T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
R Ö P O R T A J 21 MART 2006 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Yurt Haberler
  Bugünkü Yeni Şafak
 
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  İnsan Kaynakları
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Hal bu ki
Fadime ÖZKAN

Burada yaptığım bir meydan okuma


FOTO: FERHAT ULUDAĞLAR

Ahmet Ertürk, son yılların en ünlü ve en etkin bürokratlarından biri. Adı TMSF ile neredeyse özdeşleşmiş durumda. TMSF'nin başına geçtiği 29 Ocak 2004'ten bu yana el konulan yirmiye yakın bankanın tasfiyesi, hortumcuların milletin gözü önünde kişisel hesaplarına geçirerek buharlaştırdığı milyarlarca doların tahsili ile uğraşıyor. Siyasi, bürokratik engellemelere, TMSF binasının üç kez kurşunlanmasıyla sonuçlanan tehditlere rağmen iç edilen paraları bulup devletin-milletin kasasına iade etmek için çabalıyor. Yani, siyasi hamaset içini boşaltmış olsa da, kelimenin tam anlamıyla "tüyü bitmemiş yetimin hakkı"nı arıyor.

TMSF'nin açıkladığı rakamlarına göre 40-45 milyar doları, bazı hesaplamalara göre 75 milyar doları bulan "kayıp para"dan devlet kasasına dönen miktar, 2005 sonu itibariyle, 6 milyar dolar civarında. Ertürk, 8 milyar doların tahsil edilebileceğini söylüyor. Bu oran "devede kulak" gibi görünse de Ahmet Ertürk, geri dönen paranın dünya ortalamasının çok üzerinde olduğunu vurguluyor.

TMSF Başkanlığı'na gelmeden önce Sermaye Piyasası Kurulu üyeliği, Albaraka Türk genel müdür yardımcılığı, Türk Denizcilik İşletmeleri genel müdür yardımcılığı, TÜSİAD genel sekreter yardımcılığı ve Maliye Bakanlığı müfettişliği yapan Ertürk 1953 Malatya doğumlu. Ankara SBF mezunu. Ekonomi ve finans konularındaki çalışmalarının yanı sıra Muhammed Esed'in "Kur'an Mesajı" adlı meal-tefsirini, şair Cahit Koytak ile birlikte Türkçe'ye tercüme çevirmiş bir isim. Bu ona farklı bir özellik katıyor. Ahmet Ertürk ile eskiden Toprakbank'a ait olan, şimdi TMSF binası olarak kullanılan Gayrettepe'deki binada, bir zamanlar Halis Toprak'a ait olan odada iki saat görüştük.

* * *

29 Ocak 2004'ten bu yana bu görevdesiniz. El konulan bankaların tasfiyesi, satılması, kaybolan paraların bulunması ile uğraşıyorsunuz. Görev size teklif edildiğinde korkmadınız mı altına gireceğiniz yükün ağırlığından? Neyle karşılaşacağınızı biliyor muydunuz, neyle karşılaştınız?

Bankacılık geçmişim olduğu için neyle karşılaşacağımı biliyordum. İşin politik bağlantıları olduğunu, çok daha komplike ve devasa boyutlara eriştiğini, kamuoyunun gözlerinin üzerimde olacağının bilincindeydim. Başta korkuttu biraz ama görevi kabul etmemi engelleyecek ölçüde bir korku değildi bu. Hem görevin zorluğunu, hem de bunun benim için bir challenge olduğunu bilerek geldim bu göreve.

Bu meydan okuma kime karşı? Kendinize mi, devletin parasını rahatça cebine indirebileceğini, hesap falan da vermeyeceğini sananlara mı, işbirlikçileri mi, kime karşı?

Kendime, kendi kapasiteme, iddiama karşı ama aynı zamanda Türkiye'de olup bitenlere karşı. Hepsi gözümüzün önünde olup bitmişti çünkü.

Evet, vaktiyle bize karşı bir meydan okumaydı olup bitenler.

İşte o meydan okumaya karşı bir meydan okuma benimkisi. Türkiye'de yapılan yanlışların düzeltilmesinde ve bir daha yaşanmamasında herkeste bir meydan okuma tavrının olması lazım. Bu bir yurttaşlık bilinci çünkü.

İşin içine girince olayın daha feci olduğunu gördüm

Peki işin içine girdiğinizde dışarıdan gördüğünüz şeyle mi karşılaştınız?

Dışarıdan buradaki resmin bütün boyutlarıyla kavraması mümkün değil inanın. Bir film senaryosu, ya da büyük bir roman kurgusuyla anlatılabilir, kavranabilir ancak. O yüzden çok sinematografik. İsmet Özel'in "devlet sırrıyla birlikte insanın / sinematografik bir hayatı olabilir" dizesi gibi. İşin özü gereği çok komplike. Finansal yolsuzluklar düz sıradan yolsuzluklar değildir. Sadece finansal yolsuzluk olarak da kalmadığı için daha gerilimli. İşin çok daha komplike, daha kötü, hatta feci, dehşetengiz olduğunu başladıktan sonra gördük.

Mide bulantısı gibi bir şey hissettiniz mi?

Zaman zaman olmadı değil. Ve, nasıl olur da bir toplum bu duruma düşebilir, diye kendi adıma, ülkem adına bir yazıklanma, bir acı hissettim.

Cephede bir nefer ya da Robin Hood gibi görüyor musunuz kendinizi?

Topluma, insana hizmet edildiği için bu bir lütuf, "kutsal" bir görev. Bütün kamu görevlerinin böyle olması lazım aslında ama Türkiye'de böyle algılanmıyor ne yazık ki, hiçbir zaman da böyle olmadı. Bu anlamda kendi açımdan da, bana bakanlar açısından da biraz istisnai bir ruh hali.

Bu görevi öte dünyaya bir yatırım olarak da görüyor musunuz?

İnsanın içinde bu dünyada yapıp ettiklerinin iyi ve kötü anlamda öte dünyada bir karşılığının olduğuna dair bir inanç varsa bu bir sorumluluk bilincidir. Beni yönlendiren temel bilinç de bu.

İsmimin simgeleşmesinden memnun değilim diyemem

İsminiz etrafında simgesel bir anlam, bir güvenirlilik ve adalet halesi oluştu. Bu durumu normal mi karşılıyorsunuz, abartılı mı?

Evet geçmişin yolsuzluk, hırsızlık mirasıyla mücadelenin simgesi haline geldi ama bu anormal bir durum. Normal karşılanması gerekiyordu oysa.

Adınızın bu şekilde simgeleşmesinden hoşnut musunuz?

Memnun olmadığımı söyleyemem açıkçası. Bu simgenin bir örneklik teşkil etmesi, anlam barındırması açısından memnunum.

Bu simgeselleşmenin geri dönüşü nasıl oldu? Yolda, restoranda, markette karşılaştığınız insanlar ne söylüyorlar size?

Geri dönüşü muhteşem oldu gerçekten. Tatmin edici, mutluluk verici bir geri dönüş bu. İnsanlar kendilerini şükran borcu içinde hissedip teşekkür ediyorlar. Görevim normal, sıradan bir görev olduğu için bu üzüyor beni ama bir tarafta da sevindiriyor. İnsanların bu tür çalışmalara, örneklere ihtiyacı var demek ki. Bunu yapana da sahip çıkıyorlar.

Batık banka sahiplerinin bir kısmı eski medya patronu olmasına rağmen medyadan da ciddi destek gördünüz.

Bizim buradaki çalışmalarımızın etkinliği medyanın bakışına çok şey borçlu. Medyanın projektörleri hep üstümüzde. Başlangıçta bu kadar önemli sorunlar karşısında ne yapacağız diye bir merak vardı. İki senenin sonunda ise bir güven oluştu. Menfaati zedelenenlerin ya da beklentileri gerçekleşmeyenlerin ürettiği yanlış enformasyonun dolaşmaması hassasiyetimizi medya paylaştı bizimle. Medyanın kollaması değil bu, sağlıklı bir süreç. Açık ve şeffaf davranıyoruz çünkü. Bu çalışma üslubu da güvenirlik sağlamamıza katkıda bulundu.

Amacım imajımı parlatmak değil

TMSF'nin adının, icraatının çok gündemde olmasını, adınızın 'bir halk kahramanı' gibi anılmasını, medyayla yakınlığınızı TMSF'nin kesesinden tuttuğunuz halkla ilişkiler şirketi aracılığıyla 'isminizi pazarlamanıza' bağlayanlar da oldu. Bunu bir haksızlık olarak mı gördünüz, yoksa doğruluk payı var mı acaba diye, kendinizi yokladınız mı hiç?

Buraya başlarken bir halkla ilişkiler şirketiyle çalışma başlattığımız doğru. Ama bunun bir imaj parlatma amacı yoktu. Yapacağımız işlerin kamuoyu desteğine ihtiyacı vardı. Bürokrasi, hukuk sistemi, yurt dışı yani çok sayıda tarafı var işimizin. Bu çok sayıdaki tarafın amacımızı doğru anlaması gerekiyordu. Sağlıklı bir iletişim sağlamak için böyle bir çalışmaya girdik. Bunun da faydası oldu. Kişisel olarak biraz fazla görünürlülüğü sınırlamaya çalışmamıza rağmen oldu bu.

Bundan rahatsız mısınız?

Sanki bu tanınırlılığı bir başka şeye dönüştürmek için kişisel amaç peşindeymişim gibi yanlış algılanmak beni rahatsız etti açıkçası. Ama tutumum böyle olmadığını da gösterdi. Bu önemli bir görev. Kamuda bundan daha değerli görevler vardır elbette ama amaç buysa bile, bizatihi bu amaçlar için koşan birisi için de yeterince tatmin edici bir görev.

Yüzümün unutulmasından mutlu olacağım

Bu görev, hayatınızda neyi değiştirdi?

Toplumun önünde görünmeyi seven biri değilim. Normal, sıradan bir yaşantım vardı önceden. Bu bozuldu. Sokakta yürümeyi, kitapçıları dolaşmayı, kültürel etkinliklere katılmayı, toplumun içinde bulunmayı severim, bunu kaybettim. Çok görünmek bana fayda değil zarar getirdi yani. Yüzümün unutulmasından mutlu olacağımı söyleyebilirim o nedenle.

Sizi herkes çok mütevazı biri, diye tanımlıyor. Röportajın başından bu yana da kendinize değil, ekibinize, görevinize, ortak bilince atıfta bulundunuz. Tevazunun bu kadarında kibir de yok mudur?

(Gülerek) Evet, mütevazi görünüp buradan bir şey elde etmek amaçlanabilir belki ama elde edememek de bir risktir. Benim böyle bir niyetim yok. Hayat görüşüm bu benim, hep böyleydim. Bu tasarlanmış kurgulanmış bir şey değil. Ama bunu bir uyarı olarak aklımda tutacağım.

Göreve başladığımdan beri uyuyamıyorum

Estağfurullah. Hem bu dünyaya, hem öte dünyaya yönelik sorumluluk bilinci, hem de baş etmek zorunda olduğunuz devasa sorunlar, dosyalar uykularınızı etkiledi mi? Rahat uyuyabiliyor musunuz?

Can damarımdan yakaladınız beni. Görev sürem boyunca en fazla muzdarip olduğum şey uykusuzluk. Fiziki anlamdan çok zihinsel anlamda yoruluyorum ama bana yaradı bu. Geceleri kalkıp kitap okuyorum. Eskiden üst üste yaşadığım uykusuzluk gündüz performansımı etkilerdi. Burada olmuyor nedense. Belki bu da bir lütuftur.

Finansal yolsuzluklarda para uçar gider

Açıkladığınız rakamlara göre bu ülkenin 40-45 milyar doları, bazı hesaplamalara göre 75 milyar doları batırıldı. İki yılın sonunda 6 milyar dolar civarında tahsilat yaptığınızı, 8 milyar dolarlık da tahsilat beklediğinizi açıkladınız. Geri dönen para çalınanın yanında devede kulak gibi. Yetersizlik duygusuna kapılmıyor musunuz?

Finansal yolsuzluklar uçucudur. Kolay kaybolur izini süremezsiniz. Hırsız belli, mağdur belli, çalınan mal belli ama ortada yok. Biz başladığımızda olay olmuş bitmiş, çalınanlar ortadan kaybolmuştu. Bugün devraldığımız noktaya göre olağan üstü bir geri dönüş söz konusu. Dünya ülkelerinde geri dönüş ortalaması yüzde ondur. Türkiye'dekinin farkı üzerinden zaman geçmiş olması. Buna rağmen bugün vardığımız noktada 18 milyar dolarlık beklentimiz var.

Bu süreçte kimlerden destek aldınız?

İki sene önce TMSF, BBDK'nın çatısı altındaydı. İşin vehameti ortaya çıkınca kurum daha etkin çalışabilsin diye bağımsızlaştırıldı. Bu bize ek bir sorumluluk getirdi. Bir çatısı, omurgası olmasına rağmen kuruluşu da sıfırdan organize etmek durumunda kaldık. Bir taraftan Uzanlar başta olmak üzere bizi bekleyen çok acil sorunlar vardı, bir yandan da buradaki mekanizmayı ve insan malzemesini yeniden organize etmek zorunluluğumuz. İki cephede birden mücadele ettik. Uykusuzluk problemim de o dönemlerde başladı. Bu iş insanla yürüyor. İnsan malzemesinin ne kadar kritik, defolara açık olduğu biliniyor Türkiye'de. Üstelik arkadaşlarımızın çoğu bankalardan gelmiş insanlar. Önce elimizdeki insan malzemesinin doğru kullanılmaya ne kadar yatkın ve hazır olduğuna baktık. Bir kısmıyla yollarımızı ayırdık. Geri kalanların iyi yönetilirlerse iş çıkartabileceğine inandık. Bugün buraya gelmemizde arkadaşlarımızın önemli bir payı var gerçekten.

Peki ya siyasi iradenin?

Siyasi irade çok önemli. Siyasi irade işin yasal alt yapısını elimize teslim etti bir kere. Bu olmasaydı bunların hiç biri olmazdı. Geçmişe dönüp baktığımızda siyasi iradenin bazen her şeyi çözmeye gücünün yetmediği, başka iradelerle desteklenmesi gerektiği görülür. Kamuoyunun desteği gibi.

Bizi zorlayan bürokrasideki geleneksel iş yapma biçimi

Sizi bu sonuca ulaşmanızda en fazla zorlayan ne oldu?

Bürokrasideki geleneksel iş yapma biçimi. Bugün bile etkiliyor. Kamu bürokrasisi bu geleneğin dışına çıkma eğilimi gösteren her girişimi cezalandırmaya şartlanmış durumda. Biz böyle bir ceza tehdidi altındayız. Sıcak bir örnek vereyim. Hazırlığımızın, işlerimizin çerçevesini belirleyen, teşkilat yönetmeliğini dört aydır Ankara'dan çıkarmayı başaramadık. Bunu konuşmak bile riskli. Çünkü bu sorun, cezalandırma niyeti taşıyanların niyetlerini kamçılayacak bir sorun. Bu konuya ne zaman girsem bunun ceza olarak geri döneceğini bilerek ihtiyatla hareket ediyorum ama bu soru karşısında buna da değinmem gerekiyordu. En büyük tehdit bu bizim için.

Bunun dışında fiziksel anlamda tehditler de aldınız, TMSF binası birkaç kez kurşunlandı. Yıldırmadı mı bu sizi, nasıl etkilendiniz?

Ben bunu ikinci sıraya koydum dikkat ettiyseniz. Bu yabana atılmayacak bir tehlike tabi. Örneklerini de yaşadık. Bu yolla sonuç alacağına inanmış ve de almış kişilerle karşı karşıyayız. Hala buna inanıyor olabilirler ama bunu onlara anlattık. Bu koltukta kim oturursa otursun bu görev bu şekilde yapılmak zorunda. Bizim fiziki olarak yok olmamız sizin durumunuzu değiştirmez dedik.

Anladılar mı peki?

Anlamış görünüyorlar. Ama sonuçta üç defa kurşunlama oldu. İkisi ciddiydi. Zaman zaman gelen tehdit telefonları, mektupları oluyor ama bunlar olağan şeyler. Önemsemiyorum açıkçası.

Nasıl korunuyorsunuz?

Tedbirimizi alıyoruz ama bunu üzerinde çok fazla konuşulacak bir şey olarak görmüyorum.

Size karşı değil de, Allah korusun ailenize karşı bir şey olabilir, bu tedirgin etmiyor mu sizi?

Başlangıçta ediyordu tabii ama artık alışıldı herhalde. Hem toplum bize sahip çıkmaya başladı hem de muhataplarımız bize yönelecek bir tehlikenin kendilerine fayda getirmeyeceğini bilecek kadar akıllı adamlar.

"Ahlaksız teklif"le karşılaşmadım

Göz yummanız, işlemleri geciktirmeniz, hafifletmeniz için "rüşvet" benzeri "ahlaksız teklif"lerle karşılaştınız mı?

Bu tür işlerde karşıdaki insanın böyle tekliflere açık olup olmadığını anlamak için önce test ederler. Çünkü böyle bir teklif belli bir risk taşır. Başlangıçta bir bilinmezlik vardı belki ama tutumumuz görüldükten sonra bunun ne kadar büyük bir risk olduğu anlamışmış olmalı ki...

"Ahlaksız teklif" hiç mi gelmedi?

Bütün çabamız bu tür ahlaksız tekliflerin işlemeyeceği bir yapı oluşturmaktı. Bu sadece insanların tutumunu değiştirmekle olacak bir şey değil. Mekanizmaları değiştirmekle, iş yapma usullerini, kurumsal yapıyı değiştirmekle de ilgili. Bunu değiştirdiğimiz için bu tür tekliflerin işlemeyeceği bir yapımız var artık. Burada bir ihaleden sonra hem şahsen beni, hem müesseseyi karalamaya çalışan bir iş adamı, arkadaşım olduğunu iddia ederek vurmak istedi beni. Ama sonuçta, arkadaşıma karşı bile ne kadar sağlam durduğum ortaya çıktı. O da vazgeçti zaten.

İhaleleri maç izler gibi izliyorum

İhaleler psikolojinizi nasıl etkiliyor? İhaleleri izlerken hop oturup hop kalkıyor musunuz?

Açıkçası ihaleler çabalarımızın sonucu olarak hoş bir olay oldu hayatımızda. Canlı yayında izlediğiniz bir süreç var. Gözlemci sıfatınızı takınıyorsunuz, gözlemciliğin aslında ne kadar rahat olduğunu anlıyorsunuz. Maç izler gibi oluyor doğrusu.

Batık banka patronlarının insan olduğunu hiç unutmadım

TMSF başkanı olarak hem medya hem banka sahibi olan Cavit Çağlar'dan Cem Uzan'a, Dinç Bilgin'den Erol Aksoy'a, Halis Toprak'tan Mehmet Emin Karamehmet'e, Murat Demirel'e, Hayyam Garipoğlu'a, Korkmaz Yiğit'e... batık banka patronlarını, pek çok kişiden çok farklı bir süreçte ve düzlemde tanıdınız. Mallarına el konulmadan önce güç ve iktidar sahibi, bu güçten dolayı prestijli hatta, küçük dağlar benimdir anlayışındaki insanlardı bunlar. Siz ise onları karşınızda diz çökmüş boyun eğmiş bir şekilde gördünüz. Ne gördünüz, ne hissettiniz onlarla görüşürken?

Yaklaşık 20 banka söz konusu. Hepsini aynı kefeye koyamayız. Bunların bir kısmı gerçekten finansal zorluk dolayısıyla, bir kısmı ise hileli işlerle bu duruma düşmüşler. Yani bir kader kurbanı diyebileceğimiz bir kitle, bir de taammüden bir şeyler yapmış bir kitle var. Dediğiniz gibi bu onlar açısından çok dramatik bir durum. Hem varlıklarını hem bu varlığın onlara sağladığı iktidarı kaybettiler. Açıkçası, bu düşüşün muhatabı olmanın, buna tanık olmanın ben de bile yarattığı bir huzursuzluluk oldu. Kendimi vicdanen sorgulama ihtiyacı duyduğum oldu. Ortada hem kriminal bir durum, hem de insani bir durum var. Bir yenilmişin ve bir galibin olduğu bir karşılaştırma ortamına sürüklemedim kendimi, bundan kaçındım. Onları rahatlatacak bir tutum sergilemeye çalıştım. Buna Uzanlar da, Bilgin ailesi de, Çağlar da, Erol Aksoy da dahil. Ki bunların bir çoğunun karşılarındakine asla böyle yapmadıklarını, inanılmaz bir iktidar iştahı içinde olduklarını bildiğim halde.

Bütün bu çürümüşlüğü hücrelerine kadar deşerken 'İnsan'a ilişkin duygunuzda, güven ve inancınızda bir sarsılma oldu mu?

Evet. Aynı zamanda onları acaba "biz ne yaptık, niye yaptık", diye bir düşünce içindeler mi diye de gözlemeye çalıştım. Ama bu konuda bir kanaat sahibi olabilmiş değilim.

Türkiye'nin önemli bir kurumuna önemli bir süreçte başkanlık ediyorsunuz. Yaşadıklarınız sosyal, siyasi, ekonomi tarihimiz için önemli. Notlar alıyor musunuz, bir gün burada olup bitenleri yazacak mısınız?

Bu aslında benim de içimde çok tartıştığım bir konu. Bunu yapmak için hem güçlü bir kalem sahibi olmak hem de çok iyi gözlemek ve analiz yapmak gerekiyor.

Olup biteni yazma hakkı görmüyorum kendimde

Ama siz bunlara sahipsiniz zaten.

Peki, sözünüzü dinleyip mütevaziliği bırakayım burada. Biraz birikimimizin olduğunu söyleyebilirim tabii ama işin bir de insani boyutu var. Onlar bu toplumda yaşamaya, iş yapmaya, çocuk yetiştirmeye devam edecek insanlar. İşin nezaketini dikkate aldığımda bunu yapma hakkı görmüyorum kendimde.

İsminiz etrafında oluşmuş güvenilir ve iş bitirici hale, siyasi partilerin iştahını kabartıyor olmalı. Görev sonrası tekliflere açık mısınız, siyasi partilerden teklif aldınız mı?

(gülerek) İştahlarını kabartıyor olabilir ama ne için, yemek için mi, ödüllendirmek için mi? Bunu başkalarından duyuyorum ben de. Genel siyaset yapısını değiştirme çabalarına rağmen Türkiye'deki siyaset mekanizması doğallık içinde yürümüyor. O yüzden bu konuda bir hesap yapmanın kolay olmadığını düşünüyorum.

Maaşım 9 bin YTL

Yıllardır büyük rakamlara hükmediyorsunuz. Hayatınız para telafuz ederek, hesaplayarak geçiyor. Ayıptır sorması ama, biz yine de soralım: Ne kadar maaş alıyorsunuz?

İlk başladığımda bunu soranlara üç buçuk diyordum. Bazıları tarafından ah vah'la karşılandı, bazıları da büyük para dedi. Ben de cevap vermemeye dikkat ettim. Ama bu soruların bir faydası oldu galiba ki maaşımız arttı. (gülüyor) Şu anda 9 bin YTL maaş alıyorum.

Yetiyor mu bu para size?

Ben buraya özel sektörden geldim, yani çok daha fazlasını alıyordum eskiden. Maaşım artmasaydı da benim için anlamı yoktu. Kendim için de çalışma arkadaşlarım için de burada çok daha fazlasının hak edildiği kanaatindeyim. Yılda 35 milyon dolarlık bir bütçeyle 6.5 milyar dolarlık bir hedefi 18 milyar dolara çıkarmışsak her türlü ödülü hak etmişizdir. Bakın hiç tevazu göstermiyorum, bir müessese adına konuşuyorum çünkü.

Aile bütçesini eşim yönetir

Aile bütçesini kim yönetiyor?

Bu işe girdiğimden beri bütçeyi de aileyi de eşim ve çocuklar yönetiyor.

Kadınlar genelde kocalarının ruhu bile duymadan mutfak masrafından kısarak, en ucuzunu bulup hesaplıya getirerek almak istedikleri başka şeyler için gizli bütçeler oluştururlar. Diyelim ki sizin evde de böyle bir şey oldu ve siz de "yakaladınız". Ne olur?

(gülerek) Tabi ki yasaları uygularım. İşin şakası bir yana burada yaşadıklarımın hiç birini eve taşımam. Ev hayatımla kamusal hayatım arasında keskin sınırlarım vardır. Bunu eşime ve çocuklarıma da borçluyum elbette.

Emeklilik hayaliniz ne? Emekli olunca doğayla iç içe yaşayıp domates mi yetiştireceksiniz, kitap mı yazacaksınız, bankalarda danışmanlık mı yapacaksınız, ne yapacaksınız?

Önceden emeklilik hayalleri kuruyordum ama araya bu görev girince o hayali ertelemek zorunda kaldım. Bu görev ve görevin öngörmediğim sonuçları, hayallerimi yeniden kurgulamamı gerektiriyor. Bunu da yapmış değilim.

Görevimle Kur'an mesajının örtüşmediği noktalardan çok rahatsızım

Şair Cahit Koytak ile birlikte Muhammed Esed'in Kur'an mealini İngilizce'den tercüme ettiniz. Bu yoğun uğraş ne kattı size?

Kur'an ve onun mesajlarıyla daha yakından muhatap olmak, hele de kültürümüzde alışık olmadığımız yorumlarlarıyla karşılaşmak büyük bir ruhsal deneyimdi benim için. O deneyimin kalıcı olması için çaba gösteriyorum. Onu yaşamaya çalışıyorum. Gündelik hayatla oradaki mesajın çakıştığı, örtüşmediği ya da koptuğu anlar olabiliyor elbette. Bu da beni çok rahatsız ediyor.

Hem bu duyarlılık ve entelektüel ilginiz, hem de harflere düşkün olmanıza rağmen rakamlarla ilgilenmek zorunda kaldığınız için "ne işim var benim burada" dediğiniz oluyor mu?

Ebced hesabı yapar gibi, rakamları da birer harf gibi görmeye çalışarak üzerimdeki etkisini azaltmaya çalışıyorum.

Kur'an'da çok etkilendiğiniz, sık sık tekrar ettiğiniz bir ayet ya da sure var mı?

Bir ayrım yapmıyorum ama küçük surelerdeki insanlık durumuyla ilgili çarpıcı mesajları, dönüp dönüp okuma ihtiyacı hissediyorum burada. Kur'an'ın bir takva tanımlamasını da her zaman aklımda tutuyorum.

Kendimi Dostoyevski okuyarak iyileştirdim

Sizi yoran, zihninizi belki ruhunuzu kirleten yoğun çalışmalarınız arasında iyileşmek için ne okuyorsunuz?

Doğrusu buraya geldikten sonra tedavi edici yeni okumalara ihtiyaç duydum. Şiirden romana uzanan bir yelpaze bu. Önceden başlamıştım ama burada daha anlamlı hale geldi. Suç ve Ceza, Karamazof Kardeşler, Ecinliler de dahil Dostoyevski'lerin hepsini okudum. Sonra Elif Şafak okudum. Şimdi ise Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ünü okuyorum.

Şiir kitabı olarak ne okuyorsunuz? Vazgeçilmez şairiniz kimdir?

Son zamanlarda İsmet Özel'e döndüm. "Of Not Being A Jew'i okudum. İsmet Özel Türkiye'nin yaşayan en büyük şairi diyebilirim. Cahit Koytak şiirlerini zevkle okuyorum. Genç şairlerden de şiirleri Hece'de yayınlananları okuyorum. Hece edebiyatla bağımı sürdüren dergilerden biri. Ayrıca yeni çıkan kitapları takip edebilmek için Yeni Şafak Kitap ekini okuyorum. Bana büyük faydası oldu. Oradan edindiğim bilgiler ışığında yeni kitaplar peşinde iz sürüyorum.

Herhangi bir enstrüman çalıyor musunuz? Ney üflediğinizi duymuştum.

Maalesef. Geriye dönük en büyük pişmanlığım, en büyük 'keşke'm bu.

Ben de kitap çaldım!

Çalınanın peşindesiniz ama siz hayatta hiçbir şey çalmadınız mı; küçüklüğünüzde komşunun bahçesinden elma ya da gençliğinizde bir kitapçıdan kitap da mı yürütmediniz?

(Gülerek) Kitap çalmayı çok isterdim, kitap çalmanın bir sevap tarafı olduğuna inanırım. Özellikle de kitap okumayan ama kitap almış insanlardan kitap çalmanın iyi bir eylem olduğunu düşünüyorum.

Hiç yaptınız mı bu "iyi eylemi"?

Çalma değil ama aldığı kitabı okumayan arkadaşlardan kitap alıp üstüne konduğum oldu evet.

Sigaraya Tekel'de müfettiş olarak çalışırken başlamışsınız. Turistik mekanları, barları denetlemişsiniz ve hatta "içmeyen bir içki eksperi" olmuşsunuz. Sigaraya karşı uygulamalardan, yasaklardan nasıl etkileniyorsunuz? Kendinizi kötü hissetmenize neden oluyor mu bu yaklaşım?

Sigara karşıtlığının modern dünyanın en büyük oyunlarından biri olduğunu düşünüyorum. İnsana yararlı bir şeyler yaptığını gösterme ihtiyacı içinde modern toplum. Bu da en kolayı. Oysa sigara ve benzeri ihtiyaçlar insanlık tarihiyle yaşıt. Bu söylediklerim insanlara, çocuklara kötü örnek olarak da yorumlanabilir ama bu bir ihtiyaç. Bu ihtiyacı körükleyen de modern hayatın mekanizmaları. Sadece ticari anlamda söylemiyorum. Ben sigaranın ölçülü içilmesinden yanayım. Hiç sorunum yok sigarayla.

Solcu olmadım çünkü...

Mülkiye mezunusunuz. Siyasi Bilgiler Fakültesi öğrenci olduğunuz dönemde sol hareketin merkeziydi. Pek çok arkadaşınız oldu orada. Ortamdan, solun felsefesinden, vicdanından ve toplumsal sorumluluk bilincinden etkilenmediniz mi? Sizi solcu yapmayan şey neydi?

Solculuğun temsil ettiğini iddia ettiği şeylerin zaten peşinde olduğumu gördüğüm için böyle bir ihtiyaç duymadım. Ama bu değerlerin peşinde olanlara da büyük saygı duydum, dostluklar kurdum. Benim kuşağım, 71 muhtırası travmasını yaşamış kuşaktı. Pratikten uzaklaşıp teoriye eğilmiş insanlarla bir arada bulundum. Bu da benim çok sevdiğim bir alan olduğu için işin o tarafıyla yaklaştık birbirimize. O dönem dünyada da sol- İslam yakınlaşmasının, İslam'ın sol yorumunun ortaya çıktığı, Roger Garaudy tezlerinin, Kuzey Afrika sendromunun, Ortadoğuda İslam sosyalizminin ortaya çıktığı, tanımlamaların batıdakine göre daha basit ve düz ayak olduğu bir dönemdi. Bu çok eklektik bir şeydi. Sosyal adalet gibi değerler bizde de var savunmasıyla yaklaştım ben. Solun ne kadar samimi olduğu ayrı konu ama böyle bir değeri hedef bilmenin sempatik ve sıcak geldiğini itiraf etmeliyim. Solun dramı teori ile pratiğin çatışmasıydı. Bu çatışma bizde çok daha trajik boyutlarda vardı. Bizim farklılığımız biraz aykırı bir damardan yetişmiş olmamızda. Bu sola kapılmamamızda bize biraz yardımcı oldu açıkçası.

Müslüman sosyalist tanımı son yıllarda çok popüler. "Müslüman sosyalistim" diyen insanlar var. Siz kendinizi böyle tanımlama ihtiyacı duydunuz mu hiç?

Ben bu tanımlamanın her iki tarafı da yeterince iyi bilmemekten ileri geldiğini, eklektizm koktuğunu, biraz basit bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsanların bugün sosyal ve hukuki adalete, vicdana, merhamete, ahlaka eskisinden daha fazla ihtiyacı var. Solun bu ihtiyacı karşıladığına inanan varsa o yolu seçmeli. Ama birbirlerinden bazı kavramları ödünç almak doğru değil.

Kendinizi İslam tarihi içinde kime yakın buluyorsunuz? Örnek aldığınız biri var mı Ebuzer ya da Hazreti Ömer gibi?

Kime yakın olabilirim diye bir tarih okuması yapmam lazım. Bunu düşünüyorum daha.

Babanızdan ne öğrendiniz?

Babam bana bir kişilik ve terbiye verdi, nasıl yaşanacağını, nasıl bakılacağını öğretti. Bugün bana ait, beni var eden neyse bunu oluşturan alt yapıyı o kurdu. Artıları ona, eksileri bana ait. Beni kitap okumaya, zamanımı boşa harcamamaya yöneltti. Kendi de öyleydi çünkü.

Siz çocuklarınızı nasıl yetiştiriyorsunuz? Babanızdan aldıklarınızı çocuklarınıza verebiliyor musunuz?

İstediğim anlamda bir şeyler verebildiğimi -en azından biri için. Hangisi olduğunu söylemeyeceğim- tam verebildiğimi sanmıyorum. Ama genel kişilik profili olarak ikisi de iyi insanlar.

"Masum değiliz hiç birimiz"

80'li yıllarda banker faciasından sonra Türk sinemasında bunu hicveden Şener Şen'li, İlyas Salman'lı çok sayıda film çekildi. Banker Bilo gibi. Bugün de ortada çürümüşlüğün bir hasılası var. Bu yeni toplumsal durumun entelektüel çevrelerden, sanat çevrelerinden rağbet görmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gaflete belki. Türkiye'nin ciddi bir labarotuvar ve iyi değerlendirilmiyor. Belki geçmişteki o bilge sinemacılar kuşağının kaybolmasıyla da ilgilidir bu. Bugün bazı genç yönetmenler de var tabii haksızlık etmeyelim. "Masum değiliz hiç birimiz" diye de açıklayabiliriz bunu. Bankalar sinemacılara, reklamcılara büyük bir rant kaynağı. Bu durum onları bu konuyu ele almaktan alıkoymuştur demiyorum ama bu duyarlılığı yok etmiştir belki.

Bankalardan televizyon kanallarına, çimento fabrikalarından müzik şirketlerine varana dek pek çok şirkete el koydunuz, satamadıklarınızı işletiyorsunuz. Bu durumu hicveden bir film "Döngel Kârhanesi" geçtiğimiz aylarda gösterime girdi. Filmi izlediniz mi, gerçek durumla bağını sağlam buldunuz mu?

Ahmet Uğurlu, Metin Akpınar ve senarist Necef Uğurlu ile beraber izledik filmi. Filmin son bölüm hariç üçte ikilik bölümünü beğendim. İyi bakılmış, iyi yaklaşılmış. Ama final bölümlerinde abartı var.

Cine 5 patronluğu bir mecburiyet

TMSF'nin el koyduğu ve hali hazırda yönettiği şirketlerden biri de Cine 5. Cine 5'in de patronusunuz yani. Kur'an meali çevirmiş Ahmet Ertürk olarak bu duruma ne diyorsunuz?

Mecburiyet babında yapılan bir iş bu. Cine 5'in de, diğer medyanın da kendine özgü zorlukları -başka bir kelime kullanmak istemediğim için zorluk diyorum- var. Cine 5 bugün daha farklı bir konseptte. Bunun varsa bir sorumluluğu onu da gönüllü olarak kabulleniyorum. Açıkçası biz el koyduğumuz zaman en kısa sürede elden çıkaracağımızı düşünerek yayın çizgilerine fazla müdahale etmedik. Başka bir nedeni, açıklaması yok bunun.


Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi