Prof. Dr. Sa’düddîn Ökten hocamın bir sözünü asla unutmam. Hakkını verebiliyor muyum, bilmem ama unutmam. Söz tam anlaşılsın için bağlamından da bahsetmeliyim size; nerede, niçin, nasıl söylendiğinden yani. Burası çok mühim çünkü bağlamını bilmeden anlamaya çalıştığımız her cümle bizi yanlış bir yoruma götürüyor. Her yanlış yorum bizi o şeyin hakikatinden mahrum bırakıyor. Hakikatlerinden mahrum olduğu ‘şey’lerin sathî ezberiyle donanmış bir kafadan gerçek doğmuyor. Gövdesinin üstünde ‘gerçek’ten mahrum bir kafayı taşıyan insanın da her şeyi yalan oluyor. Kendisi bile. Zaten yorum dediğimiz nedir ki; ‘doğru anlamaktan ziyade, yanlış anlamama çabasının adı’ olmaktan başka? İhsan Fazlıoğlu’na selam olsun.

Sen kader yazamazsın!

Yeni Şafak

Gelelim meseleye. Hatta gelmeden önce yanlış bir yoruma mahal vermemek için niçin Sadettin değil de Sa’düddîn dediğimi izah etmeliyim. Celal Hoca oğluna böyle seslenirmiş: Sa’düddîn. Hoca merhum biliyor tabii; lisanı, manayı, aradaki üç harfle neyin nerelere kurban gittiğini. Onun için oğlunun ismini bu şekilde telaffuz ediyor. Osmanlı bakiyesi zevat her şeyiyle ayrı bir güzel… Abdülhak Hamîd Tarhan, harf inkılabından sonra ismi ‘Hamit’ diye yazılmaya başlayınca dostlarına dert yanarmış: “Âhir ömrümüzde ismimizin sonuna bir ‘ham’ bir de ‘it’ getirdiler”

Sa’düddîn Bey Hoca’mdan bir sohbette bunu böylece işitince Sadettin demekten vazgeçtim ben de. Kendisi gibi seslenince merhum Celal Hoca mutlu oluyor gibi geliyor bana. O mutlu olunca ben de mutlu oluyorum. Babalar ve oğulları enteresan. Yahya Kemal’in babasına “Siz Yahya Kemal Bey’in babasısınız değil mi” diye sormuşlar, o da yapıştırmış cevabı: “Ne münasebet efendim, o benim oğlumdur!”

Bazen tanımadığınız bir babayı oğlunun şahsında sevip hürmet ediyorsunuz. Bazen de babası dâr-ı bekâya göçmüş bir evlada sarılmak babasıyla hasret gidermek manasına geliyor. Ali Buhara’yı ne zaman görsem derim ki: “Gel bir Ömer Hoca’ma sarılayım.” Sarılırım ve bir anda ortalık Gülce’ye döner. Yusuf’u bağrına basmak Erdem Abi’yi koklamak gibidir. Kuşlar uçuşur içinde o an, loş bir keman solosu gibi... Selman Hoca’nın simasından Fethi Abi’yi seyretmek; Mehmed Abi’nin yüz hatlarında Üstâd’ın çilesiyle merhabalaşmak çok güzeldir. İmam Cafer’in asayı çekip elini uzatarak söylediği söze kadar varır bu mevzu. Derin sular…

Neredeydik nerelere geldik. Bir söz ve onun bağlamında kalmıştık en son. Mesele şudur: Vaktiyle bir sevdiğimle aramızda küçük bir tartışma yaşandı. Buna şahit olan bir başkası başladı ağlamaya. Kahroldum. Ben böyle yapmasaydım o ağlamayacaktı. Benim yüzümden o neden ağlasındı? Buna ne hakkım vardı? Döktüm yüzümü, aklımda ne tartışma kaldı ne sebep. Hep o benim yüzümden ağlayanın gözleri... Gitmiyor gözlerimin önünden.

Yola çıktım, Sâdi Baba’yla buluştuk. Yüzümü görünce anladı Hazret, bir şeyler var. Böyledir bu işler, bazılarıyla saatlerce konuşup anlatamayacağını, bazıları sükûtundan şerh ederler de haberin bile olmaz. Anladığını yüzünden anladım. Yüzü yüzüme döndü, karardı ama hiç bir şey söylemiyor. Mahzun bir merhaba, öylesine bir hal hatır hepsi bu... Yanımızda üçüncü bir kişi var çünkü. Sormuyor hiç bir şey. Feribota kadar dilsiz dudaksız sualler, teselliler, nasihatler... Feribota binince Bay Üçüncü, Sâdi Baba’nın ifadesiyle; ‘Hacım’ gitti kahve almaya. O arabanın kapısını kapatıp çıkınca, sordu: Hayrolsun Serdar Bey, nedir bu hâl?

Anlattım, ağladım. Aslında yarım saattir ağzımızı açmadan konuştuğumuz şeyi anlatmak için ağzımı açar açmaz ağladım. Bu da bir garip iş. Beş, altı yaşlarındaydım, elimi köpek ısırmıştı. Mahalleyi bir uçtan bir uca elimden akan kanları seyrede seyrede kat edip eve gelmiştim. Annem kapıyı açtı, yüzünü gördüm annemin, kopardım yaygarayı. Elim o anda acımaya başlamıştı sanki. Yahut ben acıyı paylaşacak birisini bulana kadar kendimden saklamıştım elime ne olduğunu. Anneler ve çocukları... Annesi hayatta olduğu müddet, çocuktur bir insan, yaşı ne olursa olsun. Anne göçtü mü dünyadan çocukluk biter; baba da alıp başını gitti mi, büyürsün. Böyle şeyler...

O feribotun içinde bu kez eli değil kalbi kanayan bir çocuktum. Annem yoktu yanımda, hocamın yüzünü görmem değil, ilk cümleyi kurmam gerekti ağlamam için belki de. Size bir şey diyeyim mi: Ağlamanın sevmekle kesin bir irtibatı var. En çok sevdikleri için ağlar insan, sevdikleri yüzünden ağlar en çok da. Ağlamak için sevdiklerinin omzunu arar, yüzünü görmek ister, sesini duymak ister. Aamir Khan harika bir adamdır bu arada. Dangal’ı hâlâ seyretmediyseniz gidip görün lütfen. Kızın babasıyla arası açık... Baba haklı, kızcağız yeni farkına varmış bunun. Telefon açıyor eve, annenin ısrarıyla baba eline alıyor ahizeyi ama kırgın. Kız birden ağlamaya başlıyor, hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla... Babanın gözlerinde birikip, yanağından bir türlü damlayamayan yaşlar. Babalar ve kızları, âh... O sahneyi gördüğünüz an ne demek istediğimi anlayacaksınız. İrtibatı var diyorum size, sevmenin ağlamakla. Kalbini en çok kim güldürüyorsa insanın, gözünden yaşı en çok o döktürüyor.

Ne diyorduk? Hacım kahve almak için çıktı arabadan. Ben anlatmaya çalıştım niçin o halde olduğumu. Her şeye tamam, diyordum, hepsi başım gözüm üstüne, ama o... O neden benim yüzümden ağlasın ki? Dinledi öyle, dikkatle. Gözlerini gözlerime dikti, kalbime kurşun gibi saplanacak o cümleyi tek tek, hecelercesine söyleyiverdi Sâdi Baba: “Sen kader yazamazsın Serdar Tuncer!”

Kalakaldım öylece. Bu bildiğim bir şeydi. Yapmadığım bir şeydi üstelik ama donup kaldım öyle, kalbimde bir kurşun yarası... Devam etti büyük bir ciddiyetle: “Allah, o kulunun kaderine bu sebepten ağlamayı ezelde yazmış, sen kimsin ki benim yüzümden oldu diyorsun?”

Hacım kahveleri getirdi, sustuk. Varacağımız yere ne kadar zamanda gittik, yol boyu neler konuştuk, bir müzik çalıyor muydu radyoda inceden. Hiçbirisini hatırlamıyorum. Kafamda günlerce yankılandı durdu o cümle: “Sen kader yazamazsın!”

Bildiğim bir şey demiştim hani, üstelik yapmadığım. Yanlışmış! Anladım ki bu yaptığımı bilmediğim bir şeymiş. Kaderler yazıyormuşum sevdiklerime habire ben. Çocuklarıma, kardeşlerime, yanıma gelen kabiliyetli genç adamlara, tanışıp sevdiklerime: O öyle yaparsa şöyle olur, bu bunu yapmamalı çünkü böyle iyi olur, bu şunu yapmalı çünkü şöyle olacak...

Sevdiklerim için iyi şeyler düşünmekten bahsetmiyorum yahut onların dertleriyle dertlenmekten. Yahut meselelerdeki hata payımızı görmezden gelip suçu kadere yüklemekten… Kastım bunlar değil!

İnsan kaderin Rabbine iman ede ede, kader yazamayacağını bile bile yine de kader yazıyor; sevdiklerine, ülkesine, dünyasına. Bir farkla ki, bu kader yazma işinin adı bazen umut oluyor, bazen hayal, bazen temenni, bazen de plan. İşler hayal ettiği, güzel olur zannettiği, planladığı gibi olmayınca da kahroluyor içten içe.

Hâlbuki bir dönüverse kalbine, kendi başına gelenlerden başlayarak gerçekten bir iman etse kaderin Rabbine, bütün kederler işte o an gerçekten bitecek. Gel gör ki, bu bahsin de söylemesi kolay, eylemesi zor; bütün benzeri hikmetler gibi…

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.