Şüphesiz, gençler için çok özel bir yeri var İstanbul'un Fethi'nin.

Şöyle bir düşününce, ansızın zihnimizin arka planı mehter marşlarıyla inliyor. Yüreğimiz kıpır kıpır, cenk meydanının kokusu geliyor burnumuza. O gün, o meydanda olup biteni zihnimizde canlandırmaya çalışırken garip duygular yaşıyoruz.

Fetih, tüm sonuçları ve kazanımlarından öte, inanmış bir gencin sorumluluk verildiğinde, imkânsız kabul edileni gerçekleştirip, dünyayı değiştirebileceğinin somut göstergesi bizler için.

İnsanlık tarihi boyunca da böyle oldu. Gençlere sorumluluk verildi, gençler inisiyatif aldı, tarihin akışını değiştirdi. Gençlerini liderleştirebilen, değerlendirebilen medeniyetler yükseldi, hükmetti.

Lakin öte yandan çok ciddi bir risk de var gençlik özelinde; gençlikte ara yok, az yok, sınır yok. Kaybettiğin zaman, tam kaybediyorsun. Üstelik sadece gençliğini değil, her şeyini kaybediyorsun.

Ne diyordu ta iki bin yıl önce Aristo: “Gençlerin yetişmesine önem vermeliyiz; çünkü bu yolda en küçük ihmal, ülkenin yapısını ve geleceğini yok eder." Bazı gerçekler asırlar geçse de değişmiyor.

Cumhuriyet tarihinde asli gücümüz olan, imanlı ve inanmış gençlerin topyekûn ana aktör olarak sahneye çıktığı ilk büyük hadise Çanakkale'ydi. Destan yazdılar. Şehit olamayan bir avuç gencimiz kalmıştı kalleş taarruzun ardından… Neredeyse vatanın tüm gençlerini kaybettik.

Sonra?

10 yılda 15 milyon genç y**attık her yaştan. Tövbe, haşa. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramları'nda yine sahnedeydik. İnsan kuleleri, bize uzak danslar, balolar, Yeşilçam ve daha bir sürü şey…

60'lar, 70'ler, 80'ler… Gençler bir ülkücü bir komünist. Bir sağcı bir solcu. Türk, Kürt. Alevi, Sünni, O'cu, Bu'cu, Şu'cu. Böldük, bölündük. Ayırt etmediler, her taraftan astılar. Hapsettiler. Susturdular.

28 Şubat. Başlı başına bir keder… Tam da uyanıyordu tekrar gençler, gecikmeden geldi balans ayarı, postallarla ezdiler.

Ve yakın tarih; vakıflar, gruplar, din maskeli terör örgütleri, Gezi Kalkışması, hendekler, etekler, mahalleler işte yine gençler… Sahnedeydik.

Yani, Çanakkale'den sonra ülkenin makûs talihinde yaşadığı her ne felaket, facia varsa gençler hep sahnede, hep merkezdeydi. Bir farkla; bu senaryoların hiçbiri milli değildi.

Zira senaryonun sonunda mutlu son, kazanan, kahraman, özgürlük vs. yoktu.

İnandırdılar, kandırdılar, kullandılar. Yeni Dünya Düzeni'nin modern putlarına kurban edildik hunharca… Hizbe lüzum yok, hep beraber kaybettik.

Aslında hiç pes etmedik. Yahut darılmadık da… Siyasette, devlette, ticarette ve sivil toplumda: “Fatih'in feth ettiği yaştasın! Gençlik çok önemli! Gençler bizim yarınımızdır" diskurunu aralıksız yesek de darılmadık. Alışmıştık.

Hadi küçük bir hayal kuralım; 1420'lerde yaşıyoruz ve ulemanın, devlet erkânının yahut dönemin ileri gelenlerinin sohbetlerde, nasihatlerde, protokol konuşmalarında sürekli; “Gençler bizim yarınımızdır" dediğini düşünün? Şartlar dairesinde daha 12 yaşındayken selefi, Babası Hünkar II.Murad Han'a emretmek zorunda kalan bir şahsiyetin gazabı büyük ve izlemesi çok eğlenceli olabilirdi ne dersiniz?

Şaka bir yana, dünya artık çok hızlı değişiyor, gelişiyor ve yaşanan her değişim beraberinde çok büyük kazanımlar/kayıplar getiriyor. Dengeler süratle değişiyor. Hangi kıtaya, ülkeye, olaya bakarsanız bakın, gençler dengelerin baştan kurulacağı bu değişim fırtınasının öznesi.

Türkiye yerleşik global düzene direnen son kale, tüm dengeler içerisinde kilit taşı, toplumsal olarak da hem bölgesine, hem de bu esaret, sömürü düzenine karşı her dünya ülkesine, vatandaşına birçok alanda referans oluşturuyor.

Türkiye'de yaşanan her gelişme, başarılı uygulama ve dönüşüm dünya çapında yankılanıyor, model alınıp uygulanıyor. O yüzden bu topraklarda yaşanan gelişmeler küçük de olsa hayati öneme sahip.

Tıpkı 15 Temmuz gibi… Tüm dünyaya verilen hem ders, hem mesajdı. Bizzat şahit oldum; o günden bugüne, her biri başka ülkeden, başka kimliklerden birçok arkadaşımızla görüştük. Çanakkale'den sonra yine merkezinde gençler olan bu büyük, milli direnişin dünya üzerinde, özellikle gençler üzerinde etkisi muhteşemdi.

Eleştirilen, korkulan, ümitsiz vak'a sayılan gençler meydanlara indi ve tüm bu önyargıları çürüttü.

Uzun yıllar ardından gençler ve gençlik ilk defa bu kadar yoğun gündem oldu. Tabi bu odaklanmanın ardında, Türkiye'deki her atılımda olduğu gibi, bu hayati konuda da değişimin sinyali veren Reis-i Cumhur'umuz var. Yakın tarihte gerçekleştirdiği neredeyse tüm konuşmalarında gençlerin ülke yönetiminin, karar mekanizmalarının her alanına entegrasyonundan bahsediyor.

Reis-i Cumhur bireysel sorumluluk alanında bu paradigma sıçramasına öncülük ederken bizler de dönüşümü izlemek yerine etkin katılımcısı olmalıyız. Sivil toplum kuruluşları, medya, şirketler vb. her alanda gençlere “–mış gibi yapmadan" “gerçek" görevler verilmeli.

Vakit dar. Patinajdayız. Kafamız görünmez sınırlara vuruyor. Artık bir seviye üste çıkmanın zamanı geldi ve bu çıkış ancak gençlerle, genç kadrolarla mümkün.

Kolay olmayacak ve edindiğimiz her tecrübede olduğu gibi, alışılması, tamamlanması biraz zaman alacak fakat bu dönüşümü başarabildiğimiz kadar ilerleyebileceğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Fatih olmanın sorumluluğunu almak da zor, Akşemseddin makamına yükselmek de...

Başaracağız. Neleri başarmadık, imkânsız denilen neler oldu 15 yılda?

Bugün mü? Yarın mı? Gençlerimize sloganlar ve vaatler yerine idealler ve gerçek sorumluluklar verin, dünya değişsin.



+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.