmakta ve bu tavır ilkesel bir duruşa dayandırılmaktadır. DİNDARLAR ANLATIYOR...
Dini yorumda bireyleşme Genç, tesettürlü, inançlı yaşam tarzını gelecek hülyalarının parçası kılmış bir öğrenci: Bazı şeyler artık geçerli değil "Hepimiz İslamiyet'i aynı şekilde anlasaydık ve aynı hassasiyetlere sahip olsaydık, o zaman getirelim İslam düzeninde yaşayalım. Ama yaşadığımız toplum öyle bir toplum değil. O yüzden dinin emirleri devlet emirleri olmamalı. Ama şu anki durumu da problemli görüyorum. Yani ben başımı örtmek istiyorsam örtmeliyim, siz de içki içmek istiyorsanız içmelisiniz (...) "Ama her durumda, İslam düzeni olsa bile gerçekçi olmak lazım. Yani İslam'a bakış açım şöyle. Hangi dönemde o hükümlerin uygulandığı önemli. Mesela miras hukukundaki kimi hükümler, şahitlik gibi, bu tür hükümlerin artık geçerliliği olduğunu düşünmüyorum (...)" Dini yaşam biçimini merkezi kılan, İslami kesimin maruz kaldığı baskılara hassas, Trabzonlu bir ev kadını: Kadın ve erkek eşittir "İnancım kadın ve erkeği eşit görmeme engel değil. Dini öyle yorumlamıyorum ben. Mesela şimdi eşim SP'nin üyesi. Bana sormadı. Çünkü ben istemiyordum. Ben de şunu söyledim. 'Siyasi bir oluşumda olduğun için getireceğin herhangi bir sorumluluğu benimle paylaşamazsın. Benden bunun için yardım ve destek isteyemezsin' dedim. Çünkü bu benim en doğal hakkım oluyor (...) Yazları o yayla bu yayla gezerim. Yola çıkarken de haber veririm. Bir kere izin alma şeyi oldu... Yıllar önce. Yeni evlendiğimizde... Sonra rahatsız oldum bu davranışımdan ötürü... Çünkü eşim de ben de iki yetişkiniz. Nerelere gitmemiz gerekip gerekmediğini çok iyi biliyoruz. Bunun için sadece haberdar etmek yeterli diye düşündüm. O gün bugündür de böyle oluyor..." Radikal geçmişe sahip Ankaralı bir serbest ticaret erbabı: İslam bireyseldir "Biz şunu da öğreniyoruz. İslam bireysel... İslam hukukunun olmadığı yerlerde İslam bireysel yaşanır. Refah bunu çok kullandı. Bu çok yanlıştı. Şimdi o çok eleştirdiğimiz Fethullah Hoca'yla buluştuk... İslam'ı sadece başörtüsüne sığdırmak, fıkıh kurallarının peşinde koşmak kadar doğru bir şey değil..." Çocuğun önemi Ankaralı bir devlet memuru şunları söylüyor: Çocuğun çatışmacı kimlik üretmesinden korkuyoruz "Eşim başörtüsü yasağı nedeniyle devlet memuriyetinden ayrılmak zorunda kaldı. Çocuklar eşimin başörtüsü nedeniyle yaşadığı sorundan ciddi olarak etkilendiler, belki annelerinden daha çok etkilendiler. Orada bizim de çok hatamız oldu belki. Onların yanında bu meseleyi çok konuştuk. Biz ve bizden olmayan insanlar gibi bir zihniyet ortaya çıktı. Bu beni çok rahatsız etti. (...) Mesela Atatürk figürünü annesinin yaşadığı acıyla bütünleştirdi. Ama bu durum beni çok rahatsız ediyor. Artık ev içi tartışmalarla çocukların kafasını karıştırmamaya dikkat ediyoruz.. Çocuğun uyumsuz, çatışmacı bir kimlik üretmesinden endişe duyuyoruz tabii. Radikal bir geçmişi olan, laiklik fikrine mesafeli, düşük gelirli bir gazete dağıtıcısı: Okulda ne öğretilirse onu öğren "Evde hanımla siyaset konuşuruz. Çocukları mümkün olduğunca etkilememeye çalışıyoruz. Ama geçen gün mesela baktım, oğlan, ismi lazım değil bizden birilerinin ve Bush'un gazetedeki resmini karalayınca üzüldüm. Belki bir tarafım sevindi ama yine de bir burukluk oldu bende. Karadenizliyiz ya demek tez canlı bir tarafımız var zaman zaman konuşuyoruz, tepki gösteriyoruz ki herhalde o da etkileniyor... Atatürk'ü sorar mesela... Ben de Türkiye'yi o kurdu, sev tabii falan diyorum... Okulda ne öğretilirse onu öğren diyorum... Düzgün yetişsin istiyoruz..." Devlet ve siyaset Nurcu kanattan gelen bir genç anlatıyor: Artık yeter "Bir kere devletin 'ben hangi durumda yıkılırım' kaygısını bırakması lazım. Kürt meselesinde, solculuğa bakışta hep bu var... Yani bunu çok abarttık biz. Milli Eğitim'de, Milli Savunma'da çok yaptık biz bunu. Gençler devlete güvenemez hale geldiler bu noktada. Az önce bana dediniz, devlette belki çalışırsın diye, hiç öyle bir hayalim yok. Yani o çok garip..." Ortaokul mezunu, iki çocuk annesi Anadolulu bir ev kadını: Herkes asli görevine dönsün "Süleymaniye'de Türk askerinin kafasına çuval geçirilmesi zoruma gitti. Asker Türk milletini, Türklüğü temsil eder. Ben de Türk vatandaşıyım. Amerikan askerinin bizim askerimize bunu yapması gururumu incitti. Ama asker deyince aklıma gelen bu değil şimdi. Aynı zamanda askere iç siyasette çok fena şekilde müdahaleci diye bakıyorum. Herkesin asli görevine dönmesi gerektiğini düşünüyorum..." Kayseri kökenli bir kamu görevlisi: İlkeli siyaset geleneği yok "Dağdaki teröristin hepsini aynı kategoride değerlendirmek haksızlık. Kimi başka yapacak bir şeyi olmadığı için, kimi çekindiği için dağa çıkmış. Hepsini aynı kategoriye koymak insanlık durumunu gözardı etmek olur... Bir de şunu ekleyeyim. Bu şehit anneleri meselesi edebiyatı. Eğer istismar aracı değilse o zaman o Kürt anaları niye hiç dikkate alınmıyor. Onların da çocukları ölmedi mi? (...) Doğrusu Özal'ı o zamanlarda anlamlı bir şey olarak görüyordum. Onun dışında siyaseti aktörlerin sürekli değiştiği ama oyunun değişmediği bir tiyatro sahnesi olarak görüyorum. Bu tabii Türkiye'de siyasetin yapılış biçimiyle ilgili bir şey. Siyasetin düşmediği dönemlerde ise hep onur duymuşumdur. Bu içinde bulunduğumuz da böyle bir dönem, bir ümit taşıyorum. İlkeli siyaset geleneği oluşamadı bu ülkede. Çıkar belirleyici. Haddinden fazla belirleyici. Çok utanç verici düzeyde belirleyici (...) Doğu Anadolu kökenli üniversite öğrencisi, orta sınıftan genç bir erkek: Ordu sağa da sola da karışmamalı "Ben orduya önem veren birisiyim. Ama işte bunu da böyle aşırı milliyetçilik tarzında değil de... Ben mesela Türkiye'nin Irak'a asker göndermesini istiyordum. İstiyordum ki söz sahibi olsun. Yanıbaşında bir ülkede söz sahibi olamadığını o çuval hadisesinde gördüm o zoruma gitti. İncindi orada gururum tabii... Daha güçlü bir devlette asker bir kalkan gibi olmalı... Ama ne yazık ki askeriye halka kötü gösteriliyor. Gösterenin başında askeriye geliyor. Yani mesela benim mezun olduğum liseden çıkıp da askeriyeye giden kimseye rastlamadım. Hepsi de çok başarılı ve aileleri de bilinen saygın insanlar... Ordunun silahı az olabilir ama insanlar bu benim ordum diye sahiplenir... Ben bizde bunu göremiyorum. Bunun nedeni askerin siyaset üzerindeki rolü. Bu, artık değişmeli. Ordu sağa da sola da karışmamalı..."
|
![]()
![]()
| |||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |