Yazarlarİddianame

İddianame

Faruk Aksoy
FarukAksoyGazete Yazarı

Okurken yarım bıraktığım kitapları saysam, inanın küçük çaplı bir kütüphane kurabilirim.

Hiç öyle gösteriş için falan söylemiyorum bunu, üzerime yapışıp kalan bir hastalıktan bahsetmek, öyle diyorlar çünkü,  fikri olan varsa istifade etmek, belki birinin nasihatiyle normale dönmek için yazıyorum, lütfen yanlış anlamayın beni.

Neden böyle yaptığımı bilmiyorum, her şey normal başlıyor, her şey yolunda gidiyor, notlar alıyorum, sayfalar tutuyor bu notlar, hatta hangi sayfada ne var, onu bile numaralıyorum.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
: İddianame
Haber Merkezi02 Eylül 2017, CumartesiYeni Şafak
İddianame yazısının sesli anlatımı ve tüm yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Sonra birden, o çok önemsediğim, üzerinde düşündüğüm kitabı önemsiz bir köşede unutuveriyorum öylece.

Yenisiyle buluşmam, tekrar başlamam, önsözüne bile dipnotlar yazmam çok zaman almıyor, ivedilikle bir kitapçıya gidiyorum, ne gitmesi, koşuyorum, uzun uzun bakıyorum raflara, önceden belirlediğim listem de oluyor bazen, fakat hazırlıksız gitsem bile eski yeni karıştırırken alıyorum alacağımı.

REKLAM

Büyük umutlarla, büyük insanlık idealini bir adım ileri taşıma gayretiyle başlıyorum yeni kitabımı okumaya.

Fakat yeni başladığım kitabın akıbeti de bir öncekinden farklı olmuyor, o da kısa sürede, yarım bırakılmışlığın, terk edilmişliğin acı sonunu yaşıyor.

Saygısızlığımı hoş görün lütfen, kitapların içeriğiyle, şekliyle, muhtevasıyla alakalı değil benim tutumum.

Bitirmeyi sevmiyorum…

Bitirip terk etmeyi sevmiyorum, bu çok acı veriyor bana, bitirmeden bir kenara koymak, genişletiyor ufkumu, sancılarımı hafifletiyor, umudumu canlı tutuyor, heyecanımı sürekli kılıyor.

Beni beklediğini biliyorum, yarım bıraktığım bir şeyin beni beklediğini bilmek kadar güvenimi okşayan başka bir şey yok, emin olun.

Bunun hastalık olduğunu düşünenler var, illa ki bitirmeliymişim başladığım şeyi, öyle söylüyorlar, sonuna kadar gitmeliymişim, doğru olan buymuş.

REKLAM

Hiç katılmıyorum, hiç...

Esas saygısızlık bu işte, esas patavatsızlık, görgüsüzlük, vefasızlık, esas terk ediş bu!

İnsan, böyle bir acıyı nasıl olur da layık görür başka bir şeye?

Aslında daha kötü şeyler de söyleyebilirim, sonbaharda kafam çok çalışır benim, her şeyin en iyisini, her şeyin en kötüsünü, en iyi sonbaharda anlarım, ama susuyorum.

Bitirmek iyiymiş, bitirirsen bütününe hakim olurmuşsun, bak bak, lafa bak!...

Ne demek yahu bütününe hakim olmak, bitirdiğin şey senin kölen mi, bitti diye sana mı ait yani?

Vallahi şu eylül iyi geldi…

Hava az serinledi, yaz gevşekliğiyle enine boyuna yayılan beyinler biraz büzüştü, gerçek hacmine çekildi, haddini bildi.

REKLAM

Serinden istifade, şöyle etrafı güzelce toparladım, fazla eşyaları küçük kamyonete yükledim, gönderdim, görüş mesafem açıldı, mübarek bir boşluk oluştu önümde, ferahladım.

Sigaranın zararlarını anlatan kamu spotunda parkta spor yapan, yaşlı, kel adam gibi, “Resmen gençleştim, bu kadar mı fark eder?” deyip, epey neşelendim.

Peki ne oldu sonra, eşyaları kaldırdım, her köşeden yarım bırakılmış bir kitap çıktı yine, deliller bir bir yayıldı ortaya.

Neler neler var, yakın zamandan kalma olanlar var da var, yirmi yıl öncesinden de; inanır mısınız, 1987 yılından beri yarısı okunmuş, bitirilmemiş kitap bile var, vereyim adını, görün.

Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları’ndan çıkmış, Hamdi Mert’in, “Bizi Yaşatanlar” adlı romanı, 88. sayfada bir fotoğraf var, siyah beyaz tabi, oraya kadar okumuşum, yemin ediyorum oraya kadar olan kısmını olduğu gibi hatırlıyorum, 1987’den beri devamını okumamışım, kitap bekliyor öylece, ben de bekliyorum, ne zaman bitecek diye.

REKLAM

Gelişigüzel bırakmamışım, yarım bıraktıklarımı ama…

Hepsinde bir işaret, bir sınır taşı, bir şey var yani, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, geri döndüğümde bıraktığım yerden devam edecek bir haklılık, olanı biteni bana hatırlatacak bir sembol işlemişim, son okuduğum sayfaya.

Güya bu yaptığım hastalıkmış, pehhh!...

Ne hastalığı, yarım bıraktığım şeyi hatırlamak, devamını istemek, benim hastalığıma değil, haklılığıma işaret eder, hasta falan değilim ben.

Almanya’nın hem “demokratik”, hem de “federal” olduğu, yani karpuz gibi ortadan ikiye ayrıldığı dönemlerden kalma “Barış ve Kurtlar” adlı öykü kitabını da 263. sayfada bırakmışım, Barbara König’in, “Herkesten Uzak” öyküsünün ikinci paragrafında…

Sonra kendime gelmişim, “Ne demek herkesten uzak olmak, bitirme, sakın bitirme, en azından bu öyküyü bitirme, bitirirsen gitmek zorunda kalırsın, kendine yapma bunu, yenisine başla, ama eskisini bitirme” demişim, onu da bırakmışım öyle.

REKLAM

En kötüsü de Octavio Paz’ın, “Çamurdan Doğanlar” adlı denemesinde, Eliot’un, Dante için yaptığı, “O, görülerin göründüğü bir çağda yaşadı” derken, mucizelerin varlığına inandığını beyan ettiği kısmı yarım bırakmam olmuş.

Onu bitirseymişim, iyiymiş…

Anlayacağınız, eylül toparlaması yaparken bir sürü kitaba, bir sürü insana dokundum yine, kendi kendime söylenerek tabi.

Yarım bıraktığım insanlar faslı, kitaplar kadar endişe verici değil, bunu düşündüm; fakat onlar da sayfalarını çevirmeye devam etmişler, tanımadığım işaretlerle bezenmişler, bu normal ama okuyucu değişmiş, yazıcı da değişmiş, bu kadar basit yani.

“Bir şeyi de tam yap be oğlum, bir şeyi de bitir anasını satayım, bitir ve git, ne yapacaksın bu kadar yarım bırakılmışlığın bedduasından, söyle ne yapacaksın, çarpılacaksın vallahi!” derken yakaladım kendimi.

REKLAM

Sonra, yarım kalmış kitapların bir kısmını koydum masaya, oturdum kendi iddianamemi yazdım, meleğe, şuna buna zahmet olmasın diye bir kenara sıkıştırdım zarfı, sorguya, suale geleceklere kolaylık olsun, istedim.

Tarafsız, adil, dürüst bir metin olduğunu düşünüyorum, kendi iddianamemin, son cümlesini yazayım mesela, siz karar verin;

“En azından yarın çarpılacak, öteki yarın(ı) bekleyenler için…”

45’e doğru gidiyorum, duruşma vakti yaklaşıyor, gövdemin yarısıyla zamanın yarısını bir sanatta buluşturacak kadar mahirim, mübaşirin seslenmesini bekliyorum, hazırım ben…