Ah, ne güzel günlerdi o 90’lı seneler…Gâliba her şey 2008’den îtibâren içinden çıkılmaz hâle geldi.

Evet işlerin buralara kadar geleceği, meselâ 1979’dan beri belini doğrultamayan  Afganistan için belliydi. 1979; Afganistan’a indirilen ağır darbelerin başlangıç târihidir. Ne tuhaf değil mi ki; aynı târih mâhut İran Devrimi’yle de örtüşüyor. 1980-1988 ise; neredeyse 10 senelik manâsız İran-Irak Savaşına işâret ediyor. Aynı dönem bizim için 12 Eylül faşizminin idrâk edildiği senelerdi. 1989’da; yâni daha İran-Irak Savaşı henüz bitmiş iken Duvar yıkıldı ve Doğu Avrupa -sözüm ona- kurtuldu ve “özgürleşti!”

Muhtasar yakın devir tarihi (1)

Yeni Şafak

Bize gelince, doğrusu, bu özgürleşmeden bir nebze payımızı aldık. Afganistan’da olanlar bizi çok ilgilendirmiyordu. 1989’da sona eren Sovyet işgâlinin ardından Afganistan’da düzeni sağlamak üzere arz-ı endâm etmeye başlayan NATO’daki yerimizi almıştık. Projelerin soft tarafında yer alıyorduk. İran-Irak Savaşını ise seyretmiş; arada bir “Büyük Abi” edâsıyla “yapmayın etmeyin” gibisinden sözüm ona -“arabulucu”- demeçlerle yetinmiştik. Ah ne güzel günlerdi o 90’lar….

Hele ilk 3 senesi… Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı sona ermiş; hazret Marmaris’e çekilip kendisini resim sanatına vermiş; biz de ilk defâ sivil bir Cumhurbaşkanına sâhip olmuştuk. Artık gayrısı Kenan Evren ile resim sanatı arasındaydı. Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde sanki engel kalmamıştı. Darbenin etkisiyle yaralanmış, umutlarını kaybetmiş ve küsmüş entelijensiyamız, kendisini rustik, minimalist, târihî-turistik ve de gastronomik işlere vermişti. Ama 90’larda kollar yeniden sıvandı. Büyük şehirlerde kalabalık paneller; ama hepsinden mühimi yeni kurulan ve bizi TRT’nin o meş’um “siyah-beyazından” kurtaran renkli  TV Kanallarındaki o renkli ve heyecanlı açık oturumlarda ve birisi kapanırken digeri neşre başlayan sayısız dergide yeniden boy göstermeye başladı. Sanki 1908’in atmosferi yeniden yaşanıyordu. Dünyâ özgürleşirken yaya kalacak değildik. Dün Genç Avrupa rüzgârları zihnimizi yalıyordu. O günlerde ise Doğu Avrupa’nın rüzgârları bize de ulaşmış ve dâhi bulaşmıştı. Doğu Avrupa entelijensiyasında ilk  testi yapılan; Anglo Sakson modellemelerle pişirilen sivil toplumculuklar, yapı bozumcu ve yapı sökümcülükler, çokkültürcülükler liberâl güzellemelerle birlikte servis edilmeye başlandı.

Bu panellerde gaz alıp; tam 'işler iyi gidiyor' derken; savrulduk ve  1991 -2002 arasında hüküm süren Restorasyon devrini yaşamaya başladık. 1993’de Türkiye’nin ilk sivil Cumhurbaşkanı tuhaf bir şekilde hayâtını kaybetti. Onun yerini Restoratör hareketin lideri olan Süleyman Demirel ve merkez sağ-merkez sol ittifâkı aldı. Bunu da târihsel uzlaşma olarak yutturmayı başardılar.  1991’de hükûmet düzeyinde başlayan restorasyon, 1993’de Çankaya’yı da düşürmüş oldu. Tuhaf olan neydi biliyor musunuz? Biz  Restorasyonu özgürleşme sanmıştık. Kafamız karışıktı. Evet, eskilerden umut yoktu. Kimilerine göre esas özgürleştirici damarı Özal temsil ediyordu. Çünkü establishment ile hesaplaşıyordu. İyi de , Özal 12 Eylül hükümetlerinde çalışmamış mıydı? Gençler patır patır asılırken neredeydi? Sonra, 12 Eylül’ün eski siyâsetçilere koyduğu yasakları neden savunuyor ve referandum için tercihinin “No” olduğunu söylüyordu? Bir de; her ağzını açışında ekonomizm yapan mübareğin  sosyale hiç  tahammülü yoktu. Evet Besim Tibuk kadar acımasız değildi belki; ama büyüyen eşitsizliği düzeltmek önceliği değildi. Eğer düzelecekse ancak “görünmez el“ ile düzeleceğini söyleyip duruyordu. Yoksa eskilere bir şans daha verilmeli miydi?

O devrin seçmenleri neticede eskiyi çağırdı. Sonrasını biliyoruz. İç yağma başladı. Ekonomik ibre hızla iflâsa doğru kaymaya başladı. Siyâsal tablo da bunu tâkip etti. Peşi sıra fâili meçhûl cinâyetler, köy yakmalar ve boşaltmalar gelmeye başladı. Düşüncesiz mi; değilse plânlı mı, artık bilmiyoruz bir dizi uygulamayla Kürt sorunu kanırtıldı, kanatıldı ve maalesef kitlesel bir tabana sâhip kılındı. Kritik olan ise bu sürecin 1991 Körfez Savaşı ve ardından uygulamaya koyulan Çekiç Güç ile örtüşmesidir. Daha o zamanlardan sürecin Türkiye’ye geleceği belliydi. Ama, ne diyeyim yine de “güzel günlerdi 90’lar...” En azından zihnimizde. Zâten güzel olan ne varsa zihnimizin ürettiği bir şey değil midir? Dünyâ yanıyordu. Ama zihnimizde her şey toz pembe idi. Olsundu. “Cânım ‘Türkiye halkları’ liberâl trendi bir yakalasın, şu berbat Restorasyon devrinden bir çıkalım; evelallah  Kürt sorununu da, Alevî sorununu da aşarız”  diye düşünülüyordu. Güzel günlerdi o 90’lı seneler. Vallahi “motorları henüz maviliklere süremiyorduk” ama, güzeldi, güzeldi...Dışarıda rezâlet berdevâm ise de zihnimizde, duygularımızda; yâni içimizde vaziyet  berkemâl idi...

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.