T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

D İ Z İ

Küreselleştirme iddiasının çöküşü: KOMÜNİZM

Dünya artık bir kasaba büyüklüğünde. Gelişen teknoloji sayesinde birkaç saat içinde dilediğiniz ülkeye uçakla gidebilir veya yine dilediğiniz ülkedeki birisi ile anında görüntülü telefon konuşması bile yapabilirsiniz. General Motors gibi uluslararası bir şirketin hisse senetlerini günün yirmidört saati Tokyo, Hong Kong ve Singapur, Londra, Frankfurt ve Zürih, New York ve Şikago, Toronto gibi borsaların birinden alıp diğerinde satabilirsiniz.

Yıl 1989, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, dışından hiçbir kuvvet uygulanmadan dağılıyor ve komünizm çöküyor. Büyük şehirlerin caddelerinde insan selleri, önlerine konulan asker" barikatları aşıyor, Berlin Duvarı'nı yıkıyor. Özgürlük isteyen sloganlar atılıyor, pankartlar taşınıyor. Birbirinden ilginç pankart yazıları arasından biri özellikle dikkatimizi çekiyor: "Bütün dünya işçilerinden özür diliyoruz."

Taşıyıcıları da işçi olan bu ve benzeri pankartlarla kendi ülkelerindeki rejimi yıkan bu kitleler, küresel ve sınıfsal ifadeler kullanıyorlar. Tıpkı 1917 yılında aynı heyecanla sokaklara dökülerek komünist idareyi kuran büyükbaba ve büyükanneleri gibi.

Şu farkla ki öncekiler, diğer sınıfları yok ederek herkesin işçilikte eşit olduğu bir rejimi; bunlarsa bireysel hürriyet veren bir düzeni hedefliyor. Öncekiler, dünyayı kendileri gibi yapmak istiyor; bunlarsa dışlarındaki dünya gibi olmak istiyorlar.

Katı merkeziyetçiliğin sonu

Komünist yönetim, toplumun maddî ve manevî bütün değerlerini katı bir merkeziyetçilik anlayışıyla ele alıyor ve yine merkezce yapılan planlama ve emirlerle şekillendirmeye çalışıyordu. Bu fertten ferde çok değişiklikler gösteren insan yapısına uymadığı gibi sistemin, değişen hayat şartlarına uyumunu da engelliyordu. Aralarında sol düşüncede olanlar da dahil birçok aydın, rejimin sonunu iyi görmüyordu.

Acaba komünist blok içerisinde de rejimlerinin yanlışını gören aydınlar yok muydu? Şüphesiz birçok aydın, hataları görüyor ve söylüyordu. Ne var ki sonları hapishane oluyordu. Bunlardan biri de Yugoslavya'nın sabık Başbakan Yardımcısı Milovan Djilas'tı. 1957 yılında şöyle söylüyor ve tabii ki cezaevini boyluyordu:

"Komünistler, cemiyetin tâbi bulunduğu bütün kanunları yalnız kendilerinin bildiği iddiasına dayanarak gayet basit ve hiçbir ilmi esasa istinat etmeyen bu sözde bilginin, kendilerine cemiyetin şeklini değiştirmek ve faaliyetini kontrol etmek hakkını bahşetmekte olduğu neticesini çıkarıyorlar. Sistemin en büyük hatası da burada başlıyor."

Yeni stratejilerin tesbiti

Komünizmin çöküp SSCB'nin dağılması, dünyada heyecanla karşılandı. Siyasiler ve entellektüeller yeni durumun yorumlanması ve yeni strateji tesbitlerine ihtiyaç duydular. "İki kutuplu dünya"dan "tek kutuplu dünya"ya geçilmişti(?). Daha da yaygın kabul gören bir ifade ile insanlık maddî, manevî her yönüyle medeniyet açısından "küreselleşme" haline varmıştı.

Aslında, dünyada insan türünün yaşamaya başlamasından beri olmakta olan bir şeydi küreselleşmek. Ne var ki özellikle iletişim araçlarındaki son dönem teknik buluşlar ve kullanım yaygınlığı, zaten yoğunluğu hayli artmış olan siyasî, ticarî ve kültürel konularda uluslararası ilişkileri bireyler seviyesine kadar indirgemişti. Şiddeti değişse de dünyadaki insanların çoğu, aynı dertleri ve aynı özlemleri yaşıyordu. Sadece halk yığınları değil, yöneticiler de küresel problemlere küresel çözümler arayışındaydılar. Hatta çökmeden önceki SSCB'nin yöneticileri bile bu arayışlarda idiler. Yöneticileri artık "açıklık" (Glastnos)tan, "yeniden yapılanma" (Perestroika)dan bahseder olmuşlardı. Mihail Gorbaçov şöyle diyordu: "Günümüz dünyası bütün çeşitliliği ve zıtlıkları içinde daha da sıklaşan karşılıklı ilişkiler ve birbirine bağımlılıklar yoluyla büyük bir bütünlük oluşturmaktadır. Dünya topluluğunun bütün üyeleri şimdiye kadar hiç tanımadığı sorunlarla - nükleer tehlikeden kitle iletişim araçlarının rolüne kadar uzanan bir sorunlar zinciriyle - birbirine bağlıdır."

Ya merkez, ya da taşra olacağız

Dünya topluluğunun bütün üyelerinin bir sorunlar zinciriyle birbirine bağlı olması halinde, Türkiye bu sorunlardan uzak olabilir mi? Şüphesiz ki hayır. Bütün aydınlar ve devlet adamları gibi Gürcan Dağdaş da ülkemizin meselelerini ele alırken, karşısında dünya problemlerini görüyordu:

"Türkiye'nin sorunlarının, dünyanın sorunları ve gelişmeleriyle iç içe geçtiği bir dönemde, ülkemiz dünyanın önemli merkez ülkeleri arasında yer almak ile dünyanın taşrası olmak arasında bir tercih durumuyla karşı karşıya bulunuyor."

Son zamanlarda globalleşmenin tesirinin fazla görülmesi elbette ki televizyon, faks, bilgisayar gibi aletlerle bilgi ve haber akışının dünya çapında ulaştığı baş döndürücü sürat yüzündendir. Uydular, fiber-optikkablolar, yüksek hızlı elektronik transferler hep iletişimin hizmetindeler.

"Kâğıt akışının yerini elektronik işlemler almıştır ki, bunlar da yirmi dört saat durmaksızın yapılmakta, bir sermaye piyasası kapanırken bir diğerinde işlemlere başlanmaktadır. Yen futures'leri veya General Motors hisse senetleri günün yirmi dört saatinde Tokyo, Hong Kong ve Singapur, Londra, Frankfurt ve Zürih, New York, Şikago ve Toronto gibi büyük borsaların birinden alınıp diğerinde satılmakta; böylece tek bir piyasa yaratılmaktadır. Günlük döviz akışları bir trilyon dolar düzeylerine çıkarak uluslararası mal ve hizmet alımları ve yurt dışındaki fabrikalara yatırım için harcanan miktarları fersah fersah aşmaktadır."

Kirliliğin sınırı yok

Peter F. Drucker ekolojide de uluslaraşırıya dikkat çekiyor: "Defalarca açıklık kazandığı gibi, tümüyle yerel çevre olayları bile, sonuçları açısından "yerel" değildirler. Kirliliğin sınır tanımadığını artık biliyoruz. Amerika'nın ortabatı bölgesindeki çelik fabrikalarından yayılan sülfür, Kanada ormanlarını kavuran asit yağmurlarına dönüşmektedir. İsviçre'deki ya da Fransa'nın Alsace bölgesindeki kimya sanayiî tesislerinden Ren nehrine boşaltılan toksik atıklar, Hollanda'nın içme sularını zehirlemektedir."

Küreselleşme, nimetleriyle, problemleriyle; nimetlerin paylaşımı, problemlerin çözüm beklentileriyle tam bir sosyal realitedir. Öyle bir realite ki karşıtları bile küreselleşmişlerdir.

Burada dikkat edilmesi gereken şudur: Küreselleşme karşıtları gösterilerinde IMF ve G-7'ler gibi organizasyonları protesto etmektedirler. Yani karşı olunan şey, bazı merkezlerin küreselleşmeyi kendi istedikleri yönde sevk ve idare etmeye teşebbüs etmeleridir. Protestocular çoğunlukla gelişmekte olan ülke vatandaşları ile işlerini kaybetme korkusu içindeki gelişmiş ülkelere mensup işçiler ve onların çocukları olan öğrencilerdir. Sömürülecekleri endişesi taşımaktadırlar. Gerçekte küreselleşmeye değil küreselleştirmeye karşıdırlar.

İnsanlar karar alma süreçlerine katılamadıkları merkezlerin niyetlerine güven duymamaktadırlar. Hele bu merkezler süper güçler olursa... Fakat küreselleşme insanlığın sosyal evriminin tabiî sonucudur. Taraftarı olmak ta karşı olmak da anlamsızdır.

'DEVLET YERİNE SİVİL TOPLUM MU?'

Gerek problemlerin gerekse beklenen çözümlerinin küresel hale gelmesi, bazılarında devletin lüzumsuzluğu şeklinde bir yargıya yol açmaya başladı.

Büyük şirketlerin dünyanın her köşesine nüfûz etmeye çalışmaları, zengin ülkelerin, dünya siyaseti ve ekonomisini kendi aralarında tayin etmeleri ve diğer ülkeler üzerinde yönlendirici oldukları şeklindeki izlenimler, devlet olgusuna soğuk bakmayı getiriyor. Ayrıca sosyalizmin başarısızlığı, kapitalizmin fakirleri umursamayışı da etkili oluyor. Bütün bunlar ve benzeri başka sebeplerle bir kısım insanlarda devlet yerine sivil toplum kuruluşlarını ikame etme fikri hakim oldu. Aslında sağlık, düşkünlere yardım gibi bazı hayır faaliyetlerinde sivil toplum kuruluşlarının çok faydalı olduğunu biliyoruz. Türkiye'deki deprem felaketlerinde AKUT'un başarılı hizmetlerini unutmak mümkün mü?

NPQ Dergisinin, Peter Drucker'la yaptığı mülakattan öğrendiğimize göre; Amerikalıların yüzde50'den fazlası haftada en az dört saat bir gönüllü kuruluşta, kilise ya da yerel toplumda çalışıyormuş. Drucker "Cumhuriyetçi dostlarımdan bazılarının devletsiz de yapabileceğimizi düşünmeleri, düpedüz ahmaklıktır" diyor. O'na göre, "iki değil, üç kesime ihtiyacımız var. Yalnız devlet ile iş âlemi değil, bir de şimdilerde 'sivil toplum' ya da aradaki üçüncü kesim denilen şeye..."

Merkeziyetçilik sadece komünizme mi özgü?

Katı merkeziyetçilik şüphesiz sadece komünizme ait bir özellik değildi, faşizm ve nazizm de alabildiğine katı merkeziyetçi idarelerdi. Şerif Mardin'in tesbiti: Yöresel özellikler, cemaatler, ayrı kültür özellikleri taşıyan gruplar devletin pek de hoşlanmadığı varlıklardı. Zamanla bunlar ortadan kalkacağı, yerlerine "saat gibi çalışan", tekdüze bir mekanizma geçecektir. Bu gelişme "medeniyet"in bir gereğiydi. "Medeniyet" daha çok uyum, mahallî örf ve adetlerin traş edilmesi farklılıkların ortadan kaldırılması olarak görülüyordu.

Tarık Zafer Tunaya'da da benzer yakınmalar vardı:

"Hiçbir çağda büyük devletler bile bugünkü kadar memura, askere ve polise sahip olmamışlar, makineli odaları bu kadar kuvvetli aletlerle donanmamıştır. Bunların eski tiranlardan farkı daha da müstebit olmalarında, hürriyetçi görünmelerindedir."

Ali Bulaç'ın tesbitleri de farksızdır: "Modern toplum, öyle bir amaca yönelmektedir ki, demokrasilere rağmen, neredeyse bireye ve topluma, sivil toplum yönünde isteklerde bulunup bulunmaması gerektiğini de kendisi öğretmeye kalkışmakta, bireyin "bilinç altı"na sızarak insanı yönlendirmektedir. Çağımızda olduğu kadar hiçbir çağda insanın elinden özgürlüğü bu boyutlarda alınmış değildir."




Devam Sayfaları
1 | 2 | 3

Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu
 
Hüseyin Dayı

Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon| Hayat| Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED