“Yaşadıkça kirleniyorum”: Ethem Baran Öykücülüğü

“Bir öykücüyü sahih kılan dilidir. Ondan söz etmemek eksik bırakır bu kısa değerlendirmemizi. İmgeyi de yüklenen bir dili var Ethem Baran’ın. Dilin lirik yükselişlerine tanık oluruz onda: ‘Her kuş uçtuğu gökyüzünü genişletir, yeniden yaratırdı.’ Gelenekle moderniteyi harmanlar öykülerinde.”

Haber Merkezi Yeni Şafak
Ethem Baran

Âlim KAHRAMAN

1962 Yozgat doğumlu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları orada geçmiş. 12 Eylül’ün (1980) hemen öncesindeki yıl üniversite eğitimi için Ankara’ya gelmiş. Bir süre görevle Ağrı’da bulunmuş; kırk yıllık Ankaralı. İlk öyküsü ile ilk öykü kitabı (Sonrası Ayrılık, 1991) arasında on yılı aşan bir zaman var. İkinci öykü kitabı ile (Kurutulmuş Gül Mevsimi, 1994) üçüncüsü arasına da (Dönüşşüz Yolculuklar Kitabı, 2005) bir on yıl girmiş. Daha önce ağız tadıyla çıkaramadığı ilk iki kitabından öyküler içeren Unuttuğum Bütün Akşamlar’ı (2005) saymazsak dokuz öykü kitabı var yayımlanmış olan. Nereden baksan kırk yıllık öykücü. Roman da yazmış.

Dikkatlice çıkardım bu tabloyu. Bu yazıyı yazmadan önce de tüm öykü kitaplarını okudum yazarın.

Bir konuşmasında (hatta birçok konuşmasında), öykülerinde, doğup büyüdüğü şehirden (Yozgat) yola çıkarak, hayalî bir “kasaba” kurduğunu söylüyor (Yusuf Atılgan da Anayurt Oteli’nde Manisa’yı yeniden kurgularken adını anmadan “kasaba” diye söz eder bu şehirden. Eski Anadolu şehirlerimizin çoğu büyükçe birer kasabadır gerçekten). Yaşadığı mekanlardan yola çıkarak kurgulanmış “kasaba” sahibi bir başka yazar ise Faulkner’dır. (Romanlarında!) 1960 yılı başlarında Sezai Karakoç da “Kasaba Edebiyatı” diye çok dikkate değer bir yazı yazmıştır. Bu konu uzun.

Taşra, diye bir söz eskiden beri var edebiyatımızda. Modern edebiyatımız İzmir ve Ankara’yı da unutmadan söyleyelim “İstanbullu”; İstanbul doğumlu yazarların eseri. Taşra da merkez alınan İstanbul’a göre taşra/dışarıdır zaten. Önce İstanbullu yazarlar eliyle yarım yamalak tanırız taşrayı/Anadolu’yu. Zamanla İstanbul’a gelen gözü açılmadık Taşralı gençler bir şekilde tutunurlar bu şehirde; yazar olur bazıları. Edindikleri yeni kimlik ve bilinçle “taşra”yı bir de onlar yazar. Zaman içinde değişik açılardan tekrar tekrar “keşif”ine tanık oluruz oraların. İstanbul yerine Ankara’yı koyun, Ethem Baran da bu kategorinin içinde. Bir gün, gelen bir trene binip kendini bulmak için yollara düşmüş bir yazar o. Yazdıklarından dolayı “taşralı” diyenler olmuş, daha insaflılar ise “taşranın yazarı”. Zamanla bunalmış, bıkmış bu sözlerden. Öyle ya, sizin kişilik temelleriniz bir kasabada atıldıysa niye “taşra” olsun ki orası; merkezdir. Bir de şu var; tüm taşra şehre, merkeze taşındıysa, eskisi gibi nasıl taşradan sözedebilir o şehirliler. Sonunda şöyle diyecektir Baran; ‘ben insanı yazıyorum’.

Yazardan esere geçelim.

Ethem Baran’ın öykülerinde kendi atmosferine dahil olduğumuz, havasını soluduğumuz bir âlem var. Merkez mekan söylediğimiz gibi bir kasaba; onun, evleri poyraza, kuzeye bakan bir mahallesi. Hemen önünde, ufkunda bir dağ vardır evlerin (“Nohut Tepesi”, Bademlik: “Bademlik dağ gibi duruyor bütün pencerelerin önünde”). Tepede Çamlık, Çamlıkta bir çay bahçesi. “Çocuk” ve ailesi; “dede”si, “baba”sı, “anne”si, “nine”si bu mahalledeki evlerden birinde (veya yan yana ikisinde) yaşamaktadırlar. Aile amca, hala, enişte -halanın kocası- diye genişler. Komşular vardır ayrıca.

Dede, kısa boylu ve şişmandır. Bir öyküde de “Burunsuz Nezih” olarak yer alır; yüzüne gömülü varla yok arası burnuyla karakterize edilir. Bir bakıma kasabanın geleneğini temsil eder (“Erkekler her zaman büyük sayılırmış, öyle söylerdi dedem.”). Mahallesindeki caminin cemaatindendir. “Çocuk”a, yani torununa bağlılığı vardır. Ona babasının adını (“Ethem”) vermiştir. Oğullarını okutamamıştır ama bu torununu okutacaktır.

ÖYKÜDEKİ KARAKTERLER

Anne, ailedeki ikinci dindar kişidir. Sessiz ve koruyucu (“Annem kibrit kutusu büyüklüğünde bir enamı bezin içine dikip ceketimin iç cebine iğneledi. Kazadan beladan, anarşistlerden korusun, sınavda başarılı olayım diye”).

Baba, kritik karakterlerden biridir öykülerde. Terzilik, inşaatlarda işçilik, garsonluk, hademelik gibi işler yapar zaman zaman. En çok da işsizdir. Hayatta tutunamamış biridir. Bir süre de Almanya’ya gider çalışır, “çocuk” küçükken. Bir ara namaza başladığını öğrensek de anne ve dede gibi sürekli olmaz bu. Evin önündeki ağacın altında içki sofraları kurar, aileden başka erkeklerle. Terzilik ustası Deli İsmail Usta kasabanın bıçkınlarındandır. Onun içki meclislerine de katılır (Sadık’tır o öyküdeki adı). Hem ustası hem de kendisinin sesi güzeldir.

Kasabanın diğer kişilerinden de söz edelim biraz: Bir meczubu vardır “Deli Mevlüt”. Haldun Ağabey (gemi gibi çalkalanan bir İmpalası vardır), Taksici Mesut (genelevde dostu olduğu söylenmektedir), Mahir Usta (Siret, Seyfülmülûk gibi kitaplar okur. Kalender bir kişiliğe sahiptir), Terzi Naci, Tayyar Efendi, Pire Amca. Öykü de yazsa bazı kişilik ayrıntılarıyla kuvvetli karakterler canlandırır Ethem Baran gözümüzün önünde.

Bunları belli bir öyküsüne veya öykü kitabına dayanarak değil, tümünün içindeki yaşanmışlıklardan süzerek çıkarıyoruz. Onun kişileri bazı ufak tefek değişikliklerle öyküden öyküye gezdiği gibi mekanları da farklı kitap ve öykülerinde tekrar tekrar karşılaştığımız, farklı açılardan keşfettiğimiz aynı mekanlardır. Kasabadan sonra ikinci önemli şehir Ankara’dır. Ankara merkezli öykülerde “çocuk” büyür, bir yazar olur. Fakat artık büyümüş de olsa baş kişimiz sık sık çocukluğuna, çocukluğunun geçtiği kasabaya döner tekrar tekrar. Kişileri gibi, yaşanmışlıklarda da Ethem Baran kendi hayatından, tanık olduğu hayatlardan yola çıkmıştır. Mekanlar da öyledir. Ankara’ya bir ara görevle kaldığı karlı şehir (Ağrı: “Otel odam, sığınağım.”), Bozkırın dışında bir sahil kasabası da (“Eşim Sinop/Gerzeli”) dahildir. Bir öyküsüne de İstanbul girer.

AŞKA DAİR NOTLAR

Öykülerdeki birinci dereceki kişi (“çocuk”, sonra büyür), bir türlü uyanamadığı sıkıntılı bir rüya gören biri gibi öyküler boyu kendi teriyle boğuşup durur (“kendisiyle hesaplaşmasını bitirememiş hassas delikanlı”). Sessiz ve pısırıktır çocukluğunda. (Küfürlü konuşma bir çeşit kişilik savunması gibidir onun için: “Çok güzel küfreder dedem. Mahallede arkadaşlar arasında da ben”) Kasabadan büyük şehre (Ankara) gitmek ilk büyük sarsılışıdır (“Buraya ilk geldiğim gün öleceğimi sandım”). Yalnızdır; kalabalıklar içine girdikten sonra da dinmez bu yalnızlık duygusu (“Neden yalnızım ben?”; “Nasıl yalnızım, şu çıtkırıldım dal gibi, yalnız ve korunaksız”). Zamanla içki, sinema, porno gibi bir takım sığınaklar edinir kendine (En büyük sığınak yazıdır bana göre). Yaşadıkça kirlenmekte, masumluğunu kaybetmektedir. Her şey değişmektedir (“Değişen benim onlar değil”). Üniversite yıllarında kendisini değiştirmemesi, içindeki güzellikleri ondan almaması için Allah yalvardığı geceler olmuştur.

Aşk da en temel izleklerden biridir Ethem Baran’ın öykülerinde. Çocuk, -artık delikanlıdır- “sonrası ayrılık” olacak bir aşka tutulur. Bir saplantı halinde üzerinde kalır sonunda. İntiharın eşiğine gelir, zihnî bozulmaya, cinnete kadar varacak sonuçları olur bu aşkın. Sürekli ağzını kurutan ilaçlar içer.

En sıkıntılı, olmayacak haller içinde de olsa, çocukluğundan kalma bir duygu, bir ezan sesi giriverir öykülerde araya. Kırk yıllık öyküler toplamı içinde kapanmalarına, kendisiyle boğuşmalarına, alttan alta yaşadığı değişimine tanık olduğumuz “kişi”mizin dinî inanç konusundaki tavırları da yansır öyküler toplamına zaman zaman. Son kitaplardan birinde, yazar, bu konuda kendine ait bir yabancılaşmayı da imleyen “Hacı oldu olalı Arap Arap kokuyor dedem” gibi bir cümle de kurar.

Bir öykücüyü sahih kılan dilidir. Ondan söz etmemek eksik bırakır bu kısa değerlendirmemizi. İmgeyi de yüklenen bir dili var Baran’ın. Dilin lirik yükselişlerine tanık oluruz onda: “Her kuş uçtuğu gökyüzünü genişletir, yeniden yaratırdı.” Gelenekle moderniteyi harmanlar öykülerinde. Yeni bir senteze ulaşmaktır hedefi. Orijinal metaforlar kullanır; bu bakımdan sevdiği yazarlar arasında saydığı Tanpınar’a benzettim onu. Tamamen kendine ait bulduğum birkaç metaforu paylaşayım: Palmiyelerden “kendi yaralarını sara sara göğe tırmanan” diye söz eder bir yerde. (Bu benzetmeyi tam olarak anlayabilmek için onun “Kavaklar Kavaklar” adlı öyküdeki uzun haline de bakmak lazım.) “Sabaha kadar çırpınan deniz şimdi kendi yaralarını yalıyor.”, “Bulutları süpürüp gökte aydınlık boşluklar açan uzun ağaçlar.” (buradaki uzun ağaçlar öykülerindeki sembol ağaç dense yeri olan kavaklar olsa gerek.)

Böylece bitirmek isterdim bu yazıyı. Ama bir hatırlatma yapmadan kapatmak istemedim: Özellikle son öykülerinde gördüğüm gündelik politik dil, öyküsüne bir şey katmıyor Baran’ın, aksine hafifletiyor, bir şeyleri alıp götürüyor. Ne yapalım “Kavaklar Kavaklar”, “Ankara Herifi” gibi güçlü metinlerin yazarı, kırk yıllık bir öykücüye çok görmeyeceğiz bunları da.