Abdülhamid’in Bilinmeyenleri 3: Latif Sultan
Hayat
Abdülhamid’in Bilinmeyenleri 3: Latif Sultan
Soğuk ve mesafeli bilinen Sultan 2. Abdülhamid Han'ı görenler onun yumuşak sesine, mütevazı duruşuna ve şefkatine hayran kalırdı. Yıldız Sarayı'nın bahçesinde sert değil, latif bir Sultan gezerdi.

Yeni Şafak
Sultan İkinci Abdülhamid Han gideli 101 yıl oldu
Hayat
Sultan İkinci Abdülhamid Han gideli 101 yıl oldu
Osmanlı Devleti’nin 34’üncü padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han, ölümünün 101’inci yılında kabri başında anıldı. Abdülhamid Han için Kur’an-ı Kerim okunarak dualar edildi. İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Coşkun Yılmaz,İstanbul İl Müftüsü Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, İkinci Abdülhamid’in torunu Kayıhan Osmanoğlu ve çok sayıda vatandaş Sultan'ın kabri başında dua etti.
IHA
II. Abdülhamid Han’dan kalan ekonomik miras
II. Abdülhamid Han’dan kalan ekonomik miras

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sadece yabancılara ödenmesi gereken borçlar kaldı dersek, 33 yıl baskı ve zulümden başka ne yaptı dersek haksızlık ederiz.

Kimden söz ediyoruz?

Video: II. Abdülhamid Han’dan kalan ekonomik miras


1876-1909 yılları arasında tam 33 yıl imparatorluğu yöneten Osmanlı padişahlarının; 34’üncüsü, Sultan II. Abdülhamid Han’dan.

31 Mart provokasyonu ile tahttan indirilen II. Abdülhamid, 3 yıl Selanik’teki Alatini Köşkü’nde ev hapsinde tutuldu, 1912 senesinde Beylerbeyi Sarayı’na getirildi.

10 Şubat 1918 yılında İstanbul’da göz hapsinde 6 yılını geçirdiği Beylerbeyi Sarayında vefat etti.

Sultan Ahmet Camii ile Çemberlitaş arasındaki Divanyolu’nda bulunan Sultan II. Mahmut Türbesi’ne defnedildi.

Bugün onun vefat ettiği gün.

**

Siyasi fikirlerinin neler olduğunu tarihçilere, tartışmaları da siyasilere bırakalım.

Ondan bize neler kalan mirası hatırlayalım.

İlk, orta, lise ve üniversite dahil açılan resmi okulların sayısı 15 bin.

Bunların arasında açılan okulların öğretmen açığını kapatmak amacıyla öğretmen yetiştiren okullar da unutulmamış.

Üniversite eğitimi için ilk defa 1869’da özgün anlamda Darülfünun açılmış 1873’lere kadar eğitimini sürdürmüş.

Bu okul 1933’de İstanbul Üniversitesi’ne dönüştü.

Bu okul Mülkiye Mektebi, Hukuk Mektebi, Ticaret Mektebi, Sanayi-i Nefise (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi) gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz okullar günümüz modern eğitim kurumlarının temelini oluşturdu.

Mekteb-i Tıbbiye-î Şahane; Eski Kavak Bağdad Sarayı’nın bahçesi üzerinde Topkapı, Hâliç ve Marmara denizini görecek biçimde tasarlanmış ve 1902-1903 yıllarında inşa edilmiş. 1934’de Haydarpaşa Lisesi’ne dönüştürülmüş

Günümüzde ise Marmara Üniversitesi’ne bağlı Fakültelerin bölümlerinin yer aldığı bina olarak işlevini sürdürüyor.

**

Abdülhamid döneminde, sanayi ve ticaretin geliştirilmesinde katkıda bulunacak büyük, orta ve küçük ölçekli işletmeler açılmış.

Sanayi ve ticaretin geliştirilmesine büyük önem verilmiş ve bu noktada katkıda bulunanlar da sultan tarafından altın ve gümüş liyakat madalyasıyla onurlandırılıyormuş.

İstanbul Kapalıçarşı Evliya ve Ali Paşa Hanları (1900 açılış).

Doğu Halı Şirketi, Hereke Kumaş ve Halı Bandırma, İzmir (1900) ve Anadolu’nun bir çok kentinde halı fabrika ve atölyesi, Fes ve Melbusat-ı Askerîye

Darülaceze Hamidiye Fes (1904)

Beykoz Hamidiye Kağıt (1887)

Küçükçekmece Kibrit (1897)

Beykoz Kundura (1884)

Diyarbakır Deri-Kundura

Konya Güherçile (1883)

Uşak Halı (1890) ve Un-Yapağı Fabrikası (1902) ve birçok yağ, un, buz, mum fabrikaları bu dönem için bilinen birkaç örnek sanayi yapıları olarak karşımıza çıkıyor.

**

Hereke Köşkü onun döneminde yapılan önemli mimari eserlerden biri

Hereke halılarının uluslararası bir ün kazanmasından sonra Hereke’ye gelen yabancı misafirlerin barakalarda ağırlanmasının ayıp olduğu düşünülerek fabrikanın şerefi ile münasip bir köşk inşası uygun görülmüş.

1898 yılında Alman imparatoru II. Wilhelm’in Sultan II. Abdülhamid’i ziyareti öncesinde, 1894 yılında Sultan II. Abdülhamid’in sarayında üç haftada inşa edilen Köşk, deniz yoluyla parçalar hâlinde getirilerek bir günde yerine monte edilmiş.

Beşiktaş Akaret Binaları da onun döneminden kalanlar.

1895 yılında faaliyete geçen ve bugün hizmette olan Darülâceze de o dönemden kalan bir yapı kompleksi.

İstanbul’un Okmeydanı bölgesinde kurulan Darülaceze, yaklaşık 75 dönüm arazi üzerinde cami, kilise, hamam, fırın, mutfak, idarî, sosyal ve kültürel mekânları barındıran 20 binadan oluşuyor.

**

İlk çocuk hastanesi Şişli Hamidiye/Etfal Hastahanesi ile Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahaneleri de onun döneminden kalma yapılar.

İstanbul’da Vakıf Guraba, Haseki, Gülhane ve Haydarpaşa Numune Hastahanesi halen hizmette.

««

1890 yılında İstanbul’un büyük ölçüde su ihtiyacının gidermek amacıyla Elmalı Barajı inşa edilmiş.

Hamidiye Su Tesisleri de o dönemden kalan miraslardan.

Hicaz demiryolu, Sirkeci Garı ve Haydarpaşa Garı da Abdülhamit döneminden kalan yapılar.

23 şehirde halen çalışan saat kulesi, sayılabilen İstanbul’un ve Anadolu’nun birçok şehirlerinde şimdi çöplüğe dönüşen 100’lerce çeşme onun 33 yıllık döneminde yapıldı.

**

Osmanlı’dan bize neler kaldı diyenler bir kez daha düşünsün.

İnsanları ve kurumları doğruları ve yanlışlarıyla birlikte görmek ve ağır basan tarafa göre değerlendirmek gerekir.

Adil olan da budur bence.

II. Abdülhamid Ruslara güvenir mi idi?
II. Abdülhamid Ruslara güvenir mi idi?

Kitap okuma istatistiklerinde iyi bir yerde olmadığımız ortadadır. Bu bakımdan kitapta KDV’nin sıfırlanması önemli ve sevindirici bir girişimdir. Bakalım, fiyatların makul seviyelerde olması, kitap okuma oranlarımızı yukarıya doğru hareketlendirebilecek mi? Şimdi sıra, maliyetlerden şikayet eden yayıncıların iyi ve kaliteli eserleri okuyucu ile buluşturmasındadır. Zira yayıncıların tercihleri ile kitap okuma oranları arasında ciddi bir bağın olduğuna inanlardanım. Maalesef tarihi ile ile övündüğümüz Türkiye’mizde bir asırlık bir tek yayınevimiz yoktur. Belki bir kaç tane yarım asırlık ve iki parmağın sayısını geçmeyen çeyrek asırlık yayınevlerimiz var. İstikrarlı ve sürekli yayıncılıktan mahrum Türkiye’de, herkes yayıncılık yapınca, okuyucu da kaliteli kitaptan mahrum kalıyor.

Video: II. Abdülhamid Ruslara güvenir mi idi?

RUS GENELKURMAYI’NIN TÜRKİYE RAPORLARI

Kitap yayımlamak, profesyonellerin işi olursa, hem yayıncı hem de yazarların üretme arzusu doğacak, dolayısıyla okuyucu sayısı da artacaktır. Kamu kurumlarının ve belediyelerin kitap yayınlamasına sıcak bakan birisi değilim. Onların sadece yayıncıların ticari bulmadıkları ama mutlaka yayınlanması gerekli eserlerde devreye girmeleri gerektiğine inanıyorum. Nitekim elimde Zeytinburnu Belediyesi tarafından yayımlanmış böyle bir kitap bulunmaktadır. Mihail Bashanov ve İlyas Kemaloğlu’nun Rus belgelerinden hareketle hazırladıkları bir eser: Rus Genelkurmay Belgelerinde II. Abdülhamid ve Osmanlı Ordusu (Ekim 2018).

Rusya’da, Çarlık asırlarından itibaren Türkiye tarihini ilgilendiren pek çok eser üretilmiştir. Kaynak değeri taşıyanlardan bazıları Türkçe’ye kazandırılmakla birlikte hala pek çoğu sırada beklemektedir. Uzmanlarının ifadesine göre; asırlarca temasta olduğumuz Rusya arşivlerinde bizi ilgilendiren milyonlarca belge bulunmaktadır. Maalesef bir zamanların sığ anlayışıyla, Arapça öğrenenlerin şeriatçı; Rusça öğrenenlerin de komünist olacağı önyargısıyla Türkiye, iki dilden ama özellikle Rusça’dan uzaklaştırıldı. Bu yüzden, yanıbaşındaki komşularının Türkiye hakkında ne düşündüklerini öğrenmekten de mahrum bırakıldı. Bu bağlamda Zeytinburnu Belediyesinin yayımladığı ve Rus Genelkurmay arşivlerinden seçilmiş otuz yedi belgenin tercümesinden oluşan kitap, önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Doğrusu, Rusların gözü ile tarihimizin en sorunlu dönemini ve en tartışmalı Sultanını okumak oldukça anlamlı olsa gerektir. Defalarca savaştığımız ve atasözlerimizle dostluklarına rezerv koyduğumuz Rusların gözünden II. Abdülhamid dönemi Osmanlı askeri sistemini, ekonomisini, siyasetini ve dış politikasını okumak, sadece faydalı değil; aynı zamanda ciddi bir şok etkisi de yaratmaktadır. Uzun yıllar İstanbul’da bilgi derleyen Rus askeri temsilcilerinin II. Abdülhamid’in şahsına bakışları ve onun hakkındaki değerlendirmeleri de apayrı bir önem taşımaktadır. Hele Rusya ile stratejik işbirliğimizin zirveye çıktığı günümüzde bu önem bir kat daha artmaktadır.

II. ABDÜLHAMİD’İN NAZARINDA İNGİLİZLER VE RUSLAR

“Sultan neredeyse bütün ülkelere ve onların izledikleri siyasetlere eşit mesafede durmaya gayret etmektedir” diyen askeri temsilci Albay K. N. Peşkov’un sözlerinin devamında; II. Abdülhamid’in İngilizler ile Rusları ayrı tuttuğunu söylemesi, mutlaka ilginizi çekecektir. Peşkov, Osmanlı payitahtında on beş yıldan fazla yaşayıp hemen herkes ile görüşerek yazdığı uzun raporunda, ilginç değerlendirmeler yapmaktadır. Bazıları abartılı, bazıları Osmanlı-Rus Savaşı’nın gölgesindeki hasımlıktan kaynaklanan ama çoğu o güne ayna olan fikirlerin yer aldığı raporunda Peşkov; özellikle II. Abdülhamid’in siyasetteki gerçekçiliğine vurgu yapmaktadır. Sultan’ın İngilizler ile Rusları ayırt etmesini, zihnimiz hemen İngilizlerin lehinde yoracaktır ama bu çaba nafiledir. İsterseniz rapora kulak verelim:

“Sultan, İngilizlere karşı korku ve saygı duymaktadır. Ancak İngiltere’de kötü bir olay gerçekleştiğinde ya da herhangi siyasi bir başarısızlık yaşandığında Sultan sevincini gizlememektedir. Ruslara karşı ise farklı duygular beslemektedir. O, Rus milleti ve devlet sistemi ile Türk halkı ve devlet sistemi arasında çok fazla ortak nokta olduğunu düşünmektedir. Ona göre Ruslar, kendilerine akraba olan Asya halklarıdır ve Türklerden daha iyi yürekli, fiziki olarak güçlü, siyasi arenada tehlikeli olmayan kimselerdi... (s.139)”.

1898 yılında, II. Abdülhamid’in diğer milletlere ve devletlere nasıl baktığı, “muhtemel gelişmeler karşısında nasıl davranacağı?” konularında sinir uçlarımıza dokunacak değerlendirmeleri Peşkov’un kitaptaki raporundan okumanızı öneriyorum. Belge tek başına tarih değildir. Elbette Rus belgelerine yansıyanlar da tarihçilerin süzgecinden geçirilmeye muhtaçtır. Ancak maziperestlikten başka bir şey üretmeyenlerin sesinin yüksek çıktığı bir dönemde, tarihimize bir de Rus aynasından bakmak iyi gelecektir. Hatta adeta şok bir tedaviyle kendimize gelmemizi sağlayacaktır. Öyleyse başlıktaki soruyu tekrar edelim: II. Abdülhamid Ruslara güveniyor muydu?

Peşkova göre; bütün dış siyasetini Osmanlı-Rus Savaşı’nın ve Berlin Anlaşması’nın ağır sonuçlarına göre sürdürmek zorunda kalan II. Abdülhamid, “Ruslar’a güveniyordu.” Kuşkusuz, kitaptaki bu fikirleri, diğer indî mütalaaları ve maddî hataları tarihçiler tartışacaktır. Ancak bu durum, kitabın değerini asla düşürmeyecektir.

Müjdat Gezen hakim karşısında
Hayat
Müjdat Gezen hakim karşısında
Konuk olarak katıldığı bir televizyon programında, II. Abdülhamit'in torunu Nilhan Osmanoğlu Vatansever'e hakaret ettiği iddiasıyla hakkında 2 yıl 4 aya kadar hapis istemiyle dava açılan tiyatro sanatçısı Müjdat Gezen hakim karşısına çıktı.
DHA
Diriliş Ertuğrul'dan sonra Payitaht Abdülhamid'e dahil oldu
Hayat
Diriliş Ertuğrul'dan sonra Payitaht Abdülhamid'e dahil oldu
TRT1’de ekrana gelen Diriliş Ertuğrul’da “Aliyar” karakteriyle tanınan Cem Uçan, Payitaht Abdülhamid kadrosuna dahil oldu. Başarılı oyuncu 'Ahmet Celalettin Paşa' karakterini canlandıracak.
Yeni Şafak
Sultan Abdülhamid ve İsmet İnönü
Sultan Abdülhamid ve İsmet İnönü

Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi adından ve icraatından en fazla söz edilen Osmanlı padişahlarından biri de – hiç şüphe yok ki – Sultan İkinci Abdülhamid Han’dır. Büyük bir dirayetle ve hayranlık uyandıran politik bir deha ile tam otuz üç yıl koca Osmanlı Devleti’ni idare eden bu otuz dördüncü hükümdar – bilindiği gibi – bin bir iftiraya uğradı. Yerli ve yabancı garazkârlar tarafından aleyhinde ciltler dolusu kitaplar yazıldı. Esefle belirtelim ki, yerli muhaliflerin en pespaye cümlelerle yaptıkları hücumlar, aslı astarı olmayan suçlamalar, yabancı Abdülhamid düşmanlarını bile hem şaşırttı, hem sevindirdi. Bu mazlum hükümdar, yaratılış itibariyle şefkatli ve merhametli bir karaktere sahip olmasına rağmen utanmadan, sıkılmadan kendisine “Kızıl Sultan” yaftası yapıştırıldı.

Video: Sultan Abdülhamid ve İsmet İnönü


Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında tavan yapan deni ve şeni iftiralar, aklın, mantığın kabul etmediği aleyhdeki propagandalar yeni nesilleri fena etkiledi. Yazar çizer takımını bir tarafa bırakınız bir zamanlar siyasi otoritenin en başındaki devletlular bile bu “Kızıl Sultan” yakıştırmasını dillerine dolamaktan bir türlü kendilerini kurtaramadılar.

Bizim kuşak, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın ne büyük bir padişah olduğunu ve bu büyüklüğünden dolayı alçakların, cahillerin ve gafillerin hücumuna uğradığını Necip Fazıl Kısakürek, Hüseyin Nihal Atsız, Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu, Reşad Ekrem Koçu, Raif Ogan, İsmail Hami Danişmend, Yılmaz Öztuna, Ziya Nur Aksun, Münevver Ayaşlı gibi yazarların ve tarihçilerin eserlerinden ve yazılarından öğrendi. Bunların içinde özellikle üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Ulu Hakan Abdülhamid Han” isimli eseri büyük bir önem arzediyor. Bu kitap daha yayımlanır yayımlanmaz büyük bir ilgiyle karşılandı. Adı geçen eseri okuyan herkes, mazlum ve mağdur sultanın gerçekten “ulu” sıfatını tam anlamıyla hak ettiğini, ondan sonra iş başına gelen İttihatçıların “ulu” değil, cüce olduğunu gayet iyi anladı. Bunların içinde olanca samimiyet duygusuyla ve nedamet tövbesiyle şahane şiirler yazanlar bile görüldü.

Yukarıda isimlerini saydığımız şahsiyetlerin, diğer ifadesiyle yerli yazarların dışında hariçten de Hünkârı müdafaa sesleri yükseldi. İşte bunlardan biri olan Pakistanlı Meryem Cemile, “Garp Materyalizmi Karşısında İslam” isimli eserinin bir yerinde “İkinci Abdülhamid’i Müdafaa” başlığı altında kaleme aldığı satırlarla tarihi bir gerçeği dile getirdi. Abdülhamid, “Kendi zamanında memleketinin hayatını ve bekasını şahsi menfaatlerinden üstün tutan yegane Müslüman hükümdardı. Eğer Sultan Abdülhamid’in tedbirleri çok sert oldu ise, bunun yegane sebebi, onun başvuracak başka çaresi kalmadığı içindi” demek suretiyle onu anlamayan yahut anlamak istemeyen güruha gerekli cevabı verdi.

Yukarıda Sultan Abdülhamid Han’a “Kızıl Sultan” diye iftira atanların arasında, garazkâr kalemlerin yanı sıra, en üst seviyeye çıkmış idarecilerin de bulunduğunu söylemiştim. Bunlardan birinin de İsmet Paşa olduğunu, Şubat 2018 tarihli Türk Edebiyatı dergisinde, Özer Revanoğlu Bey’in “Bir Dost Daha Kaybettik” başlığıyla neşredilen yazısından öğreniyoruz. İkinci Küllük Kahvesi’nin, nâm-ı diğer “Marmara Kıraathanesi”nin müdavimlerinden olan Özer Bey, yine bir başka “Marmaratör” olan merhum ağabeyimiz Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel’in vefatıyla ilgili olarak kaleme aldığı bu yazıda, sözü Necip fazıl’ın “Ulu Hakan Abdülhamid Han” isimli bu kitabına getirip şunları söylüyor:

“Yayın hayatına başladıktan bir süre sonra rahmetli Necip Fazıl Kısakürek tarafından kaleme alınan ‘Ulu Hakan Abdülhamid Han’ kitabını yayımladık. Her yerde kullanılan Abdülhamid posterleri son derece çirkindi. Kırçıl bir sakal, uzun bir burun, kambur bir adam. Bunlar özel olarak hazırlanmış resimlerdi. Bunlardan daha kötüleri de vardı. Mesela bin dokuz yüz altmışlı yıllarda Çemberlitaş’ta, bir berber dükkânında bir Abdülhamid resmi asılıydı. Bu resim tamamen çırılçıplak kadınlardan meydana gelmişti. Kaşları birer çıplak kadından meydana geliyordu. Yüce Sultan’ın bütün yüz hatları, son derece maharetli bir ressam tarafından çıplak kadınlarla işlenmişti. Abdestsiz gezmeyen Gök Sultan’ın nasıl bir kadınperest olduğunu anlatmak için hazırlanmış kasıtlı bir resim.

Bu konuda azami bir hassasiyet göstererek Gök Sultan’ın gençlik resmini bulduk ve kapakta onu kullandık. Kitap yayımlandıktan kısa bir süre sonra C.H.P. Genel Başkanı İsmet İnönü, Büyük Millet Meclisi’nde konuşma yaptı. ‘İstibdad ile bir devre damgasını vurmuş olan Kızıl Sultan Abdülhamid’i, Ulu Hakan diye ananlar var’ gibi sözler söyledi.

Bu haberi ben de sabahleyin gazetede okudum. Elbette çok canım sıkıldı. O günleri yaşayan bir çok insanın hatıraları yayımlanmıştı. Bir çok hakikatler gün yüzüne çıkmışken ayrıca o günleri çok iyi bilmesi gereken İsmet Paşa, neden hâlâ böyle düşünüyordu. Menfi düşünenler her zaman, her yerde olabilir. Anlaşılan o ki İsmet Paşa, öyle biri değildi. Bilerek, şuurlu bir şekilde Abdülhamid aleyhtarıydı. Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi, Gök Sultan’ın devrilmesinde büyük rol oynamış Enver Paşa ve Talat Paşa gibi nâdim (pişman) olanlardan değildi.

O gün Ahmet Ağabey, öğle vaktini biraz geçe hışımla Yaprak Kitabevi’ne geldi. Kitabevinin bir köşesinde bir yere geçerek yazıp çizmeye başladı. Bir dosya kağıdı üzerine ebatlarını da yazarak bir ilan hazırlamıştı. ‘Bu ilanı hemen birisi gazeteye götürsün ve yarın bu ilan mutlaka çıksın!’ dedi. Belli ki Ahmet Ağabey de İsmet Paşa’nın konuşmasını okumuş ve çok öfkelenmişti.

Ahmet Ağabey’in hazırlayıp reklam için gazeteye gönderdiği kağıtta şunlar yazılıydı.

‘Emekli General İsmet İnönü’yü Küplere Bindiren Eser: Ulu Hakan Abdülhamid Han. Yazan: Necip Fazıl Kısakürek. Ötüken Yayınevi.’”

Bu vesileyle Sultan Abdülhamid Han’a, Necip Fazıl’a ve Prof. Ahmet Nuri Yüksel’e bir kere daha Allah’tan rahmet niyaz ediyorum.

II. Abdülhamid Ruslara güvenir mi idi?
II. Abdülhamid Ruslara güvenir mi idi?
Kitap okuma istatistiklerinde iyi bir yerde olmadığımız ortadadır. Bu bakımdan kitapta KDV'nin sıfırlanması önemli ve sevindirici bir girişimdir. Bakalım, fiyatların makul seviyelerde olması, kitap okuma oranlarımızı yukarıya doğru hareketlendirebilecek mi? Şimdi sıra, maliyetlerden şikayet eden yayıncıların iyi ve kaliteli eserleri okuyucu ile buluşturmasındadır. Zira yayıncıların tercihleri ile kitap okuma oranları arasında ciddi bir bağın olduğuna inanlardanım. Maalesef tarihi ile ile övündüğümüz Türkiye'mizde bir asırlık bir tek yayınevimiz yoktur. Belki bir kaç tane yarım asırlık ve iki parmağın sayısını geçmeyen çeyrek asırlık yayınevlerimiz var. İstikrarlı ve sürekli yayıncılıktan mahrum Türkiye'de, herkes yayıncılık yapınca, okuyucu da kaliteli kitaptan mahrum kalıyor.

Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.