Yazarlarİslamcılık yine ölmüş

İslamcılık yine ölmüş

Furkan Çalışkan
FurkanÇalışkanİnternet Yazarı
İslamcılık yine ölmüş…

Devr-i Hamidi'den bugüne kim bilir kaçıncı kez. Mevta her seferinde farklı ama cenaze hep aynı evden çıkıyor.

Mesele eski;

150 yıl önce dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun sınırları içerisinde yaşadığı, dışarıda kalanların ise İstanbul'da oturan Halife-i Ruy-i Zemin'e bağlı oldukları Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşayabilmesi için başlayan çare arayışlarının adı İttihad-ı İslam oldu. Henüz o zamanlar “İslamcılık” lafzı yoktu.

Batı'nın sadece askeri değil ekonomik ve kültürel istilası karşısında, Wallerstein'ın “Bağımsız imparatorluk ekonomisi” olarak adlandırdığı, aslında bugün kırıntılarının, eski incelikler ve nostaljiler olarak tedavülde olduğu “başka bir yaşam formu”nu savunmaktı maksat.

Yani Müslüman hayatı… Bunun mümkünü ise İslam vatanını, o zaman için imparatorluğu, yaşatmaktı.

1920'nin 10 Ağustos'unda, Sevr ile birlikte İttihad-ı İslam fikri öldü. İslamcılık olarak defnedildi. Fakat aynı yılın Kasım ayında, Kastamonu Nasrullah Camii Kürsüsünde Mehmet Akif ile bir namus meselesi olarak ortaya çıktı yeniden. Orada, Londra merkezli hilafet tartışmalarından, evrensel normların dönüşümü üzerinden gelişen modern bir ideolojiden kimse bahsedemezdi. Milli mücadelenin sürdüğü bütün cephelerde, eratın iç ceplerinde bu vaazın basılı olduğu broşürler vardı.

Balkan Harbi'nde Kayseri Ovası neyime yetmiyor deyip, Vardar Ovası'nı terk edenler artık gidebilecekleri son yerin de tehlikede olduğunu gördüler. İstiklal Harbi'ni başlatan ve sürdüren irade “modern ideoloji”lerin erişemediği bir yerden konuşmuştu: İslamlık.

İslamlık, yani bugün sıvasız şehit evlerinin konuştuğu o yer.

İslamlık, çay ocaklarında geyiği yapılabilecek, plazalarda öldürülüp, arka sokaklarda diriltilebilecek bir şey değil.

O yüzden biz meseleye “İslamcılık” üzerinden devam edelim!

Evet, ne diyordum, milli mücadele kazanıldı ve İslamcılık tekrar öldü. 1945'den itibaren, yani ikinci büyük paylaşım savaşı bittikten sonra, özellikle de 60'larda hız kazanarak, tercümelerde hayata dönen bir İslamcılık çıktı karşımıza. Hemen yanı başında ise hızla yer altına itilen İslami hayat, bilmediğimiz manada bir cemaatleşme temayülüne sokulmak istendi. Bir tarafta şehitlerin şehitliklerini tartışmaya açan, Türkiye'nin darülharp olduğu iddiası ile camileri boykot edip Cuma namazlarına gitmeyen tuhaf bir kitle, bir tarafta örümcek ağı gibi bir network ile yeraltından çıkıp şirketleşmeye hatta devletleşmeye doğru koşan modern cemaatler. Gelenek, adap ve usullerin korunaklı zemininden modern ve köksüz bir karmaşaya doğru sürüklenmek istenen Müslümanlar, hangi büyük tasarımın kurbanı edilmek istendiler, bugün çok daha net görebiliyoruz. İslam'ın asırlar boyu Müslüman olan kavimlerin özünde biriktirdiği tecrübelerin bir kenara bırakılıp, “meğer yanlış biliyormuşsunuz” yaklaşımını dile getirebilecekleri bu lanetli zemin sürekli ve ısrarla beslendi.

Peki, İslamcılık bu iki aks arasında kalan bir alan mıydı yoksa başka ve sahih bir yol tutturdu mu?

Elbette… Zaten bugün helvasının yenmek istendiği İslamcılık, reformist şaklabanlar, selefi kuklalar, modern ve beynelmilel cemaatlerin yaşam alanı olan İslamcılık değil.

Bugün bıçak çekilen İslamcılık, Namık Kemal'den Mehmet Akif'e, Necip Fazıl'dan İsmet Özel'e ve Sezai Karakoç'a, Türkçe'nin hikmeti üzerinden yürüyen bir İslamcılık. Bu halkanın etrafında oluşan dönüştürücü enerjinin, kökü derinlerde ve içeride olan gerçekliği kurban edilmek isteniyor.

Aslında kavram yığınağının, politik molozun arasında boğulmaya çalışılan bu kadim ve büyük düşüncenin, “İslamcılık” kelimesi altında değerlendirilmesi, kapladığı ve durduğu alanı göstermek açısından bir yetersizliğe ve yanlışlığa yol açıyor. İslamcılık kelimesi üzerine bir hafriyat kamyonu dolusu zerzevat boca edildi. Velhasıl İslamcılık, bir anlam suikastına kurban gitti. Sürekli öldü sanılmasının nedeni de biraz budur.

İslamlık içinden konuşmak isteyen “İslamcılık”tır bugün hedef tahtasında olan. Medya tacirlerinin, ihale erbaplarının, denge adamlarının ve her dönemin makbullerinin günahlarının hesapları soruluyor onlara. Öyle ki en kolay, en güvenlikli, politik açıdan risk oluşturmayan bir eleştiri sahası oluşturuldu. Yeni halk düşmanları artık onlar…

***

Bir de “savunma ideolojisi” olarak İslamcılık meselesi var.

Şimdi bu enteresan hedef saptırmalar, cenaze kaldırma meraklıları hangi çatlaktan içeri girdiler de çaktırmadan ana omurgaya hücum edebiliyorlar?

Çatlak şudur kanımca;

İslamcılar o kadar savunmada kaldı, o kadar savundular ki artık savunulan değil “savunmak” esas oldu.

Bir tür kopuş savunması…

Gol, o ara gelmiş olabilir.