|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
![]() Sürgünün son şahitleri Yaşları 70 ve üzeri olanlar 1944 sürgününü hatırlıyor ve anlatıyorlar. Hepsinin ortak noktaları sürgüne 10-15 dakika içinde gönderilmiş olmaları.
Akdem Aga da kızıyor "Şimdiye kadar neredeydiniz" diyor. Şakacı ve inatçı biri. Kalkmış İstanbul'a gitmiş, bu yaşta. 70 yaşın ortalarında. Sürgünde 18 yaşındaymış. Her şeyi hatırlıyor. Şimdi mutlu. Özbekistan'da işleri, evleri falan varmış. Burada yok. Ama (olsun) diyor. (Burası benim vatanım. Benim ülkem. Bu insanlar benim insanım. Bu topraklar benim toprağım. Biliyor musunuz bu yıl Kurban kestik evimizde?) Nasıl olduğunu ise şöyle anlatıyor: -Celal İşten ve arkadaşları soydaşlarımız, kardaşlarımız. Kurban parası gönderdiler bize. Vekalet verdiler. Burada Kurban Bayramı yaşadık. Etleri beş parça ettik. Kesmeyen konu komşuya dağıttık. Elinde fotoğraflar var. Onların ne olduğunu ise şöyle anlatıyor: -Kurban fotoğrafları.. nasıl kestiğimizi hem görün, hem vekalet verenlerin gönlü ferah olsun. Kurbanlarının kesildiğini bilsinler. Lütfiye Agayev 13 yaşında sürgüne gitmiş. -Bugünlere şükür. Bakın ta sizler Türkiye'den kalkıp gelmişsiniz. İnanın ne kadar mutlu olduk. Gerideki sıkıntılı yıllarımızı bir anda unuttuk. Üstelik kendi vatanımızda, kendi toprağımızda, kendi evimizdeyiz. Acılar bitti. -Ama işsizlik, evsizlik, hayat pahalılığı. -Bunlar ne ki, hepsi geçer. Ama vatansızlık çok zor. Siz onu bize sorun. Aman Allahım. Sarayda da olsan, zindan gibi geliyor. Yoksa Özbekistan'da herşeyimiz vardı. Vatanım yoktu. TOPRAĞIMDAYIM YA!? Torunu var yanında. Özbekistan'da doğmuş. Akabinde de vatanı Kırım'a göç etmiş. Nasıl öksürüyor bir görseniz. Yataktan çıkacak hâli yok, ağır hasta. Ama duymuş ki Türkiye'den gelmişler, onları mutlaka görmesi gerek. Ve gördü bizleri, öksürmesine aldırmadan tebessüm etti yavrucak. Ninesine sordu: "Türkiye'den gelen bu amcalar mı?" Zekiye Bilalova ise 18 yaşında 15 dakika içinde trene bindirilmiş evinden alınarak. Yanına hiç bir şey alamamış. Ailesinden ayrı vagonlarda seyahat etmiş. Bütün Kırımlıların yaşadığı zahmeti, eziyeti, işkenceyi, insanlık ayıbını, zulmü aynen yaşamış. Eksiği var fazlası yok. Çünkü çoğunu unutmuş. Eziyet bitince, keyfi kalıyormuş geriye. Düşünmek bile istemiyor. O vatanında mutlu. Şarkılarla, türkülerle mutlu. Genç kız iken söyleyemediği şarkıları şimdi doya doya doya söylüyor 75 yaşında. Ağlaması bile sevinçten. Her şarkının bir hatırası var onun hafızasında. Yerini, zamanını hatırlıyor. Ama sürgün yıllarını, o kahredici tren yolculuğunu hiç ama hiç hatırlamak istemiyor. Torununa bile anlatmıyor. Aktardığı şey vatanın, toprağın ne kadar önemli, insanın bir parçası olduğu. Kalbi gibi, beyni gibi bir şey mesela. Onsuz yaşanmıyor. Acısı dinmiyor. Vatanında ya, bütün dünya onun, gerisi ne gam, ne keder. ÇARŞIYA TATAR MÜHRÜ Kırım yolları yemyeşil. Tipik bir Karadeniz. Zümrütle kaplı her yan. Gelişme de göstermiş tarımda, hayvancılıkta. Tatarların nüfusu ülkede % 12 oranında. Komünistler de iktidara gelince kamu görevi pek verilmiyor. Memur yok denecek kadar az. Dolayısıyla çarşı pazar esnafı olmuş Tatarlar. İyi de olmuş bana göre. Akmescid pazarı öyle mesala. Samanyolu Televizyonu için arkadaşlar çekim yapıyor. Polis geldi. Kaseti istedi. Çekimin yasak olduğunu bildirdi. Tartışma başlayınca bir Azeri, butik mağazasının sahibi hanım müdahale etti. Hem de bayan. Polis Rus. Gittik karakola. Polis Müdürü'ne durumu anlattı. Serbest bıraktılar. Sonradan öğrendik ki hediye ihmal edilmiş beyefendi. Pazarda her şey var. Döviz bile bozdurabilirsiniz. En çok su satılıyor. Hem de içme suyu. Herkes gibi ben de aldım. Cola ve Mc Donalts duhul etmiş Kırım'a. 1950'li yılların Mahmutpaşa'sı gibi, Sirkeci veya Ankara'nın Samanpazarı gibi bir şey burası. Arabalar her marka. Bir ara bölge, çalıntı araba cennetiymiş. Halen de Avrupadan çalınan mercedes ve BMW gibi pahalı otomobiller buralarda müşteri buluyor. Çok sayıda lüks araç yollarda. Japon araçları da öyle. En çok ise Lada bittabi. GELİNCİKLER İÇİNDE ACI Rus ressamların eserleri de çarşıda pazarlanıyor. Hatta orada portrenizi bile yaptırabilirsiniz. 10 dolardan başlıyor. İnat ediyoruz bir Tatar Ressam'dan birkaç tablo alalım. Yollara düşüyoruz. Vızır vızır arabalar. Yollar zaman zaman otoban gibi geniş, büyük, sağlıklı; bazan da ilkel ve can-mal güvenliği kayboluyor. Bahçesaray'ın Sinap Şuru Köyü'ne gidiyoruz. Her taraf tablo gibi. Dağlar da öyle. Görkemli. Nefis. Gelincikler içinde, fukara bir köyevinde duruyoruz. Burası karı koca Ressam Zarima Trasinova ve Alim Hüseyinov'un evi. Kendi evleri ya mutlular. Apar topar resimlere bakıyoruz. Sonra fotoğraf çekiyoruz. Bir yaşlı kadın daha var içerde. Zarima Hanım annesi olduğunu söylüyor. Tanışıyoruz. Türkiye'den geldiğimizi öğrenince bir sinema şeridi gibi hatıraları tazeleniyor Sündüs Halil Hafız Kızı'nın: -29 yaşında gittim sürgüne. Ben Komünist Partisi'nin sekretaryasında çalışıyordum. Koca Subaydı. Bir gün ansızın geldiler. 10 dakika içinde bizi araçlara bindirdiler. Sonra trene. İstasyona gittik. -Aileniz yanınızda mı? -Hepsi değil tabi. 18 gün katarda zor şartlarda, insanlık ayıbının işlendiği bir yerde yol aldık. Özbekistan'a vardığımızda yarımız yolda ölmüştü zaten.
|
|
|
|
|
|
|