YazarlarÇamur ve izi

Çamur ve izi

Özlem Albayrak
ÖzlemAlbayrakGazete Yazarı
Referandum gecesine mühür tartışması damga vurdu. Hayırcıların iddiasına göre, bazı sandıklarda mühürsüz pusula ve zarflar kullanılmıştı ve bu şekilde olan oy sayısı tam 2.5 milyondu. Aynı kesimden daha da ileri giden bazı gruplar ise, bu 2.5 milyon oyun tamamının Yüksek Seçim Kurulu'nca basılmamış, sahte pusula ve zarflarla sandıklara atıldığını dillendiriyordu. YSK bunu derhal çürüttü, çünkü pusula ve zarflarda filigram vardı ve YSK'nın basmadığı kağıtlar ayırt edilebilirdi. Sahte oy iddiası çürütüldü.

Mühürsüz zarf ve pusulaların geçerli sayılmasına gelince, YSK milletin iradesinin tecellisi için mühürsüz de olsa filigramlı olan yani YSK'nın bastığı ve vatandaşın legal bir şekilde seçimini yaptığı pusula ve zarfları geçerli sayacağını ilan etti. Nitekim, emsal kararlar daha önce de alınmıştı. Sandık görevlilerinin, ya aymazlıktan ya da hainlikten dolayı yerine getirmediği sorumluluğun bedelini neden o gün kalkıp sandık başına kadar gitmiş ve vatandaşlık görevini yerine getirerek oyunu kullanmış olan vatandaş ödesindi ki… Sonuçta ne pusulalar ne de zarflar sahteydi, vatandaşın verdiği oy da gerçekti.

Ama Hayırcılar ve bu kesimin başını çeken CHP, mühür prosedürünü o kadar büyüttü ki işi seçimin iptalini istemeye kadar vardırdı. O da olmadı, -her ne kadar sonradan çark edecek olsa da- Meclis'ten çekilmeyi, sine-i millete dönmeyi gündeme getirdi. YSK, seçimin iptal talebini reddetti ve her zamanki gibi hiçbir şey olmadı, sadece CHP'nin ortaya attığı ve bazı muhaliflerin köpürttüğü, geri kalanının da inandığı iddialarla, seçimlere “şaibeli” bir görüntü verilmiş oldu. Seçim güvenliğine gölge düşmüş gibi gözükmesi de, hem dünya basınında hem de AK Parti muhalifleri nazarında kabullenildi.

Oysa, CHP ve AK Parti'ye muhalif kesimlerin kanaat önderleri bunu ilk kez yapmıyor, görünen o ki, CHP seçim kaybetmeye devam ettikçe son da olmayacak.

Baştan başlayalım: 2002 yılından bu yana, AK Parti hem genel, hem de yerel seçimlerde sandıktan firesiz şekilde birinci parti çıktı, 7 Haziran dışındaki seçimlerin tamamında da tek başına iktidar olacak oy oranını yakaladı. CHP ise her seferinde kaybetti. Kaybetti kaybetmesine ama her defasında, tabanını da hem iddialarına inandırarak, hem de mobilize ederek yenilgiye bir kılıf bulmayı başardı. Başlarda bunu, Erdoğan'ın “dini siyasete alet ettiği” iddiasıyla açıklıyorlardı. Sonrasında ise, AK Parti seçmenine “makarnacılar, kömürcüler”, “halkımız cahil”, “dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” diyerek toplumun kahir ekseriyetine rüşvetçi, gerizekalı muamelesi çekerek başarısızlığa kılıf bulma yoluna gittiler. Ancak, halkı aşağılamak CHP'ye oy filan getirmediği gibi, özünde bulunan Kemalist statükocu damarı da kabak gibi ortaya çıkarıyordu. Bir dönemler dini siyasete alet etmekle suçladıkları Erdoğan'ın aksine, Kılıçdaroğlu ve CHP'liler “çarşaflılarla poz verme”, “başörtülülere üyelik rozeti takma” görüntüleriyle medyada görünmeye başladılar. Bu arada “görüntü vermek” için bile olsa dindarlarla yakınlaşma manzaralarına tahammül edemeyen katı Kemalist isimlerle bir bir yollarını ayırdılar. Artık halka hakaret etmenin kendilerine hiçbir şey kazandırmadığını anlamış gibiydiler. Ama yine de seçim kaybetmeye devam ediyorlardı. Başarısızlıklarını, hem toplumu hor görme yanlışına düşmeksizin, hem de rakipleri olan AK Parti'nin başarısını görünmez kılacak bir argümanla açıklamak durumundaydılar. FETÖ ortaya çıkıp, CHP'yi evirip çevirmeye başlayınca, eşzamanlı olarak Erdoğan'ın Batı'daki popülerliği de yara alınca, eh vicdan da olmayınca, onları tutacak hiçbir şey kalmadı.

Normal şartlarda, gözümüzle görsek bile, birine yöneltmeden önce bin kez filan düşüneceğimiz “hırsız” gibi korkunç laflar, o dönemden sonra kamusal alanda serbestçe kullanılmaya başlandı, giderek dillere pelesenk oldu. Kanıtlanmaya ihtiyaç bile hissedilmeyen “oylar çalındı” iddialarının başlangıç tarihi de aynı zamana rastlar. Son birkaç seçime bakın, sandıktan koalisyonun çıktığı 7 Haziran dışında, “oylar çalındı”, “elektrikleri kestiler”, “seçim yapılan okulların önünde plakasız araçlar duruyordu”, “evet basılmış mühürsüz pusulaları okullara sokarak oy hırsızlığı yaptılar” laflarından biri ya da birkaçıyla atmosferi zehirlenmeyen neredeyse hiçbir seçim yok.

Üstelik “müddei iddiasını ispatla mükelleftir” ilkesi bunlara asla işlemiyor. Kaybettikleri, sonuçlardan memnun olmadıkları, Erdoğan'ın ya da AK Parti'nin kazandığı her seçimde; “şaibeye inanmaya dünden razı bir kitlenin kucağına”, seçimlerde şaibe olduğunu düşündürtecek argümanlarını “köpürtülmek üzere” bırakıyor ve ortalığı karıştırıyorlar. Birkaç gün mızmızlık ettikten sonra da eski hallerine dönüyorlar. Sonra mı? Sonrasında seçim gündemden düşüyor ve bunlar da bir sonraki seçime kadar yan gelip yatmak için zaman kazanmış oluyorlar.

Referandum gecesi sonuçları hakkıyla tartışmayı bile zorlaştıracak derecede şiddetli biçimde gündemi kaplayan mühür tartışmasını, “az bir farkla kaybetmeyi hazmetmek zor olabilir” diye açıklamayı tercih etmiştim. Oysa biraz derine ve biraz geriye bakıldığında bunun artık “alışkanlık” yapmış bir çirkeflik politikası olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Halka hakaret etmeden CHP'nin başarısızlığını perdeleyecek, iktidar partisinin başarısını ise görünmez kılmak bir yana, bir de üzerinde şaibe oluşturacak tek yöntem bu çünkü. “Gerek-Şart”ı ise ahlaktan nasipsiz olmak. CHP'nin ve muhalif kanaat önderlerinin bununla ilgili bir sorunu olmadığını düşünüyorum. Bilmiyorum, haksız mıyım?