Son zamanlarda gerek AB ülkelerinin gerekse ABD’nin Türkiye’ye karşı ve genel olarak Ortadoğu’daki siyasetlerine bakıldığında şu manzara tam bir netlik kazanıyor. Batılıların Türkiye’de ve bütün İslam dünyasında tercihi demokrasi değil, diktatörlüktür. Gerçek demokrasi deneyimlerini istediği gibi yaftalayarak demokratik değerlerle uyumsuz gibi göstererek onları bir meşruiyet baskısı altında tutması da sadece ikiyüzlülük performansı olarak kayda geçiyor. 

Başı darbe ve terör olanın sonu nasıl demokrasi olabilir?

Yeni Şafak

Bu performansta Almanya’nın kendini artık fazlasıyla aştığı görülüyor. Türkiye’deki demokrasiden şikayet ederken kendisi Türkiye’ye karşı her türlü terör faaliyeti için yeni Bekaa rolünü açık açık oynamaktan bile çekinmiyor. Türkiye’nin demokrasiden zerre kadar uzaklaştığı yok da belli ki Türkiye’deki demokrasi için arzuladıkları sonuçlar terör faaliyetleriyle de rahatlıkla ikame edilebilir sonuçlar. Türkiye’yi kendi tahayyül ettikleri demokrasi çizgisine çekebilmek için bugünlerde alenen desteklemekten çekinmedikleri o terör örgütleri Türkiye’de doğrudan demokratik düzeni, halkın iradesini, huzurunu, can güvenliğini, özgürlüğünü ve barışını hedef alan darbe ve terör süreçlerinin failleri.

Bugün gerçekten şu sorunun cevabını merak eder hale geldik: Var mı Avrupa demokratikleşme stratejileri içinde bir ülke demokrasiden uzaklaştığında ona karşı askeri darbeleri desteklemek veya onu etkisiz hale getirmek için terör faaliyetleriyle zayıflatmaya çalışmak?

“Amaca ulaşmak için her yol caiz” diyen FETÖ, bu ilkesini, ölçüsünü yoksa bizzat Avrupa’dan mı almış oluyor? Eğer böyleyse, Avrupa’nın Türkiye’den talep ettiği demokrasinin kökünde darbe, faşizm, katliamlar, cinayetler, terörizm ve her türlü vahşet var demektir. Başı darbe ve terör olanın sonu nasıl demokrasi olabilir?

Türkiye’nin bugün benimsediği demokrasi çizgisi önü de sonu da belli olan bir süreç. Başı da demokrasi , ortası da sonu da demokrasi olan bir süreç. Almanya’nın Türkiye’deki demokrasiyi yok etmek üzere askeri darbeyi düzenleyen bir örgütün en önemli ismi olan Adil Öksüz’ü kendi topraklarında güvenliğini ve konforunu temin ederek barındırmasının bir izahı olmalı. Bu basitçe demokrasiden sapmış, baskıcı bir ülkeden kaçan insanlara sağlanan bir insani sığınma hakkı kapsamında ele alınamaz. Bir Nazi subayının işlediği cürümlerden dolayı altmış sene geçmişse bile bugün Avrupa’nın hiçbir noktasında barınamayacağını bir hukuk ve insanlık ölçütüne bağlamış bir ülkedir Almanya. Aynı Almanya’nın Türkiye’de demokrasiye ve insanlığa karşı suç işlemiş bir örgütün bütün üyelerine, PKK teröristlerine verdiği imkanları da unutmadan, bu yataklığı hangi gerekçe ve ölçülerle veriyor olduğunu bilmiyor değiliz. Aslında Almanya’nın bugünlerdeki tavrı Gezi hadiselerinden beri bu ülkenin FETÖ ve PKK tarafından karşılaştığı bütün saldırıların arka planını da her geçen gün daha da aydınlatıyor. FETÖ, PKK ve DHKP-C teröristlerine inatla yapmakta olduğu yataklık aslında onların sahibi olarak görünmesini sağlıyor. Belki bu sahiplikte tek başına değil ama Almanya bu sahipliği biraz daha aşikara vurmuş görünüyor.

Türkiye’de bilhassa PKK terörizminin faaliyetlerinin aslında Türkiye’nin kendi iç sorunuyla bir ilgisi olmadığının açık bir resmidir bu durum. Öyle olsaydı, son on yılda Kürt sorunu meselesinde atılmış onca adım karşısında hiçbir gerekçesi ve bahanesi kalmamış olan PKK’nın bitmiş olması gerekiyordu. Oysa PKK Kürt meselesinde Türkiye’nin çözüme yaklaştığı oranda terörünü daha da azdırmış ve adeta ülkede Türk-Kürt-millet kaynaşmasına karşı daha da tahrik olmuştur.

Aslında tahrik olanın PKK değil onun arkasındaki sahipleri olduğu daha iyi anlaşılıyor. PKK’nın sahipleri asla Kürtler değildir ve PKK tabii ki bu haliyle asla Kürtlere hizmet etmiyor, Kürtleri temsil etmiyor. Bilakis her eylemiyle hayatı Kürtler için daha da çekilmez hale getiren PKK, bunu kimin adına ve hangi bedelle yapıyor olduğunu çok iyi biliyor.

Ne yazık ki, akademisyen ve entelektüel düzeyde, PKK, batılı sahiplerinin de güçlü PR desteği ile terörüyle birlikte veya terörüne rağmen ayrı bir muameleye tabi tutulmaktadır.

Bunun söylemsel iktidar ilişkileri düzeyinde dinamikleri anlaşılmaz değil. Batılı bakış açısı bizim akademik-entelektüel göze iyi perde oluyor ve ona sempatik bakmayı sağlıyor. Elinde kaleşnikof taşıyan uzun saçlı leşker kızlar sayfa güzeli gibi gazetelerini süslemek için kullanılırken terörizm nitelemesinin bir ilke meselesi değil, nihayetinde basit bir sunum meselesinden ibaret olduğunu anlatıyor. “Teröre” değil, “bazı teröristlere” karşı olanlar, hiçbir zaman terör sorununu bitiremezler elbet. 

Dünyada teröre karşı tavırlar bu açıdan ikiyüzlülüğün sergilendiği enteresan bir alan haline gelmiş durumda. DEAŞ’a karşı terör diye harekete geçenler PKK’yı terörist olarak nitelemekten geri durarak sorunlarının terör değil sadece önlerindeki engeller olduğunu göstermiş oluyorlar. Bu ikiyüzlülük terörü daha da besliyor elbet. Onun tamamen bertaraf edilmesini toplamda engelliyor.

Teröre karşı bu çelişkiye düşmeden karşı durmak gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde terörü destekleyen bu batılı-akademik-entelektüel söylemin hegemonyasına karşı bazı akademisyen, aydın ve sivil toplum aktivistinin yayınladığı bildiri önemsenmelidir. Bildiri metni ve imzacıların tam listesi http://www.teroredurde.com/tr/ adresinde bulunabilir. Bildiri bilhassa PKK terörünün özellikle son aylarda öğretmenlere, güvenlik görevlilerine, sivil siyasetçilere ve işçilere yönelik saldırılarının altını hayat hakkı ve çalışma hakkının engellenmesi olarak çiziyor. Kürt halkının yol, aş, iş, sağlık, hizmet ve iyi yaşam taleplerine karşılık şantiyeleri basıp işçileri kaçıran, öldüren, iş makinalarını yakarak hizmetin ulaşmasını engelleyen örgütün bir yandan da çalışma hayatına ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin kalkınmasına nasıl bir sabotajda bulunduğunu da vurguluyor ve şunu söylüyor:

“Milletimizin hür teşebbüs hakkını, hayat hakkını, çalışma hakkını ve siyaset yapma hakkını engelleyen terörün bir an önce durmasını istiyoruz. Çocuklarımızı eğitmek isteyen öğretmenlere, sivil siyasetçilere, sivil halka, baraj ve yol yapan, eğitim ve sağlık hizmeti veren tüm çalışanlara yönelik şiddet tüm halkımızı da hedef almaktadır. Türkiye’nin kalkınmasını, gelişmesini, çalışanların insan onuruna yaraşır bir hayat sürmesini, sivil siyaset yapılmasını istemeyen PKK terör örgütünü lânetliyoruz …

“… demokrasi ve insan haklarını ağızlarından düşürmeyen bazı emek ve meslek örgütlerinin, bazı akademisyenlerin PKK’nın katliamlarına sessiz kalmalarını tarihe not düşüyoruz.

“Uluslararası sendikal örgütlerin ve AB’nin gündemine ve raporlarına alınmayan bu katliamlara karşı, uluslararası sendikal örgütleri, insan hakları örgütlerini ve AB’yi duyarlı davranmaya davet ediyoruz.”

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.