Tarık Buğra yüz yaşında

Kuşkusuz Tarık Buğra, Türk romancılığının sahici isimlerinden biridir. 1963’te yayımladığı Küçük Ağa, Millî Mücadele’yi anlatan romanlar arasında da istisnaî bir yer tutar. Bireyi gözden kaçırmayan sanat anlayışı, topyekûn bir mücadelenin anlatıldığı bu romanda da esastır.

Yeni Şafak
Tarık Buğra

ÂLİM KAHRAMAN

1918 doğumlu. 1994’te, yetmiş altı yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Bugün daha çok romancılığıyla tanınıyor. Halbuki edebiyat dünyasına hikâyeleriyle doğdu. O zamanlar gönlünden geçen oyun yazarlığı olmasına rağmen…

Kuşkusuz Tarık Buğra, Türk romancılığının sahici isimlerinden biridir. 1963’te yayımladığı Küçük Ağa, Millî Mücadele’yi anlatan romanlar arasında da istisnaî bir yer tutar. Bireyi gözden kaçırmayan sanat anlayışı, topyekûn bir mücadelenin anlatıldığı bu romanda da esastır. Küçük Ağa’da o, toplum yazgısını kişilere bağlı olarak gelişen bir örgü içinde şekillendir.

1983’te, Necip Fazıl’ın ölümü üzerine “Tek” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Bu başlıkla, şairin hem sanatı, hem de kişilik özellikleri bakımından “biricik”liğini dile getiriyordu. “Necip Fazıl Kısakürek’i çeşitli ortam ve durumlarda, biri öteki ile ilgisiz ilişkilerde gördüm; ama hepsinde de şaşırtıcı potansiyelini, şiirinin dışında hâkim olamadığı ve hâkim olunamaz enerjisini gördüm, ona ekstremler arasında seksek oynatan enerjisini gördüm” diyordu.

YÖN DEĞİŞTİRMEYİ REDDETMEK

Bana sorarsanız, aynı yazıda geçen “mizaç tekliği” ifadesi, bazı bakımlardan Tarık Buğra’yı da tanımlar. O, beraber olduğu insanlar arasında tekil kalabilen, ömrü boyunca kendine göre davranma özgürlüğüne her zaman sahip çıkan, sıradanlaşmayı, esen rüzgâra göre eğilip doğrulmayı, yön değiştirmeyi reddeden bir “ahlak”ın adamı olmuştur.

Tarık Buğra’yı okumaya lise yıllarımda başladım. Onu önce gazete yazılarıyla tanıdım. Sonradan Düşman Kazanma Sanatı başlıklı kitabında topladığı yazıların birçoğunu, o yıllarda sıcağı sıcağına gazetelerde okudum. Akıntının içinde kaybolmama bilinci aşılıyordu okuyucularına. Yazma istekleri içindeydim. Yazılarında, birer özsöz gibi duvara asılabilecek cümleleri oluyordu. Mesela bir sıradanlığı içeriyor gibi duran şu sözü aklımdan çıkmadı: “Yazmaya başlamadan yazamıyorum.” Bana göre bu söz, bir yazar için, tembelliğe açılan kapıları tamamen kapatıyordu. Sanat eserinin sadece ilham işi olmadığını, bir mesaiyi gerektirdiğini sade ve kuvvetli bir şekilde ifade ediyordu.

Tarık Buğra ne kadar büyük bir romancı olursa olsun, benim için önemini hiç yitirmeyecek bir hikâyecidir de. 1974’te İstanbul’a yüksek tahsilim için geldiğimde bulabildiğim hikâye kitaplarını sahaflardan almıştım. Mesela Oğlumuz’un 1949’daki ilk baskısı bunlardan biri. Günaydın Yayınları arasından çıkan Hikayeler (1964) kitabı da diğeri Osmanlıca okuma metinleri kitabımızda “Havuçlu Pilav Meselesi” adlı hikâyesi bulunuyordu (eski harflere çevirisi) onu da sınıfta okumuştuk.

ASIL SAHİPLERİNE HEDİYE HİKAYELER

Bu yazıyı yazarken bir kere daha döndüm yazarın hikâyelerine. Bütün Eserleri’nin ilk kitabı olarak 1979’da basılan Yarın Diye Bir Şey Yoktur’un başına yazdığı “Çamsakızı..” başlıklı kısa metin bugün de çok değerli geldi bana: “Hikâyelerimi asıl sahiplerine armağan ediyorum: Hikâyelerimi umutlara ve umut kırıklıklarına, bekleyişlere ve kavuşmalara, ayrılışlara ve özleyişlere armağan ediyorum. Hikâyelerimi gülümseyişlere ve öfkelere armağan ediyorum. Hikâyelerimi tanışmalara, kırgınlıklara, barışmalara, hikâyelerimi seslere, bakışlara (…) unuttuklarıma ve beni unutanlara, unutamadıklarıma, unutamayacaklarıma ve beni unutmayanlara, asıl sahiplerine armağan ediyorum.”

Bu kısa metinde bile tüm Tarık Buğra’yı bulmak mümkündür bana göre. Önce onun üslupçuluğunu yansıtır bu satırlar. Türkçesinin tadını duyarız. Sonra hikâyelerinde, romanlarında bin bir görünümünü bulacağımız insan hallerini haber verir. Duygu yoğunluklarını, çatışmaları, bir halden diğerine birdenbire geçişleri. Metinlerinde yankılanın çağrışım zenginliğini, tüm bunları buluruz. Bu kısa metinde, Tarık Buğra’nın poetik duruşunu da hissederiz.

Hemen bunların arkasından gelen şu satırlar ise insancıl Tarık Buğra’ya işaret eder: “Bu hikâyelerde bulamayacağınız, kimsenin bulamayacağı şey kin’dir, hınç’tır, insanın yerilişi, horlanışıdır. Ben de bununla öğünüyorum.”

SINIRLAR NASIL GEÇİLİR?

Özellikle ilk hikâyelerinde dilin imgesel gücü de alttan alta yansır. Bu yönüyle şiirseldir onlar. “Martı” hikâyesi bu bakımdan oldukça zengin ve başarılı bir hikâyedir. Sirenlerin sonsuz özgürlüğe çağırdığı “martı” toprağa bağlı, martıyı andıran bir mekandır o hikâyede. İçindekilerle aynı duyguda buluşup bütünleşmiştir. Onlara göre “Dışarıda her şey beyhude”dir. “Sefil mecburiyetler nasıl yenilir? Tel örgüler nasıl kırılır? Çerçeveler nasıl parçalanır? Sınırlar nasıl geçilir?”

İç dünya-dış dünya tezadı Tarık Buğra’nın hayatındaki temel çatışmalardan birinin kaynağıdır. Hayat gerçeklerinden zedelenen bu dayanıksız iç dünya yazarın kişilerindeki temel zaaf noktalarından birini oluşturur. Tarık Buğra’yla yirmi yıl aynı şehirde yaşadım. O yazdıklarından izlediğim bir yazardı. Fakat bu yirmi yıl içinde nedense onunla görüşmek için özel bir çabam olmadı. Fakat ölümüne yakın aylarda bir yerde karşılaştık. Özel televizyonların yayına geçeceği yıllardı. Ajans 1400’ün girişimiyle “Birlik Tv” adıyla bir televizyon kanalının açılması söz konusuydu. Lüks otellerden birinin salonunda bir toplantı yapıldı. Ben de davetliydim. O toplantının konuşmacısı Tarık Buğra’ydı. Birlik adından da yola çıkarak teşebbüs sahiplerine bu hayırlı işte birliğinizi bozmayın temel düşüncesi etrafında bir konuşma yaptı. Konuşmadan sonra bir fırsatına bulup yanına yaklaştım. Kendimi tanıtıp konuşmasından dolayı tebrik ve teşekkürlerimi bildirdim. Elini sıktım. Memnun oldu. Genel olarak tedirgin bir hali vardı. Belki de topluluk içinde bulunmaktan sıkılıyordu. Kendini bir yere koyamıyor gibiydi. Sigara içmem lazım, deyip gözden kayboldu.

Belki de hasta hasta gelmişti o günkü toplantıya. Ölümüne de fazla bir zaman yokmuş. İlk ve son görüşmemiz oldu.

Rahmet diliyorum.