Bitmeyen bir dönüş

Merve Akbaş Manguel’in Dönüş’ü iki arada bir derede kalmış bir adamı, Fabis’i tanıştırıyor bizimle. Kendisinin Roma’da geçirdiği güzel günleri bırakıp, kısa bir süreliğine Arjantin’e gitmesi gerek. Ama yapması gerekenleri yapamadan gerçeküstü bir maceraya atılıyor. Fabis’in bitmeyen yollar içinde kalan hikayesi absürd bir rüya gibi.

Merve Akbaş Yeni Şafak
Bitmeyen bir dönüş

Alberto Manguel’in yeni kitabı Dönüş nihayet Türkçeye çevrildi. Kitap biraz fantastik, biraz da otobiyografik öğeler taşıyor. Manguel çokkültürlülük ile yaşamını sürdürmüş bir isim. Arjantinli ama İsrail’de büyümüş. Çek asıllı bakıcısından İngilizce ve Almanca öğrenmiş. Şu an Kanada vatandaşı. Ancak yıllar sonra Arjantin’e, ülkesine geri dönüşler de yaşamış. Aynı, Dönüş’ün kahramanı Fabis gibi. Bu nedenle Fabis’in hikayesiyle, kendisinin ortak noktaları var. Yazarın kendisiyle yüzleşmesinin bir yansıması olabileceğini düşündüren Dönüş, bazı sorular sorduruyor bize: İnsan gittiği yerde de kendi hikayesini sürdürmeli mi? Yoksa alternatif bir ‘karakter’ oluşturmak daha mı kolay ? Belki de en baştan bu yana zaten ikilemden memnundu. Neden dönsün ki insan geriye! Ama bu bir çemberse, ikisini de aynı noktaya geri getirecektir illa.

ZORUNLU BİR YOLCULUK

Novellanın hikayesine gelirsek, ilk olarak söylenmesi gereken şu: Fabis ilginç bir adam. Arjantin’i yıllar önce terk etmek zorunda kalmış. Roma’ya yerleşmiş. Burada antikacılık üzerine çalışmış, tecrübe edinmiş. Aradan geçen yıllar sonunda, bir düğün için Arjantin’e dönerken başlıyor bize aktarılan hikayesi. Fabis hiç de gönüllü değil dönmek konusunda. En baştaki terk edişi gibi bu da biraz ‘zorunlu’ bir dönüş. Yıllar önce istemeyerek terk ettiği o ülke, kendisine artık köhne ve anlamsız çabalarla dolu bulduğu gençliğini hatırlatıyor. Oturup günlük rutinine devam etmeyi tercih ederdi bu yolculuğa çıkmaktansa! Bir kahve içmek veya uzun bir yürüyüş fena olmazdı mesela. Bu obsesif tavırları bastıran ise bilinç altındaki ‘yüzleşme’ isteği oluyor. Çünkü yıllar önce arkasında bıraktıklarını artık bulmak zorunda.

Bu nedenle -her şeye rağmen- yolculuk gerçekleşiyor. Fabis uçaktan iniyor, gençliğini geçirdiği kentin sokaklarında dolaşmaya başlıyor. Özlediğini fark ediyor. Ama otelini bulamıyor, yolları şaşırıyor, sokakları kaybediyor. Bu sırada işin içine fantastik öğeler yerleşiveriyor. Az önce rastlaştığı eski dostu nerede? Kitap vitrinleri bir anda nasıl değişti? Şu ayyaş, eski bir okul arkadaşı mı? Ya zorunlu olarak başladığı uzun otobüs yolculuğuna ne demeli? Manguel’in ustası Borges’in naif izleri olabilir mi bunlar? Neden olmasın! Yazar, Borges’in evinden bu defa da bunu getirmiştir ziyaretimize.

STAEL’DEN MANGUEL’E

Hikaye derin, karakter biraz kaçık. Bu nedenle kitabın sayfaları zihnimize sayısız gölgeyi daha getirebilir. Onlardan biri de Stael. Nicholas de Stael, Rus asıllı ressam. Resimleri ilk bakışta Mark Rothko’yu andırabilir. Ama ikinci kez göz gezdirdiğinizde bu his kaybolup gider. Çünkü Bay Stael bize bir hikaye de verir. Kontürlenmemiş figürler, iç içe geçmiş renkler, bulanıklaşmaya başlamış hatıraların resmi gibidir. Eserleri ressamın kişisel hikayesini hatırlatır. Çocukluğunda arkasında bıraktığı ülkesine, yaşadığı Fransa’dan bakmak gibidir… Bu, Dönüş’ün kahramanı Fabis’in gerçeküstü hikayesiyle uyuşan bir nokta.

İşin başında zorunlu bir göç de olsa iki yurtlu olmanın yürütülebilir bir yanı yok. Bir yönü benimseyecek, diğer yönü de unutmaya mahkum olacaktır insan. Doğduğun, büyüdüğün, havasını, suyunu tanıdığın kentin yerine başka bir yeri yurt edinmek mi? Gittiğin, vardığın noktada kendine yeni bir hayat kurmak ve orayı da sevmekle beraber İki şehirli olmak, birinin bulanıklaşması, diğerinin hayat dolması anlamına geliyor ama bu nasıl bir süre içinde gerçekleşir? İşte Manguel’in Fabis’i de bunu deneyimliyor. Stael’le ortak bir noktada, bir resim karesinde buluşuyor gibiler.

YENİDEN AYNI NOKTADA

Başa dönelim. Fabis’le Stael arasında bir bağ kurulabilmesinin nedeni, bu gerçeküstü hikayede gerçeğin bulanıklaşması ve bize soyutlaşan bir izi anlatmaya başlaması. Fabis ülkesini terk etti. Ülkesini terk ettiği andan itibaren, oraya dair haberlerden mahkum kaldı. Ailesiyle bile zorlukla iletişim kurdu. Gerçek, bu terk edişle birlikte bir daha hiç düzelmemek üzerine bulanıklaştı. Hatta soyut bir resme dönüştü. Döngü, hiç değişmedi. Fabis geri dönse de gerçek artık çok bulanık. İşte bu yüzden gerçekten uzak bir gerçeküstü macera. Bu yüzden Fabis, en baştan başlamak zorunda.