Geçtiğimiz hafta, Mersin’deydim.

“Güzel günlerin üçten azını saymaya değmez” derler, bu nedenle çabuk bitti Mersin günlerim nitekim.

Fakat oradaki güzel dostlarla sohbetlerimizin tadı bâkîdir, tıpkı Karacaoğlan Pınarı’ndan gürül gürül akan suyun ve onun ürettiği çağrışımların bâkî olduğu gibi.

Karacaoğlan’ın kimliği hakkında bilgi vermeme ne gerek var. Yunus Emre’nin imana getirdiği Türkçe’yi, aynı iman planında gündelik –dünyevi- kullanıma açarak, Acem illerinden Tuna boylarına taşıyan ozanlardan biridir o; kısaca, onlarca Yunus Emre’nin, yüzlerce Karacaoğlan torunundan biri!

“Kim var imiş biz burada yoğ iken”

Yeni Şafak


Emirler, Mersin’in yirmi kilometre kuzeyinde, Toroslara yaslanmış bir köy. Hani, oradan yuvarlanan taş, soluğu denizde alır desek yeridir. Mevlamızın çamlarla, menengiç kahvesinin ağacıdan, ahlat ağacına kadar çeşitli meyve ağaçlarıyla bezediği bir dünya cenneti. Cennet olur da Karacaoğlan(lardan biri) yolunu oraya düşürmez, güzeli görmez, sazının tellerine dokunmaz mı?

Sarı edik giymiş, koncu kısarak,

Gidiyor da birim birim basarak,

Anası hörü de, kızı besilek,

Emirler’den bir kız indi pınara.

Sarı edik giymiş, koncu dizinde,

Arzumanım kaldı ela gözünde,

Böyle güzel m’olur köylü kızında?

Emirler'den bir kız indi pınara.

Meles gömlek giymiş, vücudu nazik,

Kollarını sıkmış altın bilezik,

Aşnası kötüdür, ceyrana yazık,

Emirler’den bir kız indi pınara.

Karac’oğlan der ki: N’olup, n’olmalı?

Keten gömlek giymiş, kolu salmalı,

Anasın öldürüp kızın almalı,

Emirler’den bir kız indi pınara.

Karacaoğlan’ı pınarda görenler ve dinleyenler de, oraya onun adını vermeler mi hiç. 

Emirler, aynı zamanda benim yirmi yıllık dostum Hasan Sarı’nın köyüdür; aşinalığımız bundandır ve orayı ziyaretimiz de çifte sevgimizdendir. 

Koca çınarın altındaki köy kahvesinde içtiğimiz tavşan kanı çayların tadını buruklaştıran emek ile ürün fiyatları arasındaki büyük dengesizlik verileri... İstanbul’da kilosuna dört lira ödediğimiz üzümü, yerinde elli kuruşa satabilmek için bağrı paralanan insanımın, halini anlatırken yine de sarılmayı ihmal etmediği o mütevekkil dil...

Kahvenin orta yerindeki merdivenlerden, yine bir çınarla işaretlenmiş Karacaoğlan Pınarı’na inerken, dünyanın deveranında aslında dünden bugüne pek bir şeyin değişmediğini, mâziden ibretin, halden tanıklığın, âtiden umudun hüküm sürdüğünü Karacaoğlan’ın şu dörtlüğüyle pekiştirmek:

Karac’oğlan der ki bakın olana

Ömrümün yarısı gitti talana

Sual eylen bizden önce gelene

Kim var imiş biz burada yoğ iken

Karacaoğlan budur işte! Geçmişe kök salarak geleceğe revan olan; onca problemin ortasından yine de hayatı kucaklayan:

Ala pınar kurna kurna,

Gökyüzünde telli turna,

Zülüflerin burma burma,

Çiçek topla benim için.

Niyâzi-i Mısrîce, “Dermân arardım derdime / derdim bana dermân imiş” dedirtecek kadar, el-Musavvir’in bezediği tabiatın güzelliklerine mest olan Karacoğlan’ı, Türk(ü)lerin dünyasında kaygısızca dolaştıran da o kucaklamadan beslenen ve dolayısıyla yas ile sevinci birbirlerine yıkıştırarak dengeleyen mutmain gönlü olsa gerek:

Çukurova bayramlığın giyerken,

Çıplaklığın üzerinden soyarken,

Şubat ayı kış yelini kovarken,

Cennet dense sana yakışır dağlar.

Karac’oğlan, size bakar sevinir,

Sevinirken kalbi yanar, göyünür.

Kımıldanır hep dertlerim, devinir,

Yas ile sevincim yıkışır dağlar.

Emirler’deki Karacaoğlan Pınarı’nda, istinat duvarının taşları arasından uç veren sürgünler, taşa işleyen ruh ile tecellînin tekrarsızlığını beyan eden ilahi yazıtlar hükmündedir.

Bunların varlığa dönük olan yüzünün, tasavvuftaki ayna metaforundan hisse kapacak şekilde, yeni bir lafza ve manaya kavuşabilmesi için de yine bir Karacaoğlan deyişi gerekir:

Karac’oğlan yine coştu, bulandı,

İnip aşkın deryasını dolandı.

Güzel gitti diye pınar ağladı,

Acıdı yüreğim, yandı pınara.

Karacaoğlan Pınarı’nı, aynı zamanda çınarın (kulaklara ninni gibi yansıyan) hışırtısını da yüklenip, kuşlara dil öğreten bir muallim gibi görerek, farklı açılardan iyi fotoğraflamanın telaşıyla gereğince dinleyebildiğimizi söyleyemem.

Bu nedenle sevgili dostlarım Mustafa Erim, Fatih Kısa, Necmettin Toyoğlu, Ali Uysal, Abdullah Çelik ve Ertuğrul Yıldız’dan, bizden eksiltileni bize de vekaleten tamamlamalarını istirham ediyorum.

Şehir Mersin, belde Emirler, mekan Karacaoğlan Pınarı olur da, âkil ve hayatı müdrîk olan ona duyarsız kalabilir mi hiç.

Uzak durabilir mi nezih Türkçe’nin zevkinden, asırlık çınarın anne kucağı gibi gölgesinden ve varlığa dil olan pınarın sesinden...

Karacaoğlan’ın kelimeleriyle geçmişten bugüne, bugünden geleceğe ağan hayata dair ibretten, tanıklıktan ve umuttan..

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.