|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| D İ Z İ | 28 MART 2006 SALI | ||
|
|
Dindar kesim gibi laik kesimde de iki eğilim var. Değişenler ve sertleşenler. Değişenler burada da çoğunluğu oluşturuyor. Ne var ki değişim süreci umut verici olsa da sancılı ve kaotik. 1990'lı yılların başından bu yana yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmeler (değişim dalgaları, demokratikleşme süreci, İslami kesimin Erbakan'lı dönemden Erdoğan'lı döneme geçirdiği evreler, çatışma iklimi çerçevesinde yaşanan doğrudan ve dolaylı deneyimler ve etkileşimler) laik kesimin önemli bir çoğunluğu üzerinde izler bırakmıştır. Bu izler doğal olarak iniş ve çıkışlar barındırmakta, ancak bunun ötesinde "toplumsal ve siyasi algıda kompartımanlaşma" olarak ifade edilebilecek çelişkiler serisiyle karşımıza çıkmaktadır. Kompartımanlaşma siyasal, sosyal ve kültürel alanların kendi aralarında ve kendi içlerinde, parça parça algılanarak, her bir parça için soruna ve duruma göre değişen, hatta çelişen tavır ve doğrulamaların üretilmesini ifade etmektedir. KÜLTÜREL ÖZGÜRLÜK
Bu çelişkiler serisi, "laik tutum"u geri plana itmemekle birlikte, algı ve değerlendirmede kayda değer değişikliklere yol açmıştır. Bu değişiklikler, İslami hareketin toplumsallığının kabulü, "kültürden gelen ve kültüre yönelik özgürlük" fikri gibi kimi girdileriyle laik tavırdaki hakim siyasi zihniyetin bazı temel taşlarını da etkilemiştir. Siyasete ve topluma bakıştaki iç dinamikleri doğal görmeyen algı da bu süreçten bir hayli hırpalanmış olarak çıkmıştır. Yakın dönemde yaşanan yırtılmaların kökeninde şu gelişmeler yatar: İslami kesimin siyasi baskıya dayanıklılığı, kamusal alanda görünürlülüğünün toplumsal deneyimin bir parçası haline gelmesi ve yakın bellekte kendiliğinden olağanlaşması... AK Parti'nin seçim başarısı, ardından attığı politik adımlar ve giriştiği demokratikleşme hamleleri... Bu gelişmeler "İslami kesim ve aktörlerine yönelik derin güvensizlik hali"yle karşı karşıya gelmiş, bunun sonucu olarak siyasi-toplumsal algı ve tavırları yöneten yerleşik açıklama şemalarının bütünselliği bozulmuştur. Ve reflekslerdeki "tutarlılık" kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu tablo iki yeni gelişmenin altını çizer. Bir yanıyla bir "değişme hali"ne işaret eder. Nitekim katı laik kesimin değişime açık bu çekirdeğinde "siyasi okuma tutarlılığı"nın bozulması, tavırların tek tek odak sorunlar etrafında alınması, bu çerçevede ortaya çıkan çelişkilerin açık kabulü bir "algı değişimi" olarak karşımıza çıkar. Laik kesimin "farklıyı görmesi ya da hissetmesi" yaşanan bu değişimin en önemli yönü ve aracıdır. Diğer yandan bu tablo değişime açık laik kesimde "kurucu çelişkiler" üretmektedir. Ayrıca bir çoğulculaşmayı beslemektedir. Zira laik kesimde algı farklılaşması, insani, sosyal kültürel, politik kategorilerin İslami kesime yönelik olarak da birbirinden ayrılması şeklinde tezahür etmektedir. Bu durum, İslami aktörlere bakışta "insani açıdan" demokrat, "sosyal açıdan" ötekiyi kabule yakın, "kültürel açıdan" ötekiyle doğrudan ya da dolaylı temas içinde, "siyasi açıdan" ise korkulu ve endişeli bir yapıyı üretir. Laik kesim aktörlerinin kendi değerlerine yönelik bir ayrışma ve çoklaşma haline işaret eden de bu durumdur. İslami kesimin çatışma istemediğini varsayma, ama din-dogma ilişkisinin böyle bir tehlikeyi kendiliğinden taşıdığını düşünme... Hem azınlıkta kalma duygusu taşıma hem kendini kuralı koyması gereken doğal çoğunluk olarak görme... Hem modernliğin, İslami olan da dahil tüm yaşam biçimlerini kuşatan özgürlükçü bir anlayış olduğunu düşünme hem modern olanı yasakçı eğilimlerle koruma eğilimini sürdürme... Demokratikleşme hamlelerini coşkuyla karşılama ama hamleyi yapanla ilgili derin kuşkular taşıma... Askeri müdahaleye ilkesel olarak karşı durma ama askerden medet umma... İslami aktörlerin kamusal alanda, üniversitelerden mesleki faaliyete, ortak mekânların kullanımından bireysel ya da dolaylı karşılaşmalara, sorunların açık ifadesinden taleplerin görünürlüğüne uzanan geniş bir alanı kuşatan varoluş ve etkinlikleri, deneyim ve etkileşim silsilesine zemin hazırlamıştır. Bu deneyim birikimi, kaotik de olsa değişimi tahrik eden ana unsurdur. Sonuç olarak zaman faktörüyle ve deneyimlerle beslenen değişim, aktörlerin ortadan kalkmayan ve kalkmadığı oranda siyasi gücünü ve toplumsal kökünü kanıtlayan "öteki"yi kabul etmek ile kendi değerlerini korumak arasındaki gidiş gelişlerine dayanır. Bu gidiş gelişler temel olarak çatışma fikri ve ruh halinden uzaklaşmayı tetiklemiş, uzlaşma" arzusu öne çıkmıştır. Tek başına bu eğilim bile eylem niyeti ve çerçevesi olarak soruna ve ötekiye bakışta dışlamanın ve tavizsiz duruşun gerilediğine işaret eder. Bu sonucu üreten deneyimleri bireysel ve toplumsal deneyimler olarak iki bölüm halinde değerlendirmek gerekir. Doğrudan ve bireysel deneyimler İslami kesimin seyyaliyetinin artmasıyla, siyasi, mesleki, eğitimsel, ticari doğal ve kaçınılmaz karşılaşmalar üzerinden yaşanmıştır. Bu deneyimlerin toplumsal belleğin önemli bir parçasını oluşturduğunu söylemek ya da toplumsal deneyimin bu tür bireysel deneyimlerle beslendiğini ifade etmek yanlış olmaz. Toplumsal deneyimler doğrudan temasların yanında dolaylı temasları da içerir. Dolaylı temaslar başta televizyon ve gazeteler olmak üzere çeşitli kanallardan aktörlere yönelen hızlı ve öncellikli bilgi akışları ile bu bilgilerin zaman içinde yeni bilgilerle yeniden değerlendirilme imkânlarından oluşur. Toplumsal deneyimler her şeyden İslami kesimin görünürlülüğe ilişkin tutum değişikliklerini beslemiştir. İslami kimliğin devlet alanı dışındaki tüm sahalarda görünür olması temel bir hak ve özgürlük olarak, doğal bir gerek olarak kabul edilmeye başlamıştır.
TESETTÜRE BAKIŞ
Laik kesimin siyasi değer sisteminde ve İslami kimliğe bakışında yaşadığı kırılmanın en önemli göstergesi, bu kimliğin en güçlü sembolü olarak kabul edilen "tesettür" algısıyla karşımıza çıkar. Toplumsal deneyimlerin bu noktada, özellikle tesettüre bakışa ilişkin bir ayrıştırmayı devreye soktuğu anlaşılmaktadır. Bir dönem kamusal alanda kullanılan tesettürü her kişi ve her koşulda siyasal simge olarak kabul eden denekler, bugün başörtüsü taşıyanları samimi olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayırma eğilimi taşır hale gelmişlerdir. Aktörlerin tesettüre verdiği anlam kadar, anlam üretmelerine referans oluşturan siyasi algı sistemleri de bir sarsıntı yaşamaktadır. Bu kesim deneklerinin büyük bir çoğunluğu "farklıya toleransla bakma" fikrine vurgu yapan bir demokrasi anlayışıyla bir ölçüde tanışmışlardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi edinilen bu yeni anlayış ile evrensel yaşam tarzı ve cumhuriyetçilikle eşdeğer görülen "koruyucu demokrasi anlayışı" varlığını yan yana sürdürmektedir.
MEŞRUİYET BASKISI
Bu çerçevede tesettürde samimiyete inanma arzusu, hem aktörlerin düşünsel bütünsellik arayışını ifade etmekte, hem doğal bir sosyal durumun zihinlerinde yarattığı "meşruiyet baskısı"nı göstermektedir. İnanç ve başörtüsü arasında dolaylı bir ilişki kurulması, tesettürün siyasi sembol hapsinden azat edilmesi söz konusu çelişkilerin ürettiği değişimin ipucu olarak karşımıza çıkar. Nitekim laik yumuşak halkada öteki'yi kabul kimi endişeler ve önkoşullardan muaf değildir. İslami görünürlülüğün genel olarak kamusal alanın, özel olarak idare, yargı, yasama, yürütmenin dışında kalması, bunun İslami kesim tarafından da benimsenmesi arzulanan bir uzlaşmanın ön koşulu olarak görülmektedir. Gerçekten de "İslami kimliği eşit ve doğal olarak görme eğilimi" ile "İslami aktörü kendi geleneksel alanına hapsetme eğilimi" arasındaki geçişkenlikler sık karşılaşılan çelişki hallerindendir ve farklı değer sistemlerinin sürtüşmesinin yarattığı gerilimden doğarlar. Nitekim değişim eğilimi ne denli deneyimler sonucu karşımıza çıkıyorsa, endişenin kaynağı da o denli zihniyet dokusundan ve İslam dininin doğal siyasileşme eğilimine yönelik hâkim yargılardan ileri gelmektedir.
BİREYSEL DENEYİMLER Bir kadın avukatın gözünden 28 Şubat anlatımları: En büyük desteği dindarlardan aldım "76 yaşında bir meslektaşımız var. Kısa etek giydiğim için beni cumhuriyet savcılığına şikayet etti. İşin talihsiz tarafı mini etek de giymiyordum. Dikkatsiz oturmuştum. Bu yüzden savcının önüne çıktım (...) Dilekçeyi okuyunca şok oldum. Çok utandım. Çok çirkin şeyler yazıyordu. Anlatmak bile çok zor geliyor... Açıkçası türban konusunda, dini simgeler konusunda çok radikal, dini dogmadan korkan biriyim ben. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nde uzun yıllar çalıştım. Ama bu olayda beni yalnız bıraktılar. Ama en başta hiç beklemediğim yerden, mesela İslamcı bir avukat arkadaştan ve onun muhafazakâr arkadaşlarından büyük destek gördüm. Belki onlar da kendi kesimlerinden eleştiri aldılar. Ama biz bütünleştik. Şimdi mesela türbanlı bir arkadaşımızı şikâyet ettiler... Kişisel bir husumetten dolayı... Ona da biz destek olduk. Aynı odada oturup sohbet edebildik. İşte çok farklı düşünüp, aynı sofrada oturabildiğimizi fark ettik (...) Bunu itiraf ederken aslında utanıyorum ama belki bir parça daha kendimi karşı tarafta olanların yerine koymaya başladım. Kişisel yaşama müdahale ne demektir bunu bizzat yaşadım (...)" Kayseri'de memur olarak çalışan"Atatürkçü" genç bir kadın: Dindarlara bakışım değişti "Şimdi benim oturduğum apartmanda bir Almancı tip var. Kızı oradaki Milli Görüşçülerin başı filan... İlk taşındıklarında ben önce huzursuz oldum. Keşke başka birileri taşınsaydı dedim... Teraslarımız bitişik. Yazın geldiklerinde ben de taytla falan üst kattaydım. Biraz nasıl davranmam gerektiği konusunda çekimser kaldım. Ama hacı amca beni balkondan çağırdı. İşte kızım hiç tanışmadık. Bize çay içmeye gelir misin, dedi. Bir gün sonra sen kendin yemek yapmıyorsundur evde diye, beni yemeğe çağırdılar. Öyle öyle ilişkimiz gelişti. Ve şu anda benim evimin anahtarı türbanlı bir hemşire var onda duruyor anahtarım... Yani insan ilişkileri benim için daha önemli, onu farkettim..."
TOPLUMSAL DENEYİMLER İstanbullu bir işadamı deneyimlerini anlatıyor: 28 Şubat ruhu öldü "Zaman geçtikçe, olaylar yaşadıkça daha uzlaşmacı oluyor, insan. Kendi deneyimleriniz arttıkça başka deneyimleri de daha ciddiye alıyorsunuz. Başkalarının size müdahalesini nasıl istemiyorsanız başka yaşam biçimlerine müdahale edilmesine de hoş bakmıyorsunuz... Bunu yaşayan pekçok arkadaşım var, hatta çevrem de şöyle bir şey var. 'Haydi bakalım gelsinler de ne olacaksa görelim' diyen arkadaşlarımız da var. Bu mantık da gelişiyor. Öyle 28 Şubat ruhunu taşıyanlar çok azaldı..." Solcu kökenli katı laik Anadolulu kadın avukat: Uzlaşmak zorundayız "Ben şöyle düşünüyorum. Yani düşünce anlamında açıkça ifade etmek gerekirse hâlâ katı düşünüyorum, türban konusunda, dini simgeler konusunda... Ama bir de şu var. Nasıl Kürt kimliği biz zamanlar yok sayılmaya çalışıldıysa, şimdi İslami kesim de var. Şimdi ben sabah kalktığım zaman TV'yi açtığımda orada vurulan bir Iraklıyı gördüğümde çok şanslı olduğumu, evimin kaloriferinin yandığını, gidecek bir işim olduğunu düşünüyorum. Ve ülkemde artık savaş, kargaşa istemiyorum. Onun için bir yerde barışmak zorundayız diye düşünüyorum. Bunun teorik olarak kalmaması için pratik hayatta da uzlaşmak için bir şeyler yapmalıyız diye düşünüyorum ama bir an da geliyor 'hayır benim değerlerim var, bunları savunmak zorundayım' diyorum. Yani çelişkiliyim. Ama uzlaşmak zorundayız."
TESETTÜR Ankaralı müteahhit başörtüsü yasağını değerlendiriyor Yasak yanlış ama... "Üniversitelerde bu yasağı doğru bulmuyorum. Eğer türbanlı öğrenciler, başı açıklara baskı uygulamaya çalışıyorsa bir üniversitede buna müdahale edilmesinden yanayım... Ama eğer türbanıyla o üniversiteye giden bir insan üniversiteye bitirmeyi düşünüyorsa, buna gayret ediyorsa buna da karışılmamalı diye düşünüyorum. Ama şunu da söylüyorum. Din ritüelini ekonomik ve siyasal boyutları olmasını istemiyorum. Ya din aslında çok temiz bir şey. Tanrı'ya inanıp, iyi ahlak sahibi olmak, iyi insan olmak demek..." İstanbullu bir televizyon tamircisi: Samimi olanlar farklı "Politik simge olarak takanlar okula alınmasın, diğerleri alınsın. Devlet nasıl askeri okullarda güvenlik soruşturması yapıyorsa, üniversiteye alırken de yapsın. Şeriatçı kızları da erkekleri de üniversiteye almasınlar. Böylece samimi inancından ötürü örtenler de rahat eder. Devlet isterse bunu yapar. O kadar adamı fişliyorlar. Kimin ne olduğu bilirler..." ASKER VE SİYASİ MÜDAHALE Trabzonlu bir kadın avukattan postmodern darbe yorumu: Halka güvenmeyi öğrendim "28 Şubat'ı o dönem doğru buluyordum. Yani şöyle... Tek gerekçeyle doğru buluyordum. Siyasal İslam'ın Türkiye'nin kendi içinden çıkan bir şey olmadığını düşünüyorum. Amerikan emperyalizminin ılımlı İslam projesi çerçevesinde bunu bize dayattığını düşünüyordum. Biraz Doğu Perinçek gibi konuştum ama... Anadolu'da halkın naturasında o kadar katı bir dini karakter görmüyorum ben.... Yani yüzde 33'le Meclis'e hakim oldular ama hem onlara oy verenlerin bir kısmı hem de diğer yüzde 65 onlar gibi düşünmüyor. İnsan bunu zaman içinde daha iyi fark ediyor. Ben öyle düşünüyordum. Yani 28 Şubat'ta bunun yakın bir tehlike olduğunu düşünüyordum. Ama şimdi Anadolu halkının naturasına güveniyorum..." İstanbullu bir serbest meslek erbabından geliyor: 28 Şubat demokratik değildi "Şimdi ordunun işi devlet yönetmek, siyasete müdahale etmek değil. Maalesef her 10 yılda bir olduğu gibi 28 Şubat'ta da yaptılar... Şimdi başta Erbakan olduğu için bu müdahale hoşumuza gitti ama yanlıştı, demokratik değildi... Ben hiçbir zaman askeri darbelere taraftar olmadım. Ben eşimle 12 Eylül olduğunda oturup hüngür hüngür ağladım. Bu yüzden de kendimle şimdi gurur duyuyorum. Hatta 12 Eylül Anayasası'na evet demeyin diye uğraştık bile... Çevremizdekilere dilimiz döndüğünce 27 Mayıs Anayasası'nın bundan çok daha iyi olduğunu anlatmaya çalıştık. 28 Şubat'ı kimse onu askeri müdahale olarak algılamadı. 'Oh be şu adam gitti ya' diye düşündük. Ama bu ne kadar doğruydu bugün emin değilim. Ama işte sivillerle asker arasında Atatürkçü görüşle İslamcı görüş arasında böyle bir şey var. Hiç istemezdim... Keşke askere düşmeseydi bu..."
|
![]()
![]()
| |||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |