YazarlarHüznümüz Allahadır

Hüznümüz Allah’adır

Serdar Tuncer
SerdarTuncerGazete Yazarı

Konuşuyoruz. Mütemadiyen konuşuyoruz. Siyasetçimiz, münevverimiz, tüccarımız, dervişimiz konuşuyor, hem de hiç durmadan... Kusurunu gizlemek için takıp takıştıran rüküş çirkinlere döndük. Çirkin yanımızı kapatacak zannettiğimiz aksesuarlarımız, kusurumuzu daha çabuk ve daha çok ele vermekten başka bir işe yaramıyor. Bilmiyor konuşuyoruz, bilmeden konuşuyoruz, bilmediğimiz ne varsa konuşuyoruz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Serdar Tuncer : Hüznümüz Allah’adır
Haber Merkezi01 Ekim 2017, PazarYeni Şafak
Hüznümüz Allah’adır yazısının sesli anlatımı ve tüm Serdar Tuncer yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Siyasetçimiz susarak halletmesi gereken probleme güç yetiremediği için konuşuyor. Ses tonunun ne kadar yüksek olduğundan anlıyoruz karşıya karşıya olduğumuz problemin ne kadar büyük olduğunu. Münevverimiz bilmeyişini saklamak için konuşuyor. Konuya dair bizim bilmemiz gerekeni değil, kendi bildiği herşeyi ifade etmek için çırpınışından anlıyoruz hiçbir şey bilmediğini. Tüccarımızın çok konuşması, sattığı malın kendisini ifade edecek kalitede olmadığının habercisi olmaktan başka bir işe yaramıyor. Dervişimiz ne zaman ‘ol’maktan bahsetse, olamadığının katmerli itirafı oluyor dudağından dökülen sözler. Konuşuyoruz…

Yanan bir adamı gören haberci şehvetiyle konuşuyoruz. O muhabiri dinleyen seyirci dehşetiyle konuşuyoruz. Anca konuşuyoruz! Oysa yanan adam konuşmuyor hiç. Feryat ediyor sadece. Onun feryadı anlatıyor ateşi, yangının ne olduğunu. Biz de o ateşe girene kadar susmalıyız belki de. Gördüğümüzü olmuşuz gibi anlatmayı bırakıp ‘ol’duğumuzu, görenlerin ‘olmayı’ anlayacağı güne kadar susmalıyız. Ateşi anlatmak için feryadımızdan başka söze ihtiyacımız kalmayıncaya kadar susmalıyız. Hatta belki de kendimiz bizatihi ateş olana kadar susmalıyız. Öyle ki yangını anlatmak için feryada bile ihtiyacımız kalmasın.

22 Kasım 1975. Merhum Fethi Gemuhluoğlu, irticalen dostluk üzerine yaptığı ve belki de zarif bir emr-i vaki ile yapmak zorunda kaldığı konuşmasına muhteşem bir selamdan sonra şöyle başlıyor: “Dostluk üzerine konuşmak gibi, hiç mu’tâdım değil konuşmak… Elli üç yaşındayım. Kırk senedir söz orucu tutuyorum. En az yirmi senedir, yirmi beş senedir yazı orucu tutuyorum.”

Dâr-ı bekâya irtihal edişiyle, cümle oruçlarının iftarını yâr ile yaptığına iman ettiğim bu güzel zâtı rahmet ve muhabbetle selamlarım. Yegâne maksadı; “Kendisine nimet verilenlerin yoluna” dostluk olan Fethi Ağabey’i, dostlarından bahisle; “Korku da hüzün de yoktur” buyuran maksûd-u hakiki’sinin, dostlarının gönlünü fethi sırrınca selamlarım. Esirgemeyeceğinizi umduğum Fatihalarınızı bu niyaz ve duama kanat eyleyerek aşkla selamlarım.

Kırk sene boyunca susmak, söz orucu tutmak. Niçin? Ben bilmem ama Fethi Ağabey’in bir bildiği var. Sustuğu için mi bilir, bildiği için mi susar, onu da bilmem. Düşünün, kırk senelik muhteşem bir sükutun ardından yapılan mütevazı bir konuşma. Hepi topu 15 kitap sayfasını geçmeyen, 15-20 dakikalık bir konuşma. Samimi, ta içerden, konuşan kendisi değilmiş gibi, “himâyet-i azîzâna ilticâ” ile kendisine kırk sene “Sus” diyen kudret; “Haydi şimdi söyle sustuklarımızı” demişçesine… Ne kadar çok gerilirse o kadar uzaktaki hedefi vuracağı belli bir yayı tam kırk sene germiş ve sadağından çektiği okun adını “dostluk” koymuş da, bahsedilen hakikatten milyonlarca ışık yılı uzakta duran bizleri, o okla kalbimizin tam ortasından vururcasına… Okuyanını, dinleyenini, rüşde erene değin susmak kaydıyla irşâd edecek bir konuşma.

O konuşmayı okuyorum şimdi. (Dostluk Üzerine/Fethi Gemuhluoğlu Kitabı/ İz Yayıncılık) En son okuyuşumdan bu yana ne kadar çok şeyi susamadığımı fark etmenin mahcubiyetiyle okuyorum. Nasıl mahcup olmayayım ki, kırk yıldır konuşan bir adamım; kırk yıl susan Fethi Ağabey, daha sözün başında o müthiş mihengi kalbime emanet ediveriyor:

 “Hâl sâridir, buyurulmuştur. Maraz da sâridir. Dilerim ve umarım ki, benim marazım sârî olmasın ve burada şevk sârî olsun, cezbe sârî olsun ve aşk sârî olsun”. 

Hangi konuşmamızdan, hangi yazımızdan kimlerin kalbine acaba neler sirayet etmiştir diye düşünüyorum. Varlığımız birlikte olduğumuz insanlara safa mı, cefa mı? Yanımıza gelenlere kalbimizden kedûret mi ikram ediyoruz muhabbet mi? Yük mü alıyoruz, yük mü oluyoruz?

Fethi Ağabey, kendi varlığı kendisine yük olanın başkasının yükünü alamayacağını ihtar edercesine devam ediyor söze:

“İnsana dost olmak, fikre dost olmak, coğrafyaya dost olmak, tarihe dost olmak, kendi vücuduna dost olmak, komşuya dost olmak gibi kademe kademe, ama entegre, bir bütün içinde bütün dostluklar söylenmeye mecburdur.”

Kendimize ettiğimiz düşmanlığı düşman edemez bize deyip, kavgaya tutuşacak oluyorum kendimle, imdada yetişiyor hazret:

“Ben hayatın cezbe ve şevk üzerine bina edildiğine kâilim. Hani ilk defa kelime-i şehadet getiriyor gibi getirmedikçe, kelime-i şehadet olmaz. İlk defa âşık oluyor gibidir, ilk defa yürek çarpmışa dönüyor gibidir…”

Ve devam ediyor:

“Batı adamının bunalımı çok tabiîdir; muallâktadır. Doğu adamı yerinmez ve sevinmez çünkü dünyada sevinilecek ve yerinilecek bir şey yoktur. Ve bizim hüznümüz Allah’adır…”

“Hüznümüz Allah’adır.” Bu nasıl bir sözdür Allah’ım. Bu iki kelimeyi böylece söyleyebilmek için kaç ikiyi bir eylemeli insan? Neye, ne kadar susmalıyız ki, bir’den gayrı bir şey olmadığını yakînen idrâk edebilelim?

Kalbime eğilecek oluyorum âh ile; “Duracak zaman değil” diyor Fethi Ağabey:

“İ’lây-ı Kelimetullah kendisine verilmiş olan Osmanoğlu ve alınmamış olan Osmanoğlu. Verilmiş de alınmış değil; buna bilhassa işaret ederim. Aklımızı başımıza devşirelim; bu emanet onlara verilmiş fakat alınmamıştır.”

Konuşarak kendime anlatamadığımı Fethi Ağabey’in sükûtuyla şerh etmek hoşuma gidiyor, şöyle bir keyifle doğrulacak oluyorum yerimden, ikaz geliyor:

“Eğer Türkiye’de insanlar yeniden bir “ba’sü ba’de’l mevt” sırrını yaşamak istiyorsa, onu ihya etmek istiyorsa, uykuyu kaldırmalıdır… Asıl niyetim, zaten uykusu çok az olan sizlere uykuyu kaçırmaktır, yatağı dar etmektir. Sizin içinize bir azâb, sizin içinize bir çile, sizin içinize bir dram tohumu ekmek istiyorum.”

O tohum nasıl yeşerecek?

“Başımızı ellerimizin arasına alarak, her türlü silahı terk ederek, “Ben nefsimi katlettim hem şehidim hem gazi” diyerek, cihadın büyüğünden küçüğüne dönerek…”

Ve devam ediyor:

“Akıl kutsaldır beyler! Dîn-i mübîn akıl sahiplerine teklif edilir… Fakat akıl, akılsızlara gereklidir. Aklı olanlar, aşkı seçsinler ve aklı terk etsinler…”

“Şâh-ı Velâyet buyuruyorlar ki; “Gözü olana sabah ışımıştır.”

Gözü olmayan var mıdır diyecek oluyorsunuz, cevap hemen geliyor:

“Uzuvlarımıza da dostluğumuz yok. Uzuvlarımıza dostluğumuz olsa… ‘Dost yüzünü göremezsem bu gözlerim nemdir benim’ diyor. Biz dost yüzünü göremiyorsak gözlerimizin vazifesi nedir?”

Ah Fethi Ağabey ah! İnandım ki hâl sârîdir. Şehadet ederim ki senin sohbetinden maraz değil; şevk, cezbe ve aşk sirâyet etmeye devam ediyor ve edecek. Mekânın cennet, makamın âlî, komşun “Levlâke sırrının mazharı”, baktığın dost yüzü olsun.