https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480&iu=/1347001/Yenisafak-Video-Preroll&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp] https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480|640x350&iu=/1347001/Yenisafak-VideoPOSTROLL&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp]
Yazarlar Hangi ara bu kadar çamura battın Asuman

Hangi ara bu kadar çamura battın Asuman

Salih Tuna
Salih Tuna Gazete Yazarı
Esir kampına düşmesine sebep nihayet bir sokak lambasıydı. Bir isyan, bir başkaldırı şarkısıydı fırlattığı taş.

Kaçmayı kafasına koymuştu. Mümkün değildi esareti kanıksamak. Hiç kimse inanmıyordu kaçabileceğine.

Öylesine kuşatılmıştı her yan; gözetleme kuleleri, tel örgüler, köpekler...

Düşündü taşındı, hesap etti ve kaçtı.

Arkadaşları onda inşa etmişlerdi kendilerini; dışarıya açılan pencereleri, şehir şehir dolaştırdıkları umutları, adını bile anmaya cesaret edemedikleri özgürlükleriydi.

Ona yakınlıklarını yarıştırdılar hemen. Biri, “Benimle dolaşırdı hep” dedi; diğeri, “Ranza arkadaşımdı” diye övündü; öteki, “Bir keresinde onunla yumurta yarışında...” diyerek başladı anlatmaya.

Yazık ki yazık, dışarıda yapamadı; yakalandı. Ayağına prangalar vuruldu.

Mahkûmlar onu tekrar görmekten hiç hoşnut olmadılar. Geri “döndürülen” gurur duydukları arkadaşları değil, içlerinde büyüttükleri yenilginin ete kemiğe bürünmüş haliydi sanki. Cüzzamlıymış gibi kaçtılar ondan; bakmadılar yüzüne bile.

Hâlbuki zincire vurulmaz bir yürek, yenilgiyi kabul etmeyen bir bilinçti o; iddiasından asla vazgeçmeyecekti.

Stuart Rosenberg'in yönettiği, “Cool Hand Luke” filminin söz konusu kahramanı, hikâyesini anlatmadığımız, anlatamadığımız bizim kahramanlarımızın yanında karikatür kalır.

Bizim kahramanlarımız!..

Bosna şehidimiz (canım arkadaşım) Selami Yurdan, çelik iradeli adam Orhan Evci, dağların kartalı Bahattin Yıldız

Ve Furkan Doğan ve Yasin Börü ve Mustafa Cambaz ve daha nicesi…

Gelgelim, “bizim muhteremler” de mezkur filmdeki mahkumlardan daha beter, daha rezil!

Hâlbuki bir zamanlar ataerkil gelenekleriyle, emosyonal halleriyle bulaşıcıydılar.

Kızdırıcı bir etki bırakıyordular toplumda. Öfkeliydiler. Otokratik sistemlere, despotizme, kokuşmuş monarşilere küfrediyorlardı.

Haklıydılar. Mazlumların sesi, vicdanıydılar.

Jaures'in tanımladığı gibi, atalarının ocağından külü değil alevi aktarmak için “kaynaklara” dönmekten dem vurdular.

Literalizmden kaçarken bir tahakküm teolojisi Vehhabiliğin versiyonlarına tutuldular. Mütevazı değil, dışlayıcıydılar; Necip Fazıl'dan Sezai Karakoç'a kadar üstatları, ağabeyleri iplemiyordular.

Müteal değildiler.

Hint ve İspanyol tecrübelerini keşfedebilecek tecessüs ve tefekkürden yoksundular.

Hiçbir zaman Doğu'nun ve Batı'nın künhüne vakıf değillerdi; Anatole France'in öyküsündeki nehrin karşı kıyısında bulunuyorlardı sadece.

On ikinci yüzyıldan itibaren içine kapanan, donuklaşan, velhasıl tarihin nesnesi haline düşürülen Müslümanları, on dokuzuncu yüzyıldan başlayarak kendilerini bulmaya, kendileri olmaya çalışan çığlıktır “İslamcılık.”

Üst limiti çizilmemiş, içi doldurulmamış acemi bir çığlık. Her çığlık gibi romantik, yaralı...

Bu muhteremler ilkin geçmişlerindeki bu çığlıktan korktular, sonra inkâr ettiler.

Günlerine ikbal devşirmek için bir lanetli gibi kaçtılar dünlerinden. Jung'un, bilinçten uzaklaştırılmış kişiliğin altyapısı diye nitelendirdiği “gölgelerine”, nihilizm uçurumuna kadar getirip terk ettikleri gençleri ve kendilerine umut bağlayanları hedef seçtiler.

Oysa dünyevi bir başarı “yakalansaydı”, omuzlarına basarak yükseldikleri bu insanlara yer vermemek için, verdikleri “emekleri” yarıştıracaklardı.

Altın buzağının önünde öyle apışıp kaldılar ki, başlarında kırk tane Harun dursa mâsivâdan dönmezler.

Bunlara sonradan ne idüğü belirsizler, fırıldaklar, entegristler, tekfirciler, mürailer, velhasıl, müfteriler eklendi.

Üstadımız Necip Fazıl bir defasında, “Biz hohlaya hohlaya buz dağlarını erittik; şimdi ortalık çamurdan geçilmiyor” demişti.

Kim tasfiye edecekmiş “İslâmcıları?

Kim?

Recep Tayyip Erdoğan mı?

Şimdiye değin envaiçeşit iftira, suikast, muhtıra, darbe girişimi ve kişilik katline maruz bırakıldı, ama, kimsenin aklına ona böyle alçakça bühtan etmek gelmedi.

Hangi ara bu kadar kurnaz oldunuz?

Tuluatınız bitti pek sayın muhteremler! Çamura yatmakla “sinsiliğinizi” artık gizleyemezsiniz.

Ah, nerdeyse unutuyorduk; işte buyurun, kompleksiniz ve şurada duruyor “bibliyografyanız.” Projelerinizle birlikte onları da alın ve gidin.

Bize Mantıku't-Tayr, Fethu'r-Rabbani de yeter.

NOT: “Tuluat Bitti” başlığıyla 2006'da bu köşede yayımladığım yazının ilâveli 3. baskısıdır.