Siyasi rant kötü bir filmdir

59. Antalya Film Festivali’nde gösterilen filmler Türk sinemasının “farklı arayışlar” içine girdikçe nasıl bozulduğunu gösteriyor. Öyle ki filmleriyle seyirciden alkış toplayamayan yönetmenler sözü her seferinde siyasete getirerek, sahnede bol bol nutuk atarak alkış toplamayı tercih etti. Sonuç, alkışlar siyasi ranta dönüşürken filmleri de bu yönetmenlerin yetersizliğini gözler önüne serdi.

Haber Merkezi Yeni Şafak
​Siyasi rant kötü bir filmdir.

Bu yıl 59.’su yapılan Antalya Altın Portakal Film Festivali yine uzun süre filmlerle değil siyasi konuşmalarla gündemde kalacağa benziyor. Zira geçtiğimiz hafta düzenlenen ödül töreni yine siyasi rant peşinde koşan sanatçıların arenasına döndü. Bu sanatçıların filmleri ve isimleri yıllar içinde unutulup gidecek. Ancak mesela Metin Akpınar’ın bir söyleşisinde AK Parti seçmenine yaptığı hakaretleri uzun yıllar unutulmayacak. Oyuncu Metin Akpınar 59. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali kapsamında gerçekleştirilen bir söyleşide yaptığı konuşmada siyaset ve gündeme dair eleştirilerini dile getirmiş “Bugün Türkiye cahil bir ülkedir. Karşı tarafta yüzde 51 oy var, eğitim seviyesi ilkokul 5…” diyerek Altılı Masaya oy vermeyenlere hakaret etmişti.

En İyi Yönetmen Ödülü’nü almak için sahneye çıkan Emin Alper ise sahnede Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olaylara değinerek iktidara meydan okuyup alkış toplamayı tercih etti. Zira festivaldeki filmiyle değil siyasi söylemiyle hafızalarda yer edebileceğini o da çok iyi biliyor.

Festivalde dikkatimizi çeken bir başka husus ise şuydu: Neredeyse tüm filmlerin başında ve sonunda oyuncusundan, yönetmenine mesaj verme fırsatı bulanlar konuyu Çiğdem Mater-Osman Kavala gibi isimler için özgürlük ve destek mesajlarına getirdi. Böylece alkışları da onlar topladı. Peki siyasi söylemleriyle öne çıkan bu yönetmenlerin Ulusal Uzun Metraj Yarışmasındaki filmleri nasıldı ki festivalden sonra bile bu filmler üzerine konuşan olmadı? Siyasi söylemler için kopan alkışlar ne yazık ki çekilen filmler izlendikten sonra kopmadı. Biz de festivalde öne çıkan filmlere doğru kısa bir yolculuk yaptık. Buyrun:

ALPER’İN ÖFKESİ ÖDÜL TOPLUYOR

İlk durağımız festivalin en çok esen gürleyen ve yeni yükselen değeri Emin Alper’in Kurak Günler filmi. Öncelikle Emin Alper tam anlamıyla yeni nesil sinemanın “Ekrem İmamoğlu”su desek yeridir. İçi boş bir pohpohlamayla kendisinden bir Nuri Bilge Ceylan çıkartmaya çalışanları gördükçe “Taklitler orijinallerini yaşatır” sözü aklımıza geliyor. Festival takipçilerinin de doğrusu Emin Alper’e karşı abartılı sevgisi ve hayranlığı seçim dönemi Ekrem İmamoğlu’na gösterilen abartılı sevgiyi andırıyor. O da bunun farkında olarak çıktığı sahnede bir güzel esip gürledi: Ama biz bu sahneyi daha önce görmüştük!

Alper, filmleriyle son yıllarda Türk sinemasında politik film yapma gayretleriyle öne çıkan yönetmenlerden. Bu tavrıyla muhalifler arasında yeni bir kurtarıcı figür olarak hissediliyor kendisi. Anlaşılan kendisi de bu ilgiyi karşılıksız bırakmamak adına senaryoda ‘bayağı olma pahasına’ gündelik hayattan basit diyalogları yan karakterlerin sözlerine eklemekte bir beis görmemiş. Filmde kör gözüne parmak şekilde cahil, homofobik, faşist halkı ‘AKP Kitlesi’ olarak tasvir edecek kadar fütursuz. Linç kültürünü ise Madımak olaylarından etkilenerek canlandırmaya çalıştığını açıklayarak tarihsel göndermelere göz kırpıyor.

Kültür Bakanlığı’ndan destek aldıktan sonra filmdeki kadın-erkek aşk ilişkisini, gay ilişkiyle değiştiren yönetmen Emin Alper, film sonrası basın toplantısında da kuir karakterle ilgili sansür uygulayıp uygulamadığı sorusunu ise şöyle cevapladı:

SENARYODA DEĞİŞİKLİK

“Kasabadaki baskıcı atmosferin benim için en önemli göstergelerinden birisi homofobiydi. Senaryo devamlı değişen bir şeydir, hikayenin ilk taslağında bir kadın karakteri vardı. Fakat çok fazla ağırlık veriyordu senaryodan çıkartmaya karar verdim ve tam o sırada da malum ülkede homofobi bir devlet politikası haline gelmeye başladı. Böylece organik olarak hikayenin içerisine girmiş oldu.”

Filmin hikayesi de zaten özetle şöyle: “Adım adım seçime giden bir kasaba idealist genç bir savcının hem iktidarla mücadelesi hem de cinsel yönden kendini keşfiyle geçen bir hikaye. Obruk metaforuyla duygudaşlarına ‘Ümit’ veren bir finalle noktayı koyuyor.

Hatırlayacağınız gibi Alper’in ‘Kurak Günler’i Cannes’dan eli boş dönmüştü ve hayranlarını bu anlamda derin hayal kırıklığına uğratmıştı. Hatta ucundan bir yerinden ödül gelir hevesiyle ümit edilen ‘kuir palmiye’ kategorisinde bile ödül verilmedi. Sinemada yeni bir kurtarıcı bulup çıkaracakları güne kadar Alper, durumu sahnelerde şovlarla idare edecek gibi. O zaman sahne senin Alper! İktidara nefret kustukça ödülün hazır!

Emin Alper Blutv’de yayınlanan “Alef” dizisindeki tecrübesiyle polisiye ve aksiyon dilini geliştirmişe benziyor. Kurak Günler her ne kadar görsel kalite, anlatım dili ve sinematografik olarak başarılı bir film olsa da ‘muhalif hayranlarının’ abarttığı gibi bir başyapıt değil. Muhalif sinemaseverler her ne kadar Türk Sinemasında Emin Alper’den yeni bir Nuri Bilge Ceylan çıkartmak için yırtınsalar da bu tavırlarıyla yönetmenin kariyerini olumsuz etkilediklerinin farkında değiller sanırım. Zira ‘Kurak Günler’ gereğinden fazla iç politika göndermeleriyle uluslararası alanda yeterince anlaşılmamışa benziyor.

ONUR ÜNLÜ BOMBOŞ!

Bomboş filmini yapan yönetmen Onur Ünlü festivalden de eli boş döndü. Biz de seyirci olarak Onur Ünlü’yü en son Gezi olayları için çıktığı sokaklarda öfke nöbetine girmişten hatırlıyoruz. O öfke nöbetinden sonra da bir daha kendine gelemedi. Bir fabrika misali devamlı film-dizi üreten bir isim olarak “Yönetmen Sinemasının İsmail Saymaz’ı” diye tanımlayacağımız Onur Ünlü, Bomboş filminde hak ettiğinden fazlasını isteyen bir adamın başına gelenleri absürt komedi türünde ele almış. Filmi izlerken ister istemez insan şunu soruyor: Onur Ünlü otobiyografik bir çalışma ile kendisini mi anlatmak istemiş? Zira o filmindeki adam gibi kendisi de hem sinema kariyerinde hem de sanatçı kimliğinde birtakım çevreler tarafından hakketmediği kadar övgülerle öne çıkarılmış biri. Sinemada sizce de hakkettiğinden fazlasını alan bir adam değil mi? Bomboş’u izleyen çıkarsa bu soruyu soracağından eminim. Festivalde de film eleştirmenleri ve yazarların ortak kanaati filmin bomboş olduğu yönündeydi. Bunu da not düşelim. Gösterim sonrası basın toplantısında gelen sorulara ise her zamanki gibi hem ukalaca hem de içi boş cevaplar verdi. Mesela “Neden ‘İtirazım Var2’ filmini çekmiyorsunuz?” mihvalde bir soruya “Oyunuzu ona göre verin, biz de çekelim” gibi. Toplantıda bir izleyicinin “Film boyunca herkes elinde telefonla oynuyordu” şeklinde başlayan sorusu ise o basın toplantısında aklımda kalan ayrıntılardan bir başka cümleydi.

AHLAKSIZLIKTA SINIR YOK

İlk filmi ‘Sivas’ ile dikkat çeken yönetmen Kaan Müjdeci, festivale 2018’de çektiği ama her nedense bugüne kadar pazara girmeyen yeni filmi Iguana Tokyo ile katıldı. Filmin belirli bir hikayesi yok gibi, zaman atlamaları, gerçek ve hayal arasındaki belirsizlikler ve insanın bilinçaltındaki arzularını bir ailenin perspektifinden anlatmaya çalışmış yönetmen. Anladığımız kadarıyla sevgili yönetmen Iguana Tokyo ile bilinçaltını ve virtüelliği kendisine duvar örerek ahlaksızlıkta sınır tanımama hevesini test etmiş. Yani kısaca bakanlık desteği sayesinde vergilerimizle beyaz perdede mastürbasyon yapan bir yönetmenle karşı karşıyayız. Filmde Freud ve ‘Oidipus’ kompleksi temasını çağımıza uygun, ‘dahiyane bir yenilik getirerek’, ‘kız çocuğu ve anne’ aşkını işlemiş. Gösterim sonrası basın toplantısında Oidipus’un baba-kız veya anne-oğlan ilişkisini neden böyle işlediğine dair soruya Kaan Müjdeji’nin cevabı aşağı yukarı şöyleydi: “Freud öleli çok oldu yaaa, sıkılmadınız mı artık. Ayrıca yaşadığımız ülkede her gün aldığımız haberlerle böyle bir yenilik yapmak istedim.” Pöff!

FESTİVALDE ÖTEKİNE SAYGI YOK

Filmler üzerine söylenecek daha çok söz var. Ama özetle şunu söyleyebilirim ki festival, giderek özgünlük, çoğulculuk, ötekine yaşam tanımayan bir yere doğru sürükleniyor. Tek tip film, konu, tarz, karakter ve izleyicisiyle ‘Bomboş bir Kuraklığı’ dayatıyor. Anlaşılan şu ki artık festivallerde şehirden taşraya göç eden bir aydının “iki yüzlü”, “ahlaksız” ve “cahil halkla” çatıştığı senaryolar film olarak ilgi görmüyor. O zaman geriye ne kalıyor? Bu kısırlıktan tek bir çıkış şansı kalıyor o da alternatif ‘aşk’ hikayeleri. Cinselliği kadın-erkek ikilisinin dışında yaşayan ne kadar sapkın ilişki türü varsa onları özendiren ve ‘farkındalık’ yaratan bir hikayeye yönelerek festivalde “fark” edilmeyi umut eden ancak bu ahlaksızlık tutmayınca da öfkeden sahnede kusan bir kesim var. Oysa asla “Türk sineması” bu değil! Antalya Altın Portakal Film Festivali’de gördüğümüz net tablo özetle şu: Yeşilçam köklerinden koparılarak iyice Türkiye’deki ‘bazı’ değerlerden nefret eden minik bir grup festivali katarsis ayinine çevirmişe benziyor. Nasıl desek? Tam olarak: Sanat bahane, propaganda şahane.

Yeşilçam tadında Hara

  • Festivalin umut vadeden tek yapımı TRT Ortak Yapımı, yönetmen Atalay Taşdiken’in ‘Hara’ filmiydi sanırım. Taşdiken, Hara filmiyle ‘festival filmi’ dayatmalarına itiraz getirerek, son zamanlarda bizzat problemin kaynağı olarak suçlanan aile kavramını yeniden yüceltiyor.

  • Filmiyle aile kavramını değerini Türk izleyicisine yeniden hatırlatan Taşdiken ise festivalle ilgili düşüncelerini şöyle özetlemiş: “Antalya Altın Portakal’ın, Yeşilçam geleneğini devam ettirmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Son yıllarda biraz bunun dışında görünüyor ama gelecekte bunun değişeceğini düşünüyorum. Benim filmim de Yeşilçam geleneğine yakın bir film. Açıkçası buraya seçileceğini de pek beklemiyordum çünkü artık başka türlü filmler festivallerde yer bulabiliyor.”

HAYAT
Altın Portakal'da Geziciler ayakta alkışlandı