HayatOrta Avrupada yükselen radikal sağ

Orta Avrupa’da yükselen radikal sağ

Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovenya’daki son dönem seçimler değerlendirildiğinde; radikal sağ partilerin giderek artan bir oranda bu ülkelerin siyaset sahnesinde yer aldığı sonucuna varılmaktadır. Şüphesiz, Avrupa genelinde beliren yerleşik politik düzene karşı geliştirilen eğilimin yansımaları burada mevcuttur. Söz konusu ülkelerde önceki yönetimlerden beklentilerin karşılanmamış olmasının radikal sağa kayma noktasında önemli bir etken olduğu söylenebilir.

Haber MerkeziYeni Şafak

SİBEL KARABEL - BİLGESAM UZMANI

Avrupa genelinde son birkaç yıldır gerek yerel seçimlerde gerekse parlamento seçimlerinde gözlemlenen radikal sağ söylemin sivrilmesi, daha küçük ölçekte Orta Avrupa’da da görülmekte. Geniş bir perspektiften değerlendirildiğinde Batı Avrupa’yı etkileyen İslamofobi, mülteci sorunu, ekonomik sıkıntılar ve işsizlik gibi faktörlerin Orta Avrupa ülkeleri için de katalizör olduğu bir gerçek. Ancak politika yapım aşamalarında Doğu ve Orta Avrupa siyasi atmosferi; Batı’ya nazaran kimlik üzerinden siyasetin daha baskın olduğu bir ortamda eklemlenmiştir. Aynı şekilde, Batı’da yeni yeni ivme kazanan radikal sağ, Doğu ve Orta Avrupa’da daha önceden yer bulmuştur. Örneğin, Almanya’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra parlamentoya ilk radikal sağ parti (AfD) 2017 yılında girebilmişken, Doğu Avrupa’da sağın geçmişi daha eskidir.

REKLAM

SİYASET SAHNESİNDE ÖNE ÇIKIYORLAR

Bu bağlamda Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovenya’daki son dönem seçimler değerlendirildiğinde; radikal sağ partilerin giderek artan bir oranda bu ülkelerin siyaset sahnesinde yer aldığı sonucuna varılmaktadır. Şüphesiz, Avrupa genelinde beliren yerleşik politik düzene karşı geliştirilen eğilimin yansımaları burada mevcuttur. Söz konusu ülkelerde önceki yönetimlerden beklentilerin karşılanmamış olmasının radikal sağa kayma noktasında önemli bir etken olduğu söylenebilir.

Seçim sonuçlarıyla ve adı geçen ülkelerde radikal sağın artmasıyla ilişkilendirilebilecek bir diğer unsur da; bu dört ülkenin ‘Vişegrad Dörtlüsü’ adı altındaki platformda buluşmuş olmasıdır. Aslen Vişegrad Dörtlüsü’nün 1993’teki kuruluş amacına dikkat edildiğinde; Avrupa Birliği (AB) ile entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla geliştirildiği görülmektedir. İronik bir şekilde oluşum, ilerleyen dönemde gerek mülteci meselesindeki kotalar gerekse ekonomik sebeplerden giderek AB karşıtı bir tutum geliştirmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki; AB bütününde her ne kadar ‘yaşamsal kriz’ olarak nitelendirilebilecek Brexit referandumu ve Katalonya bağımsızlık referandumu gibi Birlik’in bütünlüğünü sorgulatacak gelişmeler kaydedilse de; Vişegrad Dörtlüsü ülkelerinin nihai amacının AB’den ayrılmak olduğunu iddia etmek yerinde olmayacaktır. Vişegrad Dörtlüsü ülkeleri AB içinde farklı bir tutuma maruz kaldıklarını öne sürmekte ve iç siyasette ulusal kimliklerini AB kimliğine kıyasla önceleyerek politika geliştirmektedirler.

REKLAM

NATO GENİŞLEMESİNE PARALEL ÜYELİK

Vişegrad Dörtlüsü’nün kurulduğu yıl, 1993 Kopenhag Zirvesi’nde alınan bir kararla Birliğe üye olmak için belirlenen bazı kriterler kabul edilmiştir. Buna göre aday ülkeler siyasi, ekonomik ve topluluk mevzuatına uygunluk gibi kriterlerin içerdiği gereklilikleri karşılamakla mükelleftir. Böylelikle ileriki AB genişlemelerinde kıstas olarak; insan hakları ve azınlık haklarını güvence altına alan kurumlara sahip demokratik ülkeler, işleyen ve piyasa ekonomisine sahip rekabete dirençli ekonomisi olan ve topluluk mevzuatının gerekliliklerini yerine getirebilecek ülkeler üye olabilecektir. Hatta daha sonra Türkiye’nin adaylık süreciyle ilgili tartışmalar yaşandığı dönemlerde ‘hazmetme kapasitesi’ adında bir kriter eklenmiştir.

O dönemde Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin sosyo-ekonomik altyapısı göz önünde bulundurulduğunda AB’ye üye olmaları mümkün gözükmemekteydi. Dolayısıyla Kopenhag Kriterleri’nin, NATO genişlemesine paralel bir zaman diliminde, eski sosyalist devletler için geliştirildiği söylenebilir.

REKLAM

HAYAL KIRIKLIĞI YAŞIYORLAR

Tam da bu noktada; Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin siyasal zemininde radikal sağın tetiklenmesi olanak bulmaktadır. Örneğin, üye olduğu 2004 yılında Macaristan’ın gerek ekonomik gerekse AB kimliği bakımından AB ile özdeşleşmiş olduğunu söylemek güçtür. AB’den özellikle refah bakımından beklentilerin gerçekleşmemesi bu ülkeleri kimlik siyaseti üzerinden marjinalleşmeye itmektedir. Yine Macaristan örneği üzerinden gidilirse ‘Jobbik’ partisi 2003’te kurulduğunda %2 oranında bir oy oranına sahipti. Ancak yıllar içinde oy potansiyeli artış göstererek %17’leri bulmuştur. Jobbik’in en belirgin mottosundan biri ‘Gerçek Macar halkı’dır. Hatta 2012 yılında bu kriterlere uyduğu düşünülen kişilerin listesi bile hazırlanmıştır.

REKLAM

Benzer şekilde Victor Orban’ın anayasal reformları AB’nin temel kriterleriyle örtüşmediği için Brüksel ile Budapeşte’yi defalarca karşı karşıya getirmiştir. Polonya’da da durumun farklı olmadığı aşikar. Hukuk ve Adalet partisinin AB değerlerine ters düşen illiberal ve anti-demokratik söylem ve eylemleri aslında ülkenin AB normlarını içselleştir(eme)me göstergesi olarak okunabilir.

Tüm bu anlatılanlardan yola çıkarak; AB’nin yaşadığı krizi aslında yine AB’nin içinde aramak gerektiği söylenebilir. Sorgulanması gerekense; AB’nin norm ve değerlerinin kurumsallaşması için geliştirilen ‘hazım kapasitesi’ kriterinin, aday ülkeler arasında ayırım gözeterek değerlendirildiği durumda marjinalleşmenin yolunu açtığı olgusudur. Orta ve Doğu Avrupa’da görülen radikal sağın ivme kazanması bu olgu çerçevesinde irdelendiğinde Birlik’in olmazsa olmazı Kopenhag Kriteleri’nin bu ülkeler tarafından yeterinde özümsenmediği açığa çıkmaktadır.

REKLAM