15 Temmuz gecesinden sonra devlet ve hükümet, önce FETÖ'nün 'varlığını' sonra da bu yapının darbe girişiminde bulunduğunu başta ABD olmak üzere dışarıya anlatmaya çalışırken, içeride de bazı eski hesaplar yeniden görülmeye başlandı.

Darbe girişiminin öncelikle TSK'da oluşturduğu boşluk karşısında harekete geçen Kemalist zihniyet, 28 Şubat'tan kalma söylemlerle hükümeti baskı altına almaya ve kamuoyu gücü oluşturmaya çalışıyor.

Tartışmanın merkezine önce dini cemaatler ve tarikatlar yerleştirildi, tasfiye edilmeleri, bu olmaz ise denetim altına alınmaları ya da dernek statüsü ile yollarına devam etmeleri gerektiği gündeme getirildi. Devletin ve siyasetin üstünde “tehdit unsuru" izi bırakan FETÖ ile ısrarla bir tutuldu cemaat ve tarikatlar.

13 Aralık 1925'te tekke ve zaviyeleri ortadan kaldıran laik paranoyanın yeni hedefinde ise yine imam hatipler var. 28 Şubat sürecinde olduğu gibi, demeçler ve televizyon programlarıyla din eğitimine, imam hatip okullarının sayısına ve öğrenci mevcuduna çok ağır eleştiriler yapıyorlar. Aynı şekilde belli gazeteler ile yazarlar da Balyoz ve Ergenekon kumpaslarını imam hatip mezunları kurmuş gibi, 15 Temmuz'u bu okulların yetiştirdiği subaylar gerçekleştirmiş gibi hedefe onları koyuyorlar. Önlem alınmazsa, yani biri imam hatiplere “dur" demezse FETÖ tehdidinin devam edeceği iddiasıyla nefret dolu cümleler kuruyorlar.

Bu ortama bakınca şunu görmek mümkün; tam bir 28 Şubat refleksi gösteriliyor. 28 Şubat'ın etkilerini büyük bir ölçüde temizleyen AK Parti üzerinde 2002'den beri "irtica" baskısı kurmak isteyen Cumhuriyetin rejim bekçileri, bu sefer de imam hatipler üzerinden tehdit algısı oluşturmaya çalışıyor. AK Parti'ye karşı böyle bir özgüvene sahip olmaları da şüphesiz '28 Şubat ruhuna' cesaret veriyor!

Diğer yandan “imam hatipler gerçekten de abartılı bir şekilde büyüyor mu" sorusunun, AK Parti destekçisi kesimde de bir eleştiri hatta huzursuzluk oluşturduğu konuşuluyor. Sanki biraz 'ileri gidildiği' ve laik cenahın tedirgin edildiğine dair sözde eşitlikçi yaklaşımlar söz konusu. Bunu imam hatip düşmanlığından yapmadıkları kesin. Fakat her iki görüşün de görmezden geldiği veriler ve gerçekler var ortada. Yazının bundan sonraki kısmı uzun ama önemli veriler içeriyor...

Hem imam hatipte okurken 28 Şubat sürecini tüm dehşeti ile yaşayan bir gazeteci olarak hem de bu okulların çatı derneği olan ÖNDER'in yönetim kurulu üyesi olarak burada bazı verileri ve sosyolojik etkileri paylaşmak istiyorum.

İmam hatip okullarının orta kısmı, 16 Ağustos 1997 tarihinde dönemin başbakanı Mesut Yılmaz'ın yoğun gayreti ile çıkarılan Sekiz Yıllık Kesintisiz Öğretim Yasası ile tamamen kapatıldı. İmam hatipler 4 yıllık liseler haline getirildi. Ardından 1998 yılında YÖK ve ÖSYM tarafından üniversite sınav puanları hesaplaması ile ilgili olarak alınan karar, imam hatip liselerinin önüne aşılmaz bir duvar ördü. Mezunlarının ortaöğrenim başarı puanları 0.5 yerine 0.2 katsayısı ile çarpılmaya başlandı ve bu uygulama, imam hatiplilerin üniversitede ilahiyat dışında bölümlere girmesini çok büyük oranda engelledi.

Orta kısımları kapatılarak temeli yıkılan imam hatiplerin, liseden sonraki eğitim yaşam hakkı da ellerinden bu şekilde alındı. Katsayı kararına kadar mezunlarından yüzde 75'ini üniversitelere yerleştiren imam hatip okulları, 1998'den sonra üniversiteye yerleşme oranında yüzde 20'lere düştü. Aynı dönemde başlayan başörtüsü yasağı ile imam hatiplerin bütün can damarları kesildi. Ve dindar kesim bu okullar üzerinden ağır bir baskı altına alınmış oldu. Çocuğunu bu okullara gönderen sonucuna da katlanacaktı…

Gelelim verilere. 1996-1997 eğitim yılında orta ve lise olmak üzere 511 bin imam hatip öğrencisi vardı ülkemizde. Toplam okul sayısı ise bin 200'dü. Bu, imam hatiplerin ulaştığı en yüksek rakamlardı. Özellikle Kartal İmam Hatip Lisesi'nin 1994, 1995 ve 1996 yıllarında ÖSS'de birinci çıkarması ile bu okullar bir anda eğitimin çekim merkezi olmuştu. Mesela ben; 1994'te İzmit İmam Hatip Ortaokuluna 750 kişinin başvurduğu ve ancak 250'sinin alınabildiği bir sınavla kayıt yaptırabilmiştim.

Din eğitimi ile birlikte normal eğitimde de üstün başarı gösteren ve imamlık dışında doktorluk, avukatlık, mühendislik gibi çeşitli meslek dallarında da adından söz ettiren imam hatipler özellikle merkez ilçelerde kapasitelerinin çok çok üstüne çıkmaya başlamıştı. Halktan gelen yoğun talebin önüne geçmek isteyen laik devlet aklının imam hatipleri yok etmek ya da en iyi düşünce ile sadece ilahiyat fakülteleri ile kısıtlamak için çıkarttığı 8 yıllık eğitim yasası, bu okulların mevcudunu 1998 yılında 500 binden bir anda 190 bine düşürdü. Benim mezun olduğum 2002 yılında okul sayısı 450, tüm yurttaki öğrenci mevcudu ise 65 bindi. Özellikle İlim Yayma Cemiyetinin yeni kayıt için yurt konusunda yoğun gayreti, WONDER'in yurt dışında yüksek öğrenim imkanları ve Ensar Vakfının burs imkanları olmasa imam hatipler kendiliğinden kapanmış olacaktı. 28 Şubat süreci boyunca en fazla iki üç şube ile ve 10'ar kişilik sınıflarla ayakta tutulan bu okulların birçok binasına da el konuldu. Devam eden okul ve yurt inşaatları ise ya durduruldu ya da başka kurumlara tahsis edildi.

Burada bir veri daha paylaşmak istiyorum; 2002'de mevcudu 65 bine kadar düşen imam hatiplerin okul sayısı 2009'a kadar hiç artmazken (450-456), öğrenci sayısı 200 binlere kadar çıktı. AK Parti iktidarı ile üzerlerindeki baskı en azından psikolojik olarak hafifleyen dindar halk, katsayı engeli ve başörtüsü yasağına rağmen çocuklarını yeniden bu okullara kayıt ettirmeye başladı. Bu yönelim de imam hatiplerin hükümet politikasından çok halkın kendi talebi olduğunu gösteriyor.

Günümüze gelirsek… 2016 yılı itibariyle okulların sayısı 3 bin 700 civarında ve Türkiye genelinde orta kısım dahil 1 milyon 350 bin imam hatip öğrencisi söz konusu. 28 Şubat sürecinde bina ve öğretmen yetersizliğine rağmen 600 binlere çıkan mevcudun şimdilerde iki katına çıkması birilerinin gözlerini korkutsa da bu rakamların daha da artacağını öngörmek mümkün. Çünkü tıpkı 28 Şubat darbesi öncesinde olduğu gibi bu okullara çok büyük bir talep var. Açılan imam hatiplerden 2 bin 500'den fazlası ise yeni yapılmış binalar. Aldığım verilere göre dönüştürülen okul sayısı 700 civarında. Bu okulların önü 28 Şubat darbesi ile kesilmeseydi, yıllara göre artış oranı dikkate alınırsa imam hatiplerin mevcudu bugün 2,5 milyonu geçmiş olacaktı zaten. O açık bile kapanmış değil henüz.

Gelelim imam hatip camiasından özür dilenmesi kısmına… Bugün imam hatiplerden ekseriyetle rahatsız olanları sayalım önce; CHP, solcular, Kemalistler, laikler ve ulusalcılar. İlginç olanı ise FETÖ de rahatsızdı imam hatiplerden. 4+4+4 eğitim sistemi getirildiğinde Zaman gazetesi yoğun bir şekilde karşı haberler yapmıştı. Hatırlamak isteyen Mümtaz'er Türköne'nin yazılarını da bulup okuyabilir. Bir de emekli subaylar karşı imam hatiplere. 15 Temmuz'dan sonra TSK'da Kemalizmi hortlatmak isteyen Ergenekon ve Balyoz mağdurları, FETÖ'yü bırakıp imam hatiplere sarmaya başladı ve 28 Şubat'ta durdukları yerde durmaya devam ediyorlar.

Oysa 28 Şubat'ta imam hatiplerin kapatılmasına ön ayak olan dönemin TSK'sı, hükümeti ve STK'ları, Türkiye'deki inançlı kesimin önüne aşılmaz duvarlar örerek FETÖ'ye asla hayal edemeyeceği bir alan açtıkları gerçeğini görmezden geliyorlar. Ya da bunu kabullenmek istemiyorlar. Her ne olursa olsun saplantılı bir halde dindar karşıtlıklarından taviz vermiyorlar. Neredeyse dini bir inanç gibi benimsedikleri laikliğin kalesi gördükleri TSK'yı, Kemalist görünümlü FETÖ'ye teslim edecek kadar körleştiklerini ise hiç kimse konuşmuyor.

Bugün, başta Almanya olmak üzere Batı medyasına FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişimini, gerçekten de esaslı ifadelerle ve onların ana diliyle anlatan Mesut Yılmaz, başbakanlığı döneminde imam hatipleri kapatarak, inançlı insanların önüne FETÖ'den başka bir seçenek bırakmadıklarını da söylemeli. Yılmaz, 28 Şubat'ta 'yarasa' dediğiimam hatiplilerin, 15 Temmuz darbesine karşı kreatif bir direniş aklı oluşturduğunu da görmüştür umarım.

Bir kere şunu kabullenmek gerekiyor; FETÖ'nün 'cemaat' olarak kabul gördüğü dönemde Türkiye'de yanlış ve eksik bir din anlayışının oluşmasında, imam hatiplerin kapatılması etkili olmuştur. Fetullah Gülen ve mensuplarının imam hatiplilerden ve bu okullardan hiçbir zaman hazzetmediği de herkesçe bilinen bir gerçektir.

Bugün imam hatiplere karşı olan zihniyet, 28 Şubat'ta da topyekûn savaş yürüttüğü dindarları, din eğitiminde Fetullah Gülen'in kurduğu yapıya muhtaç etmiştir. Çocuklarının din eğitimi de veren bir okuldan mezun olmasını isteyen velilerin tamamına yakını, 28 Şubat sonrasında Fetullahçı Terör Örgütü'nün okullarına otomatik olarak yönlendirilmiştir. Örgütün, devasa ekonomik gelirini ve insan kaynağını din eğitimi de verdiği kolejler üzerinden sağladığını detaylarıyla anlatmaya gerek yok.

FETÖ, 28 Şubat sürecini dizayn edip darbeyi gerçekleştirenlerin gizli politikası gibi önümüzde duruyorken, birilerinin de başta imam hatipler olmak üzere Anadolu'nun dindar halkından özür dilemesi gerekiyor. 28 Şubat darbesinin sebep-sonuç ilişkisinde kaybedeni dindarlar ve imam hatipliler, 15 Temmuz'a kadar kazananı FETÖ; dindarlara operasyon yaparken dini kendine paravan yapan bir örgütün tuzağına düşenler ise laikler ve Kemalistler oldu.
+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.