https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480&iu=/1347001/Yenisafak-Video-Preroll&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp] https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480|640x350&iu=/1347001/Yenisafak-VideoPOSTROLL&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp]
Hayat Avrupa güvenliğinin Türkiye sınavı

Avrupa güvenliğinin Türkiye sınavı

Haber Merkezi Yeni Şafak
Prof. Dr. Nurşin A. Güney • BİLGESAM Bşk. Yrd.

Türkiye Batı ilişkilerinin güvenlik üzerinden sınandığı pek çok zaman oldu. Her sınav deneyim kadar riskler de getirdi. Tüm bu sınavlara Türkiye hem bir NATO ülkesi, hem de AB aday ülkesi olarak zor bir kimlikle katıldı; çünkü Türkiye Batı ilişkilerini etkileyen sadece Türkiye'nin üstlendiği sorumluluklar, aldığı riskler, kanıtlaması gereken askeri, siyasi, diplomatik kabiliyetler değildi. Aynı zamanda AB-NATO arasındaki çetrefilli ilişki, Avrupa'nın ve NATO'nun beklentilerinin ayrıştığı ve birleştiği zamanlarda Türkiye'yi farklı şekillerde etkiledi. Tüm bu tarihi hatırlarken değişenlerin yanında değişmeyen unsurları da insan ister istemez fark ediyor. Jeopolitiği analım. Coğrafya siyasası, hatta bölge isimleri değişti ama coğrafyanın Türkiye'ye biçtiği rol değişmedi. Avrupa'nın güvenliğinin başladığı yerlerden biri hala Türkiye. Hatta Türkiye'nin güvenlik literatüründe anıldığı biçimle “gate-keeper”, riskleri tutan, fırsatları geçiren, fırsatları da riskleri de karşılayıcı kapasiteye sahip bir aktör haline geldiğini söyleyebiliriz. Sorun şurada; genelde Batı özelde Avrupalı aktörler fırsatların Ankara'yla paylaşılması konusunda son derece tutumlu davranırken, risklerin Türkiye tarafından karşılanması konusunda bir o kadar cömertler.

CAYDIRICILIK TÜRKİYE ÜZERİNDEN SINANIYOR

2011'i takip eden dönemde Avrupa güvenliğini etkileme gücüne sahip pek çok gelişme (Rusya'nın iddialı politikalarıyla Karadeniz ve Akdeniz'de statükoyu sorgulaması, savaştan kaçıp ölmek için Akdeniz ve Ege'den Avrupa kapılarına gelen mülteciler, Avrupa'nın kendi mutsuzlarının Ortadoğu, Afrika ve Kafkaslardan gelen radikalleşme dalgasıyla buluşması ve Paris, Brüksel, Nice saldırıları ve saire) Suriye'de düğümlendi. Suriye iç savaşında akıllı ve akılsız bombalar altında, birbiriyle çarpışan ve devletler arası mücadelenin piyonu ile süvarisi olmak arasında gidip gelen devlet dışı aktörlerin elinde ölenlerin sayısı artıkça Soğuk Savaş sonrası kendi norm ve değerlerini ontolojik güvenliğinin parçası haline getiren Avrupa'nın kafası iyice karıştı. Ne zaman Avrupalıların kafası sessiz kaldıkları kan gölü karşısında karışır, devreye NATO girer.

Oysa bu sefer Suriye iç savaşının yarattığı tüm sert güvenlik riskleri Türkiye'nin üzerinde birer birer tehdit haline geldikçe NATO kendini daha da geriye çekti. Iran ve Rejim'in kara gücü, Rusya'nın hava gücü olarak müdahil olup S-300 ve S-400'lerle takviye ettiği Suriye'de ve Hazar'dan Suriye'ye atılan füzelerin Türkiye'ye hatırlattığı şey; Ankara'nın uzun bir süredir müttefiklerinden beklediği desteğin ne kadar önemli bir noktada talep edildiğini gösterdi. Türkiye büyük güçlerin müdahil olabileceği, müdahil olup alanı istikrarsızlaştırabileceği bölgelerle çevriliydi. Üstelik bu bölgelerde istikrarsızlaştırma silahlanmayı da beraberinde getiriyordu. Rusya'nın Gerasimov ile başlattığı orduyu modernleştirme çabası hepimizin malumu. Rus Kara ve Deniz Kuvvetlerinin modernizasyonunun hikayesi nasıl bitecek bilmiyoruz, ama kazandığı merhalelerle güven tazeleyen ve gidebileceği sınırları test eden Rusya'nın stratejik fırsatları müdahale üzerinden kazanca dönüştürmekte kararlı olduğunu biliyoruz. Başka bir bilinen İran'ın balistik füzelerinin varlığı ve bu füzelerin menzilinin sürekli geliştirildiği. Bu iki unsur yetmezmiş gibi Irak-Suriye hattında savaşan devlet dışı aktörlerin ve terör gruplarının dost ve rakipler eliyle konvansiyonel silahlarla donatıldığı bir dünyadayız.

Büyük güçlerin arasındaki anlaşma ve anlaşamama hali bölgesel güçlere zemin açtıkça özellikle karada savaşan güçler şiddet üzerinden ben de varım diyorlar. Özetle büyük güç istikrarsızlaştırması, bölgesel silahlanma, silahlı terör gruplarının varlığı ve iç savaşın yeni savaşlara (new wars) göz kırptığı aşırı şiddet kullanımı Türkiye'nin sınırında tehlikeli bir karışıma dönüşüyor. Ve bu karışım her gün başka şekillerde fotoğraflanırken (manpad kullanan PYD/DAEŞ militanlarından Rusya'nın Doğu Akdeniz'e yolladığı donanma gücüne kadar gazetelere yansıyan fotoğrafları bir hatırlayalım) Türkiye sınır güvenliğini füze savunma sistemi olmadan yapmak durumunda kalıyor.

HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATTI

Ankara'da karar alıcılar uzun bir süredir karadan havaya uzun menzilli füze teknoloji eksikliğimizi gidermeye çalışıyorlar. Bu bağlamda müttefiklerimiz ve dostlarımızın kapısı Ankara tarafından defalarca çalındı. Washington ve Brüksel'in teknoloji paylaşımı konusunda ne kadar cimri olduklarını yeniden hatırlamaya gerek var mı, bilemiyorum. Hatta bu cimrilik, Türkiye'nin eksikliğini başka mecralar üzerinden hızlandıracağı pazarlıklarla kapamasının önüne de set çekti. Çok tartışılan Çin füzeleri girişiminin sonunu biliyoruz. Batılı güvenlik aktörlerinin önemli bir savunma teknolojisi konusunda gösterdiği direnç, Türkiye-NATO ilişkilerinin mihenk noktası caydırıcılığın teminat (assurance) ayağına elbette zarar verebilecek nitelikteydi. Çünkü bu ayak diremeleri takip eden dönemde terör örgütlerinin elindeki Katyuşa füzelerinden, Rejimin tacizlerine Türkiye sınır güvenliği çok failli saldırılarla delinecek, güney sınırımızda can kayıpları yaşanacaktı. Bu saldırılarla sınanan aslında Türkiye'nin kendini koruma kapasitesi olduğu kadar, NATO caydırıcılığının tehlike altında kalan bir müttefik ülkenin ihtiyaçlarına cevap verip veremeyeceğiydi. Bu noktada teknoloji paylaşımı konusunda son derece çekingen davranan müttefiklerin hayata geçirebileceği farklı mekanizmalar Türkiye'ye verilebilecek teminatı güçlendirebilirdi ama, olmadı. İlk mekanizma, Türkiye sınırını koruyabilecek Patriot sistemlerinin Rejimden kaynaklanan tehdidin bitmesi gerekçesiyle çekilmesiyle tüketilmiş oldu. Patriot'lar çekilirken Ankara'ya verilen mesaj, Türkiye'nin kendi hava sahasını koruyabilecek kuvvette olduğu mesajı, bir süre sonra Türkiye ve Rusya'yı Rus hava kuvvetlerinin yaptığı ihlal üzerinden karşı karşıya getirecekti. İkinci mekanizma, terör ve mülteci krizi sorunlarını birlikte yatıştıracak bir güvenli bölgenin Suriye'de oluşturulmasıydı.

Geçtiğimiz 5 yılda çok çeşitli defalar farklı Batı başkentlerinde Türkiye'ye bu yönde sözler verildiğini, verilen sözlerin de toplantıların hemen arkasından unutulduğunu hem duydum hem de gördüm. Sonuçta ikinci mekanizma üzerinden Türkiye'ye sunulabilecek güvenlik teminatı, ciddiyet kazanmadan Rusya'nın Suriye müdahalesine göz yumulmasıyla sona erdi. Tüm bu resim Türkiye'nin NATO ve NATO müttefiklerinden bulamadığı desteğin resmiydi. Sonuç, Türkiye'nin NATO ülkesi olarak hareket etme kararlılığını değiştirmedi ama Ankara kendi güvenliğini sağlayabilme kararlılığını da yeni güvenlik stratejisini duyurarak gösterdi. Savunma için taarruz maliyetsiz ve risksiz bir strateji elbette değil. Maliyet ve riskleri azaltmak için bu stratejinin gerekliklerine uygun askeri kabiliyetlerin elde edilmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor. İşte bu noktada da Ankara ulusal savunma sanayini geliştirerek silahlı İHA'larda yaptığı gibi milli sistemlere yönelme kararını aldı.

Türkiye-NATO dolayısıyla Türkiye-Washington arasındaki ilişkilerde ibre soğuğu gösterirken soru, kopuşun yaşanıp yaşanmayacağı üzerine soruluyor. Ünlü eksen kayması ifadesi yine, yeniden dillendirildi. Ancak unutulmamalı; Türkiye'nin sınırlarının güvenliği Trans-Atlantik alanın dolayısıyla Avrupa'nın sınırlarının da güvenliği. Bu nedenle eksen kayması ya da kopuştan ziyade müttefiklerin inayetine dayalı güvenlik politikalarının risk ve maliyetini milli sistem ve milli stratejiler üzerinden çok taraflı diplomasi ile azaltma kararı var.

GÜVEN KRİZİNE DÖNÜŞÜYOR

Bu karar verilmek, bu konuda kararlılık gösterilmek zorundaydı çünkü NATO'nun ötesinde Avrupa güvenliğinin temel aktörlerinin kafası çok karışık. Avrupa'nın Soğuk Savaş sonrasında geliştirmeye çalıştığı Ortak Savunma ve Güvenlik Politikalarının karşılaştığı sorunları bilenler için bu kafa karışıklığı şaşırtıcı değil. Üstelik hala Berlin Plus vari yani Avrupa'nın güvenliği için AB'nin sahip olmadığı kapasitelerde NATO'dan faydalanabileceği bir çerçevede taraflar arasında mutabakat var görünüyor. Avrupa ordusuna hiçbir zaman gerçek anlamda yaklaşılamadığından bu mutabakat bile yeterince önemli. Fakat dünden bugüne Avrupa yeni sorunlarla karşı karşıya. Brexit'le başlayan, İtalyan referandumu, AP'nin Türkiye kararı, Trump'ın açıklamaları vb. konularda yaşanan ayrışma ile devam eden Birlik içi kriz Avrupa'yı sarsıyor. Brüksel, Paris ya da Berlin, çevresindeki krizlere cevap verebilecek, hatta bu krizleri doğru okuyabilecek bir ortak güvenlik ve savunma anlayışı konusunda liderliği üstlenebilecek uygun atmosfer bulamıyorlar. Avrupalı ülkeler kendi güvenlik politikalarını sıkılaştırır, kapılarını farklılıklara mühürlerken Türkiye'de terör saldırıları sonucunda yaşanan sivil insan kayıpları noktasında dahi ortak bir duruş, bir üzüntü, bir endişe sergileyemiyorlar. Avrupa'nın parçalı yapısı, farklı siyasi ve tarihi deneyimler Avrupa ve Batı kavramını her tutarsızlaştırdığında bir “öteki” yaratarak kimlik krizini çözmeye çalışmak ne kadar makul bir yol buna Avrupalılar karar verecek. Ancak mülteci krizleri konusunda soğukkanlı bir duyarsızlığa gömülüp, bu konuda Türkiye ile işbirliği imkanını işlevsel olarak gerçekleştirecek bir adım atmayı bile başaramayan AB'nin gelecekte Avrupa ve Batı'yı hangi güvenlik normu üzerinden tanımlayacağını, tutarlı hale getirmeye çalışacağını kaygıyla izliyoruz. Geri Kabul Anlaşması'nın, Türkiye'nin üstlendiği ağır yük dışında mültecilerin koşullarının iyileştirilmesi olasılığı hiç düşünülmeden “havuç ve sopa” stratejisinin bir parçası haline dönüştürülmesi, tüm üyelik müzakereleri boyunca faydası kendinden menkul bu stratejiden artık sıkılmış Türkiye'de “Avrupalılara güvenilmez” haleti ruhiyesi yarattı.

Türkiye sınır güvenliğini sağlarken sınırının ötesinden Batı'ya yönelen sert ve yumuşak tehlike ve risklere karşı Avrupa-Atlantik güvenliğine de, Avrupa güvenliğine de katkıda bulunuyor, lakin bu katkıyı gerçekleştirirken Türkiye Batı'ya ve müttefiklerine güvenemiyor. Bu nedenle Ankara'da, alternatif arayışı yok ama ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda ulusal stratejiler izlenecek ve milli kabiliyetler edinilecek kararlılığı var.