Makalesinin özellikle de son kısmında iki defa geçen, önemine binaen böylesi bir tekrar tercih edilmiş olmalı, sanki Kitab-ı Mukaddes'te geçen "Hakikat sizi özgür kılacak" (Yuhanna 8-32) ayetinden mülhem "Hakikatle yüzleşmek özgürleşmek demektir" ifadesi, yazarın bu makaleyi neden kaleme aldığının bir ipucunu vermektedir. Nitekim Kardaş, kendi kurgusu doğrultusunda âdeta cımbızla çekip çıkardığı bazı olayları üç dönem hâlinde özetleyerek, bu hadiseler sırasında yaşanan "hakikatleri" Türkiye'nin kabul etmesi ve bunlarla "yüzleşmesi" gerektiğinin altını çizmektedir. Sonuç kısmında ise, oldukça ilginç şu teklifini gündeme getirmektedir:
"Türkiye, yaşatılan mezalim ve katliamları kabul ettiğini ve bundan dolayı toplum ve devlet olarak en yüksek insani değerler olan hakikat, adalet ve insaniyeti savunduğunu, geçmişte bunu yapanların zihniyet ve eylemlerini mahkum ettiğini bütün dünyaya duyurmalıdır."
Ümit Kardaş'ın kaleminden Ermeni meselesi
Ermeni meselesini 1843-1909, 1908-1914 ve 1915-1916 şeklinde üç dönemde ele alan Ümit Kardaş, makalesini, takriben 72 yıl gibi uzun bir zaman dilimi boyunca Osmanlı Devleti'nin kendi vatandaşı olan Ermenileri sistematik bir şekilde katlettiği tespiti üzerine kurgulamıştır. Dönemin devlet adamlarından özellikle de Sultan II. Abdülhamid'in (1876-1909) ve Dâhiliye Nâzırı Talat Paşa'nın isimlerini zikretmek suretiyle, bunların takip ettikleri siyasetin Ermenilerin katledilmesinde belirleyici olduğunu anlatmak istemektedir. Ayrıca Kürt aşiretlerinden oluşan Hamidiye Alayları'nın kurulmasını ve bu olaylardaki rollerini gündeme getirerek yaşananların bir devlet siyaseti olarak gerçekleştiğini imâ etmektedir. Yazar, Ermenilerin Osmanlı Devleti tarafından zulme ve katliama tabi tutulduklarına dair bilgilerin kaynağını ise Avrupalı ve Amerikalı gazeteler, yabancı diplomatlar, misyonerler, Avrupalı devlet arşivleri ile Osmanlı Divan-ı Harbi tutanaklarına dayandığını söylemektedir. Bütün bunları zikrettikten sonra, bu süreçte yaşanan "mezalim", "katliamlar" ve "insanlık trajedisi"nin Türkiye tarafından kabul edilmesini bir çözüm olarak gündeme getirmektedir. Ümit Kardaş, bu değerlendirmelerinin ardından şu ilginç sosyo-psikolojik tespitiyle makalesini tamamlamaktadır: "Türkiye, Ermenilerin acılarını azaltırken kendi korku, kompleks ve kaygılarından da kurtularak özgürleşecektir."
Kardaş'ın Ermeni meselesi hakkında çizmiş olduğu bu çerçeve ve yorumlar tarihî hakikatlerle ne kadar örtüşmektedir? Geçmişte yaşanan bu hadiselerden dolayı Türkiye hakkında yaptığı sosyo-psikolojik tespitleri ne kadar gerçekçidir? 1843-1916 yılları arasında cereyan eden olayları bu şekilde okumak, takdim etmek ve daha da önemlisi aradan geçen bunca zamandan sonra bunları "kabul" etmek ne kadar makuldür? Bu hadiselerde yaşananların kabul edilmesini, bir katilin işlediği cinayeti ve dolayısıyla günahını itiraf etmesi suretiyle "günah çıkarmakla" vicdanını temizlemesi mesâbesine indirgemek aynı şekilde ne kadar doğrudur?
Bu makalemizde, başta Ümit Kardaş'ın ilgili bazı tespitleri olmak üzere, yukarıda tevdi ettiğimiz soruları mümkün olduğunca cevaplandırmaya gayret edeceğiz. Fakat konu ele alınırken daha ziyade uzmanlık alanımız olan II. Abdülhamid'in (1878-1909) dönemiyle sınırlı kalmaya çalıştık. Kardaş'ın Lemkin ve soykırım tespitleri ile 1915-1916 Tehcirleri başlıklarını konunun uzmanı diğer meslektaşlara bırakıyoruz.
Sultan II. Abdülhamid ve Ermeni olayları
Ümit Kardaş'ın makalesinde, Ermeni meselesiyle alakalı olarak Sultan II. Abdülhamid'in saltanat yıllarında cereyan eden şu gelişmeler geçmektedir: 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi, 1892 yılında Hamidiye Alaylarının Ermenilere karşı kurulması, 1894 Sason ve 1908 Adana olayları. Yazarın zikrettiği bu ve benzeri olayların, dolayısıyla Ermeni meselesinin şekillenmesinde 1877-1878 Rus Harbi önemli bir rol oynamıştır. Rusların, bu savaşta elde ettiği başarılarla Doğu Anadolu'ya girmesiyle birlikte Osmanlı Ermenileri ile doğrudan temasa geçmeleri, ayrılıkçı Ermenileri bir hayli heveslendirmiş ve cesaretlendirmişti. Özellikle de harbin sonunda imzalanan 1878 Ayastefanos Antlaşması'nın ve 1878 Berlin Kongresi'nin bazı maddeleri mucibinde Osmanlı Ermenileri, âdeta Avrupa devletlerinin ve kamuoyunun diplomatik ve resmî koruması altına girmişlerdi. Alman İmparatorluğu hariç, başta İngiltere ve Rusya olmak üzere diğer Avrupalı Büyük Devletler diplomasileriyle; Avrupa matbuatı yayınlarıyla ve kamuoyu ise maddî ve manevî destekleriyle sürekli olarak Ermenilerin yanında yer almışlardı. Böylesi bir ortamda Anadolu'da patlak veren her olayın ardından, ki bunların ekserisi komitacıların çıkardıkları, Ermenileri isyana teşvik etmeye ve Avrupa devletleri ile kamuoyunun dikkatlerini bu bölgeye çekmeye matuf terör olaylarıdır, doğrudan Ermenilerin katledildiği şeklindeki haberler ve yorumlar Avrupa matbuatında yer almaktaydı. İlgili yayın organlarına bakılırsa, sadece ve sadece katledilen Ermenilerin sayısı on binleri, hatta yüz binleri geçmiş olarak verildiği halde, Ermenilerin katlettikleri Müslüman ahaliden hemen hemen hiç bahsedilmediği görülecektir. Bölgede bulunan konsolosların kaleme aldıkları raporlarında da benzer bir yaklaşım söz konusudur.