YazarlarAtımızın gidebildiği her yer sılamızdır

Atımızın gidebildiği her yer sılamızdır

Ömer Lekesiz
ÖmerLekesizGazete Yazarı
Jean-Marie Le Pen diye biri vardı, Fransız.

Cezayir'in istiklal savaşında, neo-nazilerin ve gözlerini kan bürümüş Katoliklerin grubunda yer alarak, binlerce sivil ve masum insanın kanını emmişti.

Sonra, göçmen düşmanlığını esasa alan siyasi bir hareket başlatmış ve dolayısıyla Trump'ın da öncülü olmuştu.

Doksanlı yıllarda Fransa başkanlık seçimlerinde aday olup, sadece ırkçı değil, kindar bir ırkçı diliyle ve göçmen düşmanlığını körükleyen bir tutumla konuşmaya başladığında, o günün basınında “Le Pen Hırladı” şeklinde ve mealinde manşetler atmak moda haline gelmişti.

Elbette “Le Pen Hırladı” söyleyişi kaba bir söyleyişti ama sahibinin durumuna bundan daha iyi yakışanını bulmak da çok zordu. Çünkü, Le Pen, her konuya maydanoz olmasının yanı sıra, Fransızlardan da çok az bir grubu hariç tutarak, tüm kavimlere, kabilelere küfretmeyi maharetten sayıyordu.

Her siyasi mikrop gibi o da geldi ve geçti. Mali iş ve işlemleri, terör örgütleriyle ilişkileri Fransız hükumetleri tarafından mercek altına alınınca, kuyruğunu kıstırarak kenara çekilirken, sapık düşüncelerinin ve gayri insani ideallerinin temsilini yeğeni Marine Le Pen'e bıraktı.

Marine Le Pen de, vekilin iyisi aslını tam temsil edebilendir söyleyişini teyit edercesine, Jean-Marie Le Pen'in hırlamayı kestiği noktadan hırlamaya başladı.

Son olarak, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın geçtiğimiz Cuma günü Eskişehir'deki konuşmasının Avrupa'daki Türklerle ilgili vurgusunu diline dolamaya kalkışmış.

Sıcak bir bilgidir ama yine de tekrarlayalım: Cumhurbaşkanımız o konuşmasında, Avrupa'daki Türkler için “Yaşadığınız yerler artık sizin sılanızdır. Oralara sıkı sahip çıkın. 3 değil 5 çocuk yapın. Avrupa'nın geleceği sizsiniz” demişti.

Marine Le Pen, onun bu sözlerine karşılık sosyal medyadan şunu yazmış: “Sevgili Erdoğan, Avrupa'daki Türklerin geleceği, Türkiye'dir.”

Fransa'daki son bölgesel seçimlerde rakibine yenilerek erken yaşta siyaseten ezik hale gelen Marine Le Pen, aklı başına geldiğinde, (hadi Hunları, Macarları bir yana bırakalım) Türkiye Türklerinin 1354 yılından beri, yani 663 yıldır Avrupa'da olduklarını mutlaka öğrenecek ve bundan böyle hırlarken mümkündür ki biraz daha dikkatli olacaktır.

Bu bahiste benim dikkatimi çeken diğer husus Cumhurbaşkanımızın kullandığı sıla terimidir.

Sıla gurbetin zıddıdır. Gurbet, evinden (vatanından, yurdundan) ayrı bir yerde bulunma zorunluluğu iken sıla kendi evinde (vatanında, yurdunda) olma halidir.

Kelimelerin bu ilk anlamlarından baktığımızda, Cumhurbaşkanımızın onları farklı kullanması sadece Marine Le Pen'in değil, Demokrat Avrupa'daki tüm ırkçı zorbaların uykularını kaçırmış olmalıdır.

Çünkü, Cumhurbaşkanımızın sıladan söz ediş tarzı, siyasi bir hedefi, köklü bir yöneliş idealini ortaya koymaktadır.

Ontik manada cennetten, coğrafi manada ise Orta Asya'dan çıkarıldığımızdan beri, gurbette olduğumuza hükmetmiş bir milletiz. Dolayısıyla içinde yaşadığımız dünyanın kendisi bizler için bir büyük gurbettir.

Ama değil mi ki, adı İslam olan bir din'e bağlanmış. Her şeyden önce bağlandığımız inanışın, düşünüşün kendisi, kelime olarak medine (şehir), dain (yönetici) ve medeniyet (zerafeli yaşama biçimi) kelimeleriyle aynı köktendir. Diğer bir söyleyişle şehirden, yönetmekten, zerafetli yaşamaktan bahsettiğimizde bizler aynı zamanda din'den bahsediyoruz demektir.

Bu haftaki Gerçek Hayat yazımda da söz ettiğim şekliyle, bulunduğumuz her yerde ve her şartta din gayreti ve medeniyet çabası içinde olmamız nihai yazgımızdır ki, bundan geriye düşmemiz, ona mahsus hareketleri yavaşlatmamız, planları ertelememiz söz konusu olamaz.

Medeniyeti sivilleşme (civilization) olarak bilen Avrupalıların, bizim zikrettiğim paradigmayı anlaması mümkün olmadığı gibi, ilk bakışta gurbet gibi görünen geçici yerleşikliğimizin, gerçekte kalıcı bir yerleşiğe (sıla'ya) nasıl dönüşebildiğini anlamaları da mümkün değildir.

Gerçi, Marine Le Pen'in erken hırlayışı, sanki konuyu doğruya yakın bir bilme seviyesine de işaret eder gibidir.

Belki de, o bilgisini bizim kelimelerimizle kavramaktan ve nakletmek aciz bulunması nedeniyle, onu ancak bir korku formunda böyle ifade edebilmektedir.

Durum her ne olursa olsun, bizim istikametimiz Orta Asya'dan çıktığımızdan beri Batı'dır ve Batı olmaya da devam edecektir.

Çünkü, kat ettiğimiz yolu geriye doğru izlemek gibi bir adetimiz olmadığına ve olamayacağına göre, Doğu'ya tekrar dönemememiz de sürekli olarak Batı'ya doğru ilerlememizle mümkündür.

O halde Marine Le Pen'in korkusu da bizim kaderimizdir.

Biz emanet ehliyiz ve emaneti bizi izleyenlerden onu hak edenlere teslim etmekten başka bir acelemiz de yoktur. Bu bakımdan, bir yüzyıl, iki yüz yıl beklemenin karşılığı bizim için bir iki dakikadan ibarettir.

Neticede, at sürdüğümüz mekanlardan ve zamanlardan başka hikayemiz, atımızın gidebildiği yerden başka da sılamız bulunmamaktadır.