Abdülhamid'i canlandıran Bülent İnal: Allah ordumuzu muzaffer eylesin
Dünya
Abdülhamid'i canlandıran Bülent İnal: Allah ordumuzu muzaffer eylesin
Payitaht Abdülhamid dizisi oyuncuları"TRT Akademi Söyleşileri kapsamında Kırıkkale Üniversitesinde öğrencilerle bir araya geldi. Dizide Abdülhamid'i canlandıran, oyuncu Bülent İnal, bir öğrencinin, "Sultan Abdülhamid olarak Barış Pınarı Harekatı hakkında ne düşünüyorsunuz?" sorusu üzerine, "Bunu pek yapmam ama Abdülhamid olarak cevap vereyim: Allah ordumuzu muzaffer eylesin" ifadelerini kullandı.
AA
Sultan 2. Abdülhamid Yıldız Camii'ne giderken halkı selamlıyor
Sultan 2. Abdülhamid Yıldız Camii'ne giderken halkı selamlıyor
Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. padişahı Sultan 2. Abdülhamid Han'ın cuma namazı için Yıldız Camii'ne giderken halkı selamladığı görüntülerin, kendisi hakkında tek gerçek görüntüleri olduğu belirtiliyor.
Diğer
Türk dizileri dünyayı ele geçirdi
Hayat
Türk dizileri dünyayı ele geçirdi
İngiliz The Guardian gazetesi, dizi ihracatında ABD'den sonra 2.sırada gelen Türk dizilerinin popülerliğine dair bir dosya yayınladı. Ortadoğu ve Latin Amerika'da milyonlarca seyircisi bulunan Türk dizilerinin ihracat gelirinin 2023'te 1 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor.
Yeni Şafak
Eğitimde slogan mı felsefe mi?
Eğitimde slogan mı felsefe mi?

“Eğitimde Cumhuriyet tarihimiz boyunca bize özgü bir gelenek oluşturamadık. Böyle bir sistem kuramadık. Hukukta, idarî düzende olduğu gibi eğitimde de Batı’yı kopyalamayı tercih ettik. Açıkçası ne kendi kadîm değerlerimizi ne de Batı kültürünü öğrencilerimize layıkıyla aktarabildik. Sonuçta kendi değerlerine bigane kalan, aslını inkâr eden kayıp nesiller yetiştirdik..”

Video: Eğitimde slogan mı felsefe mi?


Hepimizin altına imza atacağımız bu cümleler, eğitim öğretim yılı açılışı münasebetiyle Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaptığı konuşmadan alınmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanı konuşmasında, sadece bu tespite yer vermemiş; ayrıca eğitimimize musallat olan bazı marazları da hatırlatmıştır. Cumhurbaşkanı, “Eğitim sistemimizin daha çok ezbere dayalı, sınav odaklı dar bir bakış açısına sahip olması; düşünmeye, soru sormaya, sorgulamaya, sanat, spor, bilim, edebiyat gibi farklı alanlardaki yeteneklerini keşfetmeye önem vermemesi” hastalığının teşhisini de yapmıştır.

Konuşmada ayrıca, bütçede eğitime ayrılan büyük paydan, fiziki ortamların geliştirilmesinden, okullaşmanın yaygınlaşmasından ve özellikle dersliklerin çoğaltılarak sınıf bazında öğrenci sayısının artırılmasından bahsedilerek bugüne kadar yapılanlar vurgulanmıştır. Buna rağmen “asıl işin bundan sonra başladığı” beyanıyla; “artık hep birlikte eğitimde kalite artışı gibi daha fazla emek, zaman isteyen meselelere yoğunlaşma”nın gerekliliği vurgulanmıştır.

İnsan sormadan edemiyor. Cumhuriyet tarihimiz boyunca ama özellikle son elli yılda eğitimin sorunları diye sıralanan pek çok konuda ilerleme sağladığımıza; hatta okul-derslik, araç-gereç gibi temel problemleri hallettiğimize göre kaliteyi neden hala yakalayamadık?

Bu soruyu soracağınız eğitim bilimi uzmanları, meselenin oldukça karmaşık olduğunu beyan edeceklerdir. Ama pratikte yarım asırdır eğitimin içinde olan biri olarak, daha yalın ifadeler ile söylemeliyim ki; biz, eğitimi slogandan kurtarıp bir felsefeye ulaştıramadık. Daha açık bir ifade ile öykündüğümüz bazı öğretim metotlarının sloganlarını tekrar ederek zaman geçirirken bir eğitim felsefesi geliştiremedik. Üstelik şimdilerde özlem duyduğumuz ve -eksik de olsa- geçmişte var olan bize özgü eğitim nazariyatımızı da unuttuk.

Ağlamayı bırakıp yakın tarihe bakarsak; imparatorluğun çöküşe yaklaştığı yıllarda bile eğitimde büyük atılımlar yapıldı. II. Mahmut ile başlayan ama özellikle II. Abdülhamid’in saltanatı zamanında başlayan okullaşma ve eğitime yatırım; II. Meşrutiyet yıllarında eğitim teorisi üreten Emrullah Efendi ve Satı Bey gibi isimleri ortaya çıkardı. Bununla kalınmadı; dünya şartlarını kavramış, siyasetçi, asker, hukukçu vs. de yetişti. Bugünkü birikimimizin büyük bir bölümünü I ve II. Meşrutiyet’te yetişen aydınlarımıza borçluyuz. Kim ne söylerse söylesin, bu dönemler, -barındırdığı bütün zorluklarına rağmen- tarihimizdeki en canlı entelektüel hayatı temsil etmektedirler. Yerli arayışlar, geleneksel bilim ve kültürden hareketle inşa ve ihya düşünceleri, Batı’yı taklit veya Batı’dan iktibas hep söz konusu bu iki dönemin mirası olarak kalmıştır.

Bugün özlenen, düşünen, sorup-sorgulayan, estetik zevki yüksek; sanat ve edebiyat ile sadece ilgilenen değil, aynı zamanda üreten insanlarımız hep o devirlerde yetişmişlerdir. Burada isimlerini tek tek saymaya gerek yoktur. Biraz kütüphane raflarını karıştırırsak zaten karşımıza onlar çıkacaktır.

İşin ilginç tarafı o isimlerin çoğu, üniversite mezunu değildiler. Ama üniversite hocası olabilecek yeterliliklere sahiptiler. Daha da önemlisi, öğrenmeyi, bilgi edinmeyi ve tabii ki eğitimi bireysel gelişimin ötesinde gören amaç ve ülkü sahibiydiler. Hedefsiz bir öğrenmenin, felsefesiz bir eğitimin sonuçsuz bir gayret olduğunun farkındaydılar.

Dünya standartlarını yakalamak için yeterli olamadılar. Ama gösterdikleri çabalar ile bugünkü bütün birikimimizin alt yapısını hazırladılar. Peki nasıl?

Lise, daha doğrusu o günkü adı ile İdadî eğitimleri ile. II. Abdülhamid zamanında İstanbul’dan Halep’e; Halep’ten Bağdat’a ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde kurulan İdadilerde yetişen bu insanlar, bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni çıkardılar.

Bugünkü liselerimize bakalım. Buradan yetişenlerin yeterliliklerini düşünelim. Elbette, sunulan imkanları, verilen emekleri, öğretmenlerimizin gayretini, öğrencilerimizin merakını yok saymayalım. Ama sokaklarda, evlerde, okullarda, üniversitelerdeki herkesin ortak kanaati; bugünkü liselerimizde arzu edilen eğitim ve öğretimim verilemediğidir. Sadece öğretim basamaklarının son halkası olan üniversiteye girmek için gözü ile test işaretlemeyi öğrenen bir gençlik yetiştirilmektedir.

Büyük bir ülke olan Türkiye’nin her tarafında ve birlerce okullarında aynı eğitimin verilmesi çare değildir. Müfredat düzenlemelerinde coğrafi farklılıklar, imkanlar ve ihtiyaçlar dikkate alınmadan yapılmamalıdır. Bugün yapılanlar, yetenek avcılığı değildir. Farklılıkların dikkate alınarak eğitim ve öğretimin kalitesinin arttırılması yerinebütün gençlerimiz cehalet standartlarında eşitlenmektir.

Sözün özü, şapkamızı bir kere daha önümüze koyup düşünmeliyiz. Nerede hata yaptığımızı, ne zaman eğitim felsefemizi terk edip, sloganlara sarıldığımızı sorgulamalıyız.

Sadece yöneticiler, eğitimciler değil; topyekûn Türkiye bu sorgulamayı yapmalıdır. Yöneticiler, düşünen, soran ve sorgulayan bir nesil için popülist yaklaşımlardan uzaklaşıp toplumu gerçekçi çözümler ile buluşturmalıdır. Bunun için, sloganları bırakıp derhal bir eğitim felsefesi oluşturma seferberliği başlatılmalıdır.

Japonya’nın 132 yıl önce hediye ettiği paravanın içerisinden 22 adet gazete kupürü çıktı
Hayat
Japonya’nın 132 yıl önce hediye ettiği paravanın içerisinden 22 adet gazete kupürü çıktı
1887 yılında Avrupa seyahatine çıkan Japon Prens Komatsu tarafından Sultan II. Abdülhamid'e hediye edilen 6 parçalık paravanın içerisinde 22 adet gazete kupürü bulundu. 132 yıl önce hediyelere yastık görevi gören gazete kupürleri, Japon'da 1870-1887 tarihleri arasında yaşanan olaylara ışık tutacak.

IHA
Japonya’nın 132 yıl önce hediye ettiği paravanın içerisinden 22 adet gazete kupürü çıktı
Hayat
Japonya’nın 132 yıl önce hediye ettiği paravanın içerisinden 22 adet gazete kupürü çıktı
1887 yılında Avrupa seyahatine çıkan Japon Prens Komatsu tarafından Sultan II. Abdülhamid’e hediye edilen 6 parçalık paravanın içerisinde 22 adet gazete kupürü bulundu. 132 yıl önce hediyelere yastık görevi gören gazete kupürleri, Japon’da 1870-1887 tarihleri arasında yaşanan olaylara ışık tutacak.
IHA
Reşid Riza İttihatçılar ve hilâfet
Reşid Riza İttihatçılar ve hilâfet

İttihatçılar iktidara gelmeden önce yönetimle ilgili iki önemli söz vermişlerdi:

a) Anayasaya dayalı yönetim,

b) Yerinden (lâ- merkezî) yönetim.

Video: Reşid Riza İttihatçılar ve hilâfet


Reşid Riza istibdad yönetimine karşı olduğu, İttihatçıların verdikleri sözler doğrultusunda talepleri de bulunduğu için, bunları gerçekleştirmek üzere harekete geçti, İttihatçılara ümit bağladı ve hem yazılarında, hem de bizzat yaptığı görüşmelerde taleplerini dile getirdi; Araplarla Türkleri Osmanlılık bağı içinde birbirine yaklaştırmaya çalıştı, İttihatçıların merkezî yönetimden vazgeçerek eyaletlerde meclisler teşkil edilmesini ve iç işlerinde bunlara geniş selahiyetler verilmesini, yönetimde ve eğitimde İslam’ın ön plana çıkarılmasını, Arapça’nın yaygınlaştırılmasını istedi. Hilafetin en önemli kurumlarından biri olan adliye (kaza) kurumu ile ilgili yazılar yazdı, şer’iye mahkemelerinin en azından nizamiye mahkemeleri kadar güçlendirilmelerinin ve selahiyetlerinin genişletilmesinin zaruretine işaret etti. (XI, s. 539-545, 865 vd.; s. 27 vd. XII, s. 55 vd.)

1911 yılına gelindiğinde R. Riza İttihatçılardan da ümidini kesmeye başlamıştı; çünkü bunlar da sözlerinde durmamışlar, Arap topraklarında açtıkları cemiyet şubelerinde halktan para toplamak için baskılar yapmışlar, haksız vergiler koymuşlar, İngilizlerin sömürülerine göz yummuşlar, İtalyanların Trablus’u işgal edeceklerini bildirmeleri ve engel olmaya kalkışmamalarını istemeleri üzerine, oradan Osmanlı askerlerini çekmişler, devletin topraklarına ve teb’asına sahip çıkmamışlardı. Osmanlı halklarını kaynaştırmak için gayret sarfetmek yerine, Türkçülük ve Turancılık politikasına sapmışlar, yönetimde İslam’ı arka plana atmışlardı. (XIV, s. 471-475; XVI, s. 55 vd; Şekib Arslan, Hazıru’l- âlemi’l-İslamî, Kahire 1352, C. I, s. 157-160). R.Riza önceleri İttihatçılara nasihat ederek; onları sözlerinde durmaya ve taleplerini yerine getirmeye çağırdı. Bu çağrıların fayda vermediğini görünce, tenkitlerini sertleştirmeye başladı, bu da fayda vermeyince, İttihatçılara cephe alarak mücadele bayrağını açtı, bir yandan Arap liderlerini İttihatçılara karşı mücadeleye çağırıyor, iktidarın her emrini yerine getirmemelerini istiyor, diğer yandan İttihatçıların örtük yüzlerinden peçeyi kaldırarak, halka onların gerçek yüzlerini göstermeye çalışıyor, yazılarında onları şöyle değerlendiriyordu: “Bunlar Selanik ve Paris meyhanelerinde, kulüplerinde yetişmiş bir avuç gençtir, birçok subayı da yoldan çıkarmış, onların gücüne dayanarak yürürlüğe koydukları anayasayı, devletin unsurlarını parçalamaya ve adını tarih sahnesinden silmeye vasıta kılmışlardır... Bunların amacı Türk milliyetçiliğini canlandırarak, bu unsura dayalı ve Batı medeniyetine mensup bir toplum ve devlet oluşturmaktır.” (XVI, s. 56, 61 vd.)

R.Riza yalnızca yazılarıyle kalmadı, parti ve derneklere, siyasi konferanslara katılarak da tezini hayata geçirmeye çalıştı. Bu partilerden birisi 1912 yılında kurulan “Hizbu’l-la- merkeziyyeti’l- Osmanî” dir. Bu parti, Osmanlı toplumundan ayrılmaksızın Arapların, yerinden yönetimlerini ve devletin ihmal ettiği “yabancı istilasına karşı toprakları savunacak” kuvvetlerin oluşturulmasını savunuyordu. 1913 Haziran’ında, R.Riza’nın arkadaşı Abdulhamid Zehrâvî’nin başkanlığında, Paris’te toplanan Birinci Arap Konferansı’nda da dile getirilen bu görüşü, kendisi yazılarında teyit ediyor, bunun ne ayrılığı, ne de kavmiyetçiliği ihtiva ettiğini ileri sürüyordu: “Yerinden yönetimi isteyenler (parti), ancak bu tarz bir yönetimin hem devleti, hem de topraklarını ecnebi işgalinden koruyacağına ve kurtaracağına inandıkları için, bunu istiyorlar... Parti tam olarak Osmanlı’dır, onun programında, Arap milliyetçiliğine çağıran veya Türk milliyetçiliğinden nefret ettiren bir kelime bile yoktur, o yalnızca bütün Osmanlıları, meşru ve hukuki yollardan yerinden yönetime çağırmaktadır.” (XVII, s. 389 vd., 537 vd.)

R. Riza’nın çabalarına rağmen İttihatçılar, bilhassa 1913 yılında kurulan ve birçok subayı da bünyesine alan Mahmud Şevket Paşa hükûmetinden sonra, şiddet ve baskılarını arttırdılar ve bilhassa Suriye’de Cemal Paşa, birçok masuma işkence edip kan döktü, R.Riza, bu tutumun kötü sonuçlar doğuracağını, Osmanlı unsurlarını (halklarını) iyice birbirinden ayırıp düşman gruplar haline getireceğini dile getiren yazılar yazdı (XIX, s. 75-82), Parti ve Arap Konferansı, son bir defa daha İttihatçılara el uzatmak üzere, Zehrâvî’yi temsilci olarak İstanbul’a gönderdi, hükûmet onu oyaladı, vazifeler vererek tesirsiz hale getirmeye çalıştı, sonra da Cemal Paşa eliyle 1916 yılında ortadan kaldırdı. Bu son olaylar R. Riza’nın, genel olarak Türk saltanatına karşı tavır ve tutumunda yeni bir aşamaya girmesine sebep oldu, artık yazılarında İttihatçıların Türk kavmiyetçiliğine karşı Arap kavmiyetçiliğini dile getiriyor, Osmanlı ve Arap medeniyetlerini karşılaştırıyor ve Turan ırkının, yakıp yıkmanın ötesinde medeniyyete önemli bir katkısının bulunmadığını ifade ediyordu. (XIX, s. 236, XX, s.43 vd). Bu ifadelerine rağmen, onun karşı çıktığı husus, yine de Osmanlı hilafeti ve hakimiyeti değildi, tepkisi ırkçılığa karşı idi. Bu sebeple Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının Yunanlılara karşı kazandıkları zaferden sonra, geri kalan ümitlerini bir müddet için onlara yöneltti.

(M. Kemal dönemi ile devam edelim)

R.Riza, Hilâfet ve Abdülhamid
R.Riza, Hilâfet ve Abdülhamid

Bir tarihçimiz Reşid Riza’nın Abdülhamid’in hilâfetine karşı çıktığını ve Arap hilâfetini savunduğunu yazmış, bu iddiasını, R. Riza’nın el-Menâr’da çıkan bir makalesine dayandırmıştı. Geçen hafta bu makaleyi özetledim ve mezkûr iddialara mesnet olacak bir ifadesinin bulunmadığını gösterdim. Bu arada R. Riza’nın hem Abdülhamid hem de hilâfet konularındaki düşüncesini başka yazılarıma bıraktım.

Video: R.Riza, Hilâfet ve Abdülhamid


R. Riza’nın hayatını, düşünce ve İslâmî hareketteki yerini merak edenlere benim, “Gerçek İslâm’da Birlik” kitabımın girişini kaynak gösterdim. Geniş bilgiyi yine oraya havale ederek hilâfet ve Abdülhamid konusundaki düşüncesini birkaç yazıda özetleyeceğim.

Reşid Riza, Osmanlı Devleti’nde yürütülen ıslahat hareketi ve bu hareketin getirdiği tepkiler içinde geçen istibdad ve meşrutiyet dönemlerini yaşamış, ayrıca Cumhuriyet döneminin de on iki yılını idrak etmiştir. Toplumun dönüşümü, siyasetin yönü ve akışı bakımından birbirinden farklı olan bu dönemler içinde, onun da siyasi görüş ve tavrı değişiklikler geçirmiş, görüş ve eğilimlerin içinde oluştuğu şartlar düşünülmediği takdirde çelişkili görünümler ortaya çıkmıştır. Onun siyasi görüşlerini ve tavrını etkileyen dönemler; Sultan Abdülhamid, İttihad ve Terakki yönetimi ve Birinci Dünya Harbi’nden sonra parçalanan Osmanlı Devleti’nin topraklarında kurulan yeni devletlerin bağımsız veya yabancıların egemenliği altında sürdürdükleri yeni yönetim dönemleridir. Son dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin hilâfeti kaldırması ve halifeyi yurt dışına sürmesiyle ortaya çıkan boşluk da onun, bilhassa hilâfet ve İslâm birliği konularındaki düşünce ve tasarılarını etkilemiş, değişme ve gelişmelere sebep teşkil etmiştir.

Abdülhamid dönemi (1898-1909 yılları)

Şeyh Muhammed Abduh gibi öğrencisi R. Riza da, Osmanlı hilâfetinin (saltanatın) meşruluğuna kani idi, bu devletin İslâm’ı ve Müslümanları koruduğuna ve ümmetin menfaati için çalıştığına inanıyordu. Önemli amaçlarından biri olan ümmetin birliğinin de, (İslâm birliği, el-câmi’atu’l- İslâmiyye) Osmanlı Devleti çerçevesinde gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Ayrıca ümmet çapında yaymayı istediği inanç ve düşüncelerinin tek aracı olan dergisinin, bir engele uğramadan çıkmasını ve yayılarak okunmasını istiyor, bunun da saltanatla iyi geçinmeye bağlı olduğunu biliyordu. İşte bu inanç ve düşünceler onu, hocası Abduh’un da etkisiyle başlangıçta Sultan Abdülhamid’i tutmaya, onu ve saltanatını övmeye, aleyhindeki söz ve hareketlere karşı çıkmaya sevk etti. Derginin ilk sayısında neşrettiği çıkış yazısında şöyle diyordu: “Derginin meşrebi Osmanlı, lehçesi Hamîdî’dir (Abdülhamîd’in dilinden konuşur), Devlet-i Aliyye’yi hakkıyla savunur, Sultan-ı A’zam’a sadakatle hizmet eder ve onun şahsına yöneltilen karalamaları, kötülemeleri defetmeye, göğüslemeye çalışır...” (I, s. 13; aynı mealde, Sayı: 5, s. 88). Sultan’ın bütün ülkeye ilim ve maarifi yaymak için gayret gösterdiğini, taassup göstermeden her grubun mektep açmalarına yardımcı olduğunu övgü ile kaydediyordu (III, s. 140). Ona göre Sultan’ın, Almanlarla anlaşarak 1903-1908 yılları arasında yaptırdığı Hicaz Demiryolu, bölgeye büyük maddi ve manevi menfaatler sağlayacaktı, buna bütün Müslümanların yardımcı olmaları gerekirdi (III, s. 301,317). R. Riza yalnızca Sultan Abdülhamid’i tutmakla kalmıyor, Osmanlı hanedanını devlet kurma, savaş kazanma, iyi ahlâk, şahsi menfaat ve israftan kaçınma gibi hasletlerinden dolayı övüyor ve devletin kurucusu Osman’ın davranışlarını delil olarak gösteriyordu (VI: s. 878). Reşid Riza’nın hemşehrisi ve dostu Abdurrahman el- Kevâkibî ve benzeri Müslüman Arap milliyetçileri, hilâfetin Arapların hakkı olduğunu, Türklerin bunu onlardan gasbettiklerini ve hakkını da veremediklerini, isdibdada ve zulme saptıklarını, Hıristiyanlar İspanya’da Müslümanları kılıçtan geçirirken, Sultan Selim’in de Mısır’da Müslümanları kılıçtan geçirdiğini, bunu da sırf saltanatını korumak için yaptığını... ileri sürüyorlardı (Amâra, el- A’mâlu’l-Kâmile li’l-Kevâkibî, 1970, s. 342). Bu iddialar onu üzüyordu, hatta Kevakibi’nin Ummu’l- Kurâ isimli eserini Menar’da tefrika ederken, Türklerin ve Osmanlıların aleyhinde olan kısımları çıkarıyor ve bunların doğru olanlarının da, herkes tarafından bilinmesinin doğru olmadığını kaydediyordu (IV, s. 959). Reşid Riza’nın İslam birliği anlayışı da, Efgânî’den ziyade Abduh’un ve Abdülhamid’in anlayışlarına paralel düşüyordu. Bu birliğin iki bağı vardı; siyasî olanı Osmanlı teb’ası olma bağı idi ve dinleri farklı olan grupları da birbirine bağlıyordu. Dinî olanı ise İslâm bağı idi ve Müslümanları ikinci bir bağ olarak birbirine bağlıyordu. Bu iki bağ ile Osmanlı teb’ası, sultanın etrafında birleşmeli ve devleti parçalamak isteyen yabancıların karşısında yekvücut olmalı idiler. (V, s. 794.X, s. 200-214).

R. Riza, Osmanlılara ve Abdülhamid’e karşı bu tavır ve tutumunu sürdürürken bölgedeki Osmanlı yöneticilerinin, ailesine, kendisine ve bazı yakınlarına yaptıkları haksız davranışları biliyor, sultanın ısrarla sürdürdüğü istibdad idaresini de görüyordu, ancak mevcut şartlar içinde bu yönetimin kötünün en iyisi veya iyi tarafının kötü tarafına galip bulunduğunu düşünüyordu. Bu sebeple, bütün ayrılıkçı kuruluşlardan ve teşebbüslerden uzak kalmış, bunlara karşı mücadele vermişti. Ancak Kahire’de kurulan ve yerinden yönetim (lâ-merkeziyye) isteyen bir cemiyete (Cem’iyyetu’ş-Şûrâ el-Osmaniyye’ye) üye olmaktan da geri durmamıştı. Mısır’a göçmüş bulunan Suriyeli Refik el-Azm, Abdülhamid ez-Zehrâvî, Muhibbuddin el-Hatîb gibi arkadaşlarının da etkisiyle, Arap topraklarının Osmanlı devleti ile ilişkisi konusundaki düşüncesinde, yavaş da olsa bir değişme meydana geldi; Osmanlı’nın merkezî yönetiminin Arapları ihmale sebep teşkil ettiği düşüncesinden hareketle artık la-merkezi (yerinden, Amerika Birleşik Devletlerine benzer bir federatif sistem) talep etmeye başladı. Reşid Riza’nın siyasi görüş ve projesinde meydana gelen bu değişiklik, Sultan Abdülhamid’in hal’inden sonraki yazılarında açıklık kazandı, İttihad ve Terakki iktidarının yerleştiğine kanaat getirinceye kadar, yine de ihtiyatı elden bırakmadı. Bundan emin olduktan sonra dergisinde Abdülhamid devrindeki istibdad yönetimi ile meşru olmayan tasarrufları tenkit etti, kötü sonucu kötü davranışların getirdiğini ifade etti (XII; s. 276-279, tarih: 19- Mayıs-1909).

(İttihatçılar dönemi ile devam edelim).

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.