Türkiye coğrafi konumu ve tarihi yükü itibariyle zor, krizlere açık bir ülke... Toplumsal dokusu açısından kırılganlık dozu yüksek bir ülke...

Ezelden beridir, farklı toplumsal dokuların ancak ayrı ayrı, sadece yan yana yaşayabildikleri bir diyardır burası...

Siyasal kültürümüzde hakim öge "tekçilik"tir. Aradığımız hep aynı şeydir. Benzerlerimizle yaşamayı, benzerlerimizi üretmeyi arzu ederiz. Bu yüzden bugün hâlâ, dindar ya da laik, solcu ya da sağcı, çoğumuz bir cemaat içinde yaşar, bunu yüceltir ve bu yaşam tarzının kavgasını veririz.

Siyasetten anladığımız bir yanıyla "kendi topluluğumuzu ve değerlerini değişime kapamak, en katıksız haliyle muhafaza etmek"tir.

Diğer yanıyla siyasete mücadele anlamını veririz, kendi yaşam alanımızı genişletmeye, diğerini daraltmaya dayalı, faydacı bir mücadele...

Siyasi meselelerimiz, "kendi topluluğumuzun kültürel değerlerini mutlaklaştırır, siyasi eylemimiz maddi imkanları açısından bu topluluğun yaşam alanını diğer toplulukların aleyhine genişletmek arayışı" üzerine oturur...

Pek çok konuda değişiyor olabiliriz, ama bu, "ataerkil kültür ve siyaset"in ağırlığından kurtulduğumuzu göstermez...

Ataerkil kültür denince önce muhafazakarlar akla gelse de, bu işin asıl merkezi, üretim yeri laikçi-otoriter beyaz dokudur.

Teslim etmek gerekir ki ataerkillik konusuda, bu konudaki topluluklar arasında yarış"ta, "laik cemaat" açık farkla önde gidiyor...

Çağdaşlık ve demokratlığı, "kendisine benzeyeni talep etmeye ve yüceltmeye" indirgeyen, kendisinden farklı olanı ise "ilkellikten gericiliğe kadar uzanan bir skala içinde yargılayan ve dışlayan" bir kültür, bu ataerkil ve köktenci kültür, daha bir süre başımızı ağrıtacak gibi duruyor...

Bu açıdan da en önemli engel, "toplulukçu yaşam biçimi duruşu ve politikası"dır.

Kabul etmek gerekir ki, bu duruş ve politika CHP"yi, genel olarak solu yok edip bitiren, kendi özünden uzaklaştıran, Türkiye"yi tek partili hale getiren bir meseledir...

Kendine ve direnç merkezli kültürel-ideolojik düzeni koruma merkezli siyaset olarak tanımlayabileceğimiz "toplulukçu yaşam biçimi hali", aslında o topluluğun iç bunalımının tezahürü olarak karşımızdadır.

Bu topluluğa has ayrımcı ve ayrılıkçı anlayışın, laiklik, çağdaşlık, batılılık, modernlik gibi kavramların arkasına saklanması, bu kavramların salt biçimsel sembollerine sarılıp, özünü devre dışı bırakması, artık görüntüyü bile kurtaramaz hale gelmiştir.

Nitekim bu iç bunalım, ikiye bölünmüş kişilikler üretmektedir.

Bu ikili yapı, kendisine demokrat ötekine otoriter bakış ve muamele, hakları tekel altına alan, koşullara bağlayan bir tutuma kapı açmakta, "üçüncü dünyalı elit görüntüsü"nü kuvvetlendirmektedir.

Kuvvetlendirmektedir zira, bu grubun mensupları demokrasiyi sadece kendileri için istedikçe, onu bir ayrıcalık sistemi olarak dönüştürmekte, demokrasinin farklı değerler karşısında bir tutum olduğunu unutup, dahası "onu kendi değer sistemleriyle özdeşleştirmekte"dirler.

İlginç değil midir, cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru üç aday, üç akım içinden siyasetsizliği, içi boş faydacı bir cephe tutumunu temsil eden sadece bu cemaattir.

Bu cemaatin adayı İhsanoğlu"nun kendisi dışında ifade ettikleri ve ona yüklenen anlam irkilticidir. Sarıgül ve İhsanoğlu"nu aynı kareye sıkıştıran bu tutum, bir topluluğun korkularını, değerlerini kendisini dışındaki aracıların sırtına yükleme aczini resmetmektedir.

Durum, sadece onlar açısından değil, ilkenin çoğulcu siyaset ihtiyacı açısından acıklıdır.

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.