https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480&iu=/1347001/Yenisafak-Video-Preroll&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp] https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480|640x350&iu=/1347001/Yenisafak-VideoPOSTROLL&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp]
Yazarlar Fıkıh ahlakın nesi olur?

Fıkıh ahlakın nesi olur?

Talha Hakan Alp
Talha Hakan Alp Gazete Yazarı
Zaman zaman fıkıh/şeriatla ahlak arasında tezat ilişkisi kuranlara şahit oluyoruz. Bu kimselerin çizdiği tabloya göre fıkıh, salt şekilci ve sathî ölçüleri yasalaştırarak içkin, hasbî ve esnek ahlakî tavrı değersizleştirir; kof ve riyakar bir ilişki düzenini intaç eder.

Ahlak-vicdan namına haram-helal ölçülerini tahfife yol açarak kulluk şuurunu bulandıran bu yaklaşım gerçeği yansıtmamaktadır. Fıkıhla ahlak arasındaki ilişkinin adı tezat değil, bilakis işbirliğidir. Yer yer şekli ve kalıp ölçüler getirse de fıkıh ahlakın sosyal hayattaki teminatıdır. Fıkıh yasalarıyla teminat altına alınmayan ahlak hem istismara açıktır, hem de hak-hukuk ihlali gibi tersinden bir ahlak zaafına dönüşme riskiyle yüz yüzedir.

Bunun gibi mükelleflerinin vicdanında karşılığı olmayan fıkıh/hukuk sistemi de kokuşup riyakarlığa ve ancak kolluk kuvvetlerinin zoruyla yürüyen müflis bir hukuk rejimine dönüşme tehlikesiyle yüz yüzedir.

Ancak bu durum fıkıhla ahlakın birbirine alternatif iki ayrı değer örgüsü olduklarını göstermez. Aksine paranın yüzleri gibi ikisi arasındaki bütünlüğe dikkatimizi çeker. Dolayısıyla "fıkıh mı, ahlak mı?" ya da "fıkıh mı vicdan mı?" şeklinde bir dilemmanın gerçekliği yoktur. Zaten Efendimiz"in, "insanlar madenler/cevherler gibidir. Cahiliyye döneminde hayırlı olan İslam"da da hayırlıdır, eğer fakih olursa" (Buharî) şeklindeki beyanı da, ahlakın ancak fıkıhla bütünlenmesi halinde İslam"da değer ifade ettiğinin tescilidir.

Haddi zatında Yüce Yaratıcı"nın hayata müdahalesi demek olan "fıkh"ın, yaratılış-fıtrat ölçüleri anlamına gelen "ahlak" ile örtüşmesi gayet tabiidir. Vicdan yasaları halk/yaratılışın, fıkıh yasaları emr/ilahi hükmün eseridir ve tabiatıyla ikisi de aynı kaynaktan gelirler. "Bilin ki, yaratmak da emretmek de O"na mahsustur." (A"râf, 54)

Yüce Allah"ın yarattığı ile emrettiği/hükmettiği arasında bir çelişki, tutarsızlık olması düşünülemeyeceğine göre fıkıhla ahlak arasında da bir çelişki-tutarsızlık düşünülemez. Bu bakımdan fıkıhla ahlak arasında sıkışmışlık hissinin hiçbir sahici sebebi yoktur. Dolayısıyla ahlak-aşk-sevgi vs. duygular adına fıkıhtan vazgeçmek gibi bir ayartmaya prim vermemeli, fıkha uyduğumuzda ahlaka da uymuş olduğumuzu bilmeliyiz.

Burada şu soru akla gelebilir, gelmelidir de. Peki, ahlaka uyduğumuzda fıkha da uymuş olur muyuz? Tek kelimeyle cevap vermek zorunda kalırsak, evet diyebiliriz. Ancak ahlakın sosyal-medenî hayatın detaylarında birebir, somut hangi uygulamaya, hangi tutuma denk düştüğünü tespit etmek esaslı bir ictihad-yorum işidir. İşte ahlakın fıkha-şeriata muhtaç olduğu en bariz nokta burasıdır.

İnsan içtihadı bu tür karmaşık denklemlerde net ve tatmin edici cevaplar getiremez. Burada seküler toplumlarda otorite, çeşitli sebeplerle belli bir içtihadı tercih edip yasalaştırır. Toplumu ilgili yasayı uygulamaya mecbur tutar. Sonuçta kaynağı ictihad olan ilgili yasa zamanla ihtiyacı karşılayamayıp bir çok aksaklığa ve huzursuzluğa sebebiyet verir ve bir başkasıyla değiştirilir. Ancak Müslümanca yaşamayı prensip edinen toplumlarda bu cevabın kaynağı fıkıh/şeriattır. Sözgelimi Yüce Allah Kuran"da "Ey müminler! Mallarınızı aranızda batıl/haksız yollarla yemeyin" (Nisa, 29) buyurur. İnsan, mesela bir malı çalmak, gasp etmek, kandırıp sahibinin elinden almak gibi birçok teşebbüsün birer haksız kazanç yolu olduğunu vicdanen bilir. Ne var ki vicdanıyla baş başa kalan aynı insan, satıcının eli altında olmayan bir malın alım-satımının, keza elde edilmesi riskli olan bir şeyin alım-satımının da haksız bir kazanç yolu olduğundan bu kadar emin olamaz. Fıkıh, ilgili hadislere binaen bu nevi alım-satımların da birer haksız kazanç olduğunu, dolayısıyla meşru olmadığını bildirir. Fıkıh bu yolla haksız kazanç konseptini somut ticarî ilişkilere uygulayarak detaylı-kuşatıcı bir hukuk prensibine dönüştürür ve haksız kazanç konusundaki ahlakî hassasiyeti besler.

Keza hakşinaslık en temel ahlak ilkelerindendir. Ne var ki insan vicdanı, her biri murisin akrabası olan varislerin mirastaki hakları konusunda da net ve detaylı bir hüküm ortaya koyamaz. Şeriat/fıkıh burada tek tek varislerin paylarını açıklar, her birine hakkını verir. Nitekim Kuran-ı Kerim mirasla ilgili olarak "babalarınız ve oğullarınız hangisi sizin için daha faydalı siz bilemezsiniz" (Nisa, 11) buyurur.

İffet en temel ahlakî kavramdır. Bir kadının ırzını kirletmenin fecaatini her vicdan itiraf eder. Ancak iffetin teminatı sadedinde haremlik-selamlık ölçüleri vicdanın detaylıca söz söyleyebileceği hususlar değildir. Tesettürden halvete kadar bu alanda somut hükümler getiren fıkıh iffetin duvarlarını tahkim eder, neredeyse yaşlıların ağzında ağıta dönüşen ahlakî değerleri kamusal alanda etkin hale getirir.

Fıkıhla ahlak arasında tezat kurgulayan zihin, tam da burada sesini yükseltir; baldız, kayın, enişte, yenge gibi bazı hısım-akraba arası ilişkilere mesafe getiren fıkhı, ahlak namına sorguya çeker. Burası detaylıca cevap verilecek yer değil, ama bu kimselere her gün gazete sayfalarını kirleten aile-akraba içi gayri meşru ilişkileri hatırlatırsak sanırım şimdilik kifayet eder.

Mecelle"den ahlak ilkeleri

Aslında fıkıhla ahlak arasındaki paralelliği gözlemleyebileceğimiz en bariz alan fıkıh kaideleridir (kavâid-i fıkhiyye). Füru-i fıkıh bilgilerinin sistemleşme sürecinde derlenen iş bu fıkıh kaidelerini incelediğimizde bunların sadece medeni ilişkilerde geçerli birer hukuk prensibi olmadıklarını, aynı zamanda ikili ilişkilerimizde de geçerli birer ahlak prensibi olduklarını görürüz. Bu itibarla çevresindeki insanlarla iyi ve dengeli ilişiler kurmak isteyen her Müslüman fıkıh kaidelerinin en azından belli bir kısmını öğrenip bellemelidir.

Mesela Mecelle"deki "yakîn şekk ile zail olmaz" kaidesi önemli bir ahlak ilkesi olarak alınabilir. Birlikte yaşadığınız tecrübeler sayesinde dostluğundan emin olduğunuz bir arkadaşınıza karşı mesnetsiz kuşkulara zihninizde yer açmayın, hüsn-i zan sahibi olun.

Keza "aslolan, bir şeyin eski hali üzere bekasıdır" kaidesi de benzer bir ahlak ölçüsüne dikkat çekiyor. "Berâat-i zimmet esastır" kaidesi de aynı noktada birleşiyor. Aksi sabit olmadıkça insanlar masumdur.

Dostunuz, aksini gösteren veriler bulunmadıkça hala dostunuzdur. Aynı şey düşmanınız için de geçerlidir; aksini gösteren veriler bulunmadıkça düşmanınızı dostunuz olarak görmeyin. Binaenaleyh ne dostlarınıza karşı kuşkucu davranıp ilişkinizi gerin, ne düşmanlarınıza karşı ihtiyatı elden bırakıp zarara uğrayın.

Mesela bir diğer prensip; "sözleşmelerde aslolan mana ve niyettir; lafız ve kalıplar değildir." Fıkıhta sözleşmede tarafların amacı, niyeti esastır. Kullanılan ifade ilk etapta başka bir şeyi gösteriyor olsa da anlam tarafların niyet ve amacına göre belirlenir.

Durum insanî ilişkilerimizde de böyledir. İnsanların sözlerinden çok niyetlerine, duygularına bakın. Niyetleri samimi, duyguları saf ise sözlerine takılıp kalmayın. Aslolan kişinin kalbinde taşıdığı duygu, aklından geçirdiği düşüncedir. Meramını her zaman net ve sahih biçimde ifade etmek ekstra bir beceri işidir ve herkes bu beceriyi gösteremez. Dostlarınızı becerileriyle değil, niyet ve duygularıyla tanıyın. Aksi takdirde düşmanlarınız, niyetlerini dillerinden saklama becerileri sayesinde dostlarınızın yerlerini alabilir.

Bir başka fıkıh prensibi; "def-i mefâsid, celb-i menâfi"den evladır". Zararı def, faydayı teminden önceliklidir. Fıkıhta faydası uğruna zarar getirecek bir yola tevessül edilmez. Mesela hacca gitmek için rüşvet verilmez. (el-Bahru"r-râik) Yine hacca gitmek için faize para yatırılmaz. Hayır hasenat yapmak için piyango bileti alınmaz.

Ahlak yasaları da bu yöndedir. İnsanlarla kuracağın sağlıklı ilişki önce onlara zarar vermeme ilkesi üzerine dayanmalıdır. Endişe ümitten baskındır. Emniyet endişesi mutluluk ümidinden öncedir. İnsanlar şerrinizden emin olmadan hayrınızdan ümitvar olamazlar. Eşini, dostunu ve bilumum yakınlarını, ölçüsüz, agresif ve beklenmedik tepkileriyle tedhiş eden kimse onlara karşı iyiliğiyle avunmamalı, önce verdiği rahatsızlıktan vaz geçmelidir.