Gezi... Bir yalan rüzgarı... Bir palavralar geçidiydi.

Kaç tane “TOMA göstericiyi ezdi” haberi gördük bilmiyorum o süreçte; internette buldukları eski kaza haberlerinden itinayla kesilip sosyal medyaya salınacak caps’lere dikkatle yapıştırılmış kaç ‘feyk’ ölüm haberi. Evinde oturup ne olup bittiğine anlam veremeyen binlerce insanı gaza getirip sokağa indiren kaç yalan dolan. Bunlardan en ünlüsü 2010 yılına ait bir deniz kazasındaki yaralının fotoğrafının ‘TOMA’nın ezdiği kişi’ olarak pazara çıkarılmasıydı herhalde. 2012’de Filistin’de çekilmiş kanlar içindeki bir videokamera fotoğrafı, Rus bir gazeteciyi Gezi’de polisler tarafından saldırıya uğramış gibi göstermek için özenle İngilizce tweet’lerle yurt dışına servis edilmişti. CNN dahi, Kazlıçeşme’deki milyonluk kalabalığı ‘İşte Erdoğan karşıtları’ diye yayınlayabilmişti. Medya medya olalı böyle dezenformasyon görmemişti herhalde.

TOMA’lardan sıkılan sözüm ona kimyasal sıvının vücuda etkisini göstermek için CHP Gençlik Kolları adlı hesap, internette bulduğu ‘İkinci ve üçüncü derece yanlıklar’ konulu yanmış vücut fotoğraflarını paylaşmış ve on binlerce kişiye ulaştırmıştı, unutmadık. 2010’la ilgili bir gözaltı fotoğrafının Gezi günlerine ait olduğunu “İşte bu yüzden buradayım” diyerek paylaşan İhsan Eliaçık’ın her 10 tweet’inden 9’unun yalan olduğunu da hala unutmadık. Veya ‘gazeteci’ Ceyda Karan ve meslektaşlarının aynı günlerde paylaşıp yaydığı yalanları... Güya elektronik tabelada “Kazlıçeşme’ye giden araçların geçiş üstünlüğü vardır” yazan photoshop mahsülü, en çok akıllarda kalan yalanlardan biri mesela. Hiçbirini ama hiçbirini unutmadık. Kendine gazeteciyim diyip bulduğu her provokatif yalan haberi “Yüklenin, yalanla dolanla, taşla, küfürle, linçle, elinizden gelen her türlü aşağılık yöntemle yüklenin, omuz verin, hükümet düşecek” diyerek paylaşan, yayan diğerlerini de... Hüseyin Aygün gibi ‘devrimci’ milletvekillerinin paylaştığı onlarca “İşte polisin kullandığı gerçek mermi, işte bu da yaralı” tadındaki, internette alakasız yerlerden, hatta Esad’ın Şebbihaları’nın Suriye halkına karşı yaptığı zulümden arak fotoğrafı, arsız tweet’i de unutmadık.

“Polis TOMA’lara kimyasal sıvı dolduruyor.” Gezi’nin en absürt yalanlarından biri buydu ama koca koca gazeteciler boyalı suyun kimyasal sıvı olduğu iddia edince, yüzbinlerce kişi galeyana gelmişti haliyle. “Polisin dövdüğü çocuk” fotoğrafı Çanakkale’de bir trafik kazasından araklanmıştı. “Helikopterlerle portakal gazı sıkıyorlar,” saçmalıklarından tutun, Boğaz Köprüsü’nü yürüyerek geçen onbinlerce Kadıköylü görüntüsü adı altında Avrasya Maratonu görüntülerinin televizyonlarda ‘banttan canlı’ gibi bir komedi adı altında milleti coşturmak için tekrar tekrar döndürülmesini de unutmadık. Ve yüzlerce benzeri rezilliği de... Sürekli eli sopalı Ak Partililer çıkıyordu bir yerlerde sokağa, otoparklarda birilerini sıkıştırıp tecavüz ediyordu. Gezi’nin ilk günü, Taksim’de 32 kişinin öldüğü haberinin dalga dalga yayılmasını saymıyorum bile.

Gezi böyle bir ahlaksızlık, böyle bir onursuzluk, böyle bir yalan-dolan geçidiydi işte. 48 saat direnince hükümet düşecek diyip, 48 saat bile dayanamayıp NATO’yu, BM’i Türkiye’ye müdahaleye çağıran omurgasız şımarıkların ayaklanmasıydı. Batı yüzlerine baktı diye kendini ‘devrim yapıyor’ sananların sonunda bir siyasal örgütlenme dahi çıkaramadığı bir sahtekarlıktı. Unutmadık hiçbirini. Susmamız affetmeye çalışmamızdan, birlikte yaşamaya çalışmamızdan. Ama bazıları bu yalan rüzgarının bir parçası oldukları gerçeğine rağmen susmuyor ve utanmıyor. Ellerinde kala kala bir Kabataş kalmış, sanki ‘devrim’i yapamamış olmalarının tek sebebi Kabataş’mış gibi ha babam saldırıyor. Onlar yalan söylemeyi de iyi biliyor, tehdit etmeyi de.

“Erdoğan gitmeli” kararını verenlerin kuklası olduklarını anlamanın ve hazmedememenin öfkesi mi sarmış bugünlerde İsmail Saymaz gibi gazetecileri ve Enver Aysever gibi taklitçileri, bilmiyorum. Bu iyi niyetlilik galiba, öyle olsa, o günlerde Türkçe gazetelerine ‘İşte Gezi yalanları’ diye çarşaf çarşaf haberler basan Cemaat’in, bugün, o gün yazdıklarını unutmuşuz gibi ‘Kabataş da Kabataş’ diye zıp zıp zıplayan karanlık tiplerinin ipiyle kuyuya inmezlerdi herhalde. Ya da Elif Çakır gibi, Nihal Bengisu Karaca gibi, Halime Kökçe, Hilal Kaplan gibi özellikle başörtülü kadın gazetecileri hedef seçen karanlık yaratıkların peşine takılıp televizyonlarda ‘yargılanacaksınız’ diye bas bas bağırmazlardı muhakkak. Oysa biz nunutmadık. Bir toplumu kandırmak için ardı ardına televizyonlardan, gazetelerden, sosyal medyadan atılan yalanları, nefret ettikleri İslam’a inanan Müslümanlara sadece Müslüman oldukları için ettikleri küfürleri ve hakaretleri, askeri sokağa çağıran sözde antimilitarist, darbe karşıtlarını, öte yanda sokağa çıkmaktan korkan başörtülü kadınları, sırf başörtülü olduğu için arabasına saldırılan, sözlü, fiziksel şiddete uğrayan kadınları, tramvayda, otobüste, yemekte, markette taciz edilen kadınları... Seküler obsesif çevrenizden biraz kopun da anlatsınlar size.

Elif Çakır, Kabataş’ta mağdur olduğunu iddia eden ve bununla ilgili yetkili mercilere başvuran bir kadın ve ailesiyle röportaj yaptı. Dünyanın her yerinde yapılması gerektiği gibi. Bu başlı başına bir gazetecilik faaliyetiydi. Mağdurun babası televizyona çıktı konuştu. Zehra Develioğlu hala orada, ailesi de orada. Tetikçilik yapacağına gazetecilik yapmak isteyenler aileye ulaşabilir, dava sürecini takip edebilir; Zehra Develioğlu travma mı geçirmiş, yalan mı söylemiş görüntüler gerçekten Doğan Medyası’ndan yayınlananlar kadar mıymış, devamı da var mıymış, tehdit, şantaj var mı, dile getirilmeyen başka şeyler var mı, öğrenebilir. Ama niyet bu değil. Gezi’nin yüzlerce yalanını yok sayıp, Cemaat tetikçilerinin gazıyla başörtülü gazetecilere saldırarak ‘Yargılanacaksınız!’ diye nara atanlar bunun peşinde değil. Bugün bunu yapanlar, bir gün Gezi yalancılarının yargılanmasını istersek bize ‘Diktatörün uşakları’ diyecek. Huylu huyundan asla vazgeçmeyecek.

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.