Sizce de bu Koronalı ramazan daha farklı değil miydi?
Sizce de bu Koronalı ramazan daha farklı değil miydi?

‘Siz bir şeyi şer zannedersiniz oysa o sizin için hayır olabilir, ya da bir şeyi hayır zannedersiniz oysa o sizin şer olabilir. Siz bilemezsiniz Allah bilir’.

Bu hakikat tecrübelerimizle sabit muhteşem bir hikmettir. Tıpkı Lao Tzi adındaki Çinli bir bilgeye atfedilen beyaz atlı köylü ile bu atı ondan çok büyük paralara satın almak isteyen kral hikâyesinde olduğu gibi, neyin hayır neyin şer getireceğini biz bilmiyoruz. Şems-i Tebrizî’ye nispet edilen şu söz de aynı hakikati anlatır: ‘Kabul olmadı diye sızlandığın duaya, gün gelir, iyi ki kabul olmamış diye şükredersin’. Taoizm’in sembolü olan iç içe girmiş siyah beyaz kürecikler de yine aynı hikmetin ifadesidir.

Koronalı bir ramazan yaşadık. Camilerimiz kapalı ve mahzun, Kâbe mahzun. Cumaları özledik, bayramı kılamayacağız. Bunlar yüz yıllarda bir görülemeyecek olağanüstü durumlar. Sokağa çıkamıyoruz. Bize ilkokulda ezberlettirilen Kurt Masalında söylendiği gibi, ‘tenha ıssız bütün yollar, ne gelen var ne giden var. Zavallı kurt nasıl da aç, bir lokmaya bile muhtaç’. Biz de öyle olduk, gelenin gönülden bir selamını alıp kucaklaşmayı bile özledik. Çünkü insan insanın kurdu ve en büyük düşmanı haline gelmişti, artık birbirlerine bir süre yaklaşmasınlar da kim kimin dostu, kim kimin düşmanı belli olsun denir gibi bir hal yaşıyoruz. Doksan üç yaşındaki annem bugünlerde kızlarından birinde kalıyor, dün sabah kaçamak bir çıkışla uğradım, şöyle bir kucakladım, kızı şaka ile karışık beni uyardı, abi lütfen sarılmayalım.

Köyümüz turistik bir bölge. Bugünlerde yollarımız lüks arabaların havasından geçilmez olurdu. O muaşaka yapılan, hava atılan güzelim mekânlar şimdi bomboş. Ne mekân sahipleri kazanabiliyor, ne de gelenler gelip gösteriş istihlaki yapabiliyor. Demek ki, böyle de yaşanabilirmiş. Fuhuş, kumar ve isyan mekânlarını merak ediyorum, faaliyetlerini durdurmuş olmamaları mümkün değil. Bu da işin başka bir hayırlı yönü. Egzozlar çalışmayınca fiziki havanın temizlendiği gibi melanet yuvalarının kapanmasıyla da manevi atmosferimiz temizlenmiştir inşallah.

Abdülkadir Geylani’ye şöyle bir söz nispet edilir; başa gelen musibetin bir ceza mı, yoksa kulun kadrini yükselten bir imtihan mı olduğunu anlamak için bakın; eğer musibet geldiğinde onun sabırsızlığı, şikâyeti, yakınması artıyorsa bu musibet onun için bir ceza demektir. Aksine şikâyet ve yakınma göstermeden sabrı, mevcuda şükrü, emir ve yasaklara riayeti artıyorsa demek ki, bu onun derecesini yükseltmek için bir imtihandır ve hayrınadır.

Bunları düşününce bu korona musibetinin çok büyük hayırlara da vesile olduğunu ve ceza olmaktan çok, bir şefkat tokadı olduğunu düşündüm. Çok büyük iyilikleri oldu, aklıma gelenleri söyleyeyim:

Öncelikle ramazanlardaki astronomik menülü iftarlar, şov ve gösterişten başka bir anlamı olmayan toplu belediye iftarları, bunların aileler arasındaki mecbur kalınan uygulamaları olmamış oldu. Bu lüks harcamaların en azından bir kısmı bu sebeple ve biraz da koronanın yardım duygularını depreştirmesi ile muhtaçlara aktarıldı. İnfak ve tasadduk çoğaldı. Bu durum Allah’ın rahmetinin tecellisi için bir sebeptir.

Tebliğ ve davet yapmak isteyen dindarlar interneti adeta yeniden keşfetti, herkes kendi etki alanına, çeşitli medya programlarıyla canlı yayın yaptı, böylece camilerde sadece önce gelen, kulağı duymaz yaşlılara verilen zorunlu ve işlevini kaybetmiş vaazlar, gönüllü ve çoğu da gençler ve kadınlar olan kesimlere yöneldi. Haddi müdafaa sathı müdafaaya dönüştü. Youtube üzerinden üç dört bin takipçiye her gece canlı yayın yapan hanımlar oldu. Doksanlardan beri davette hep önde olan kadınlar burada da erkekleri geride bıraktılar.

Özellikle babalar ailelerine döndüler, istemeyerek de olsa çoluk çocuklarıyla birlikte sohbet etme ve yeniden kaynaşma imkânı buldular. Pek çoğu bu imkânla okuma ve tartışma faaliyetleri yaptı. Dağılmakta olan aile bir nebze toparlanıp nefes aldı.

Diğer yönden August Comte’un üç hal yasası bir kez daha iflas etti, bilim ve teknolojinin dine ihtiyaç bırakmayacağı iddiası şöyle dursun, Batının mütekebbir devletleri yılana sarılır gibi ezana ve Kuran’a bile sarıldılar. Dünyayı birkaç kez havaya uçuracak nükleer silahlara sahip emperyalistlerin, Allah’ın en küçük ordularıyla bile perişan olabileceklerini gördük. Bunun yanında Türkiye’nin ümmet ve imparatorluk refleksi ile o müstekbirlere, sembolik de olsa yardım etmesi gurur vericiydi. Onların bunu kabul etmek zorunda kalmaları bile bir ezikliğin göstergesidir.

Evde Bayram namazı

Bayram namazını evde kılmak farz ya da vacip değildir. Ancak kılınırsa güzel/müstehab olur. Böylece ömürlerinde hiç bayram namazı kılmamış olan ev halkı da bir bayram namazı kılmış olur. Bu namazda hutbe okunmaz

Her ev reisinin bunu kıldırması çok güzel olur. Allahualem.

Sosa'dan Abdülkadir Ömür'e 'Messi' tavsiyesi
Spor
Sosa'dan Abdülkadir Ömür'e 'Messi' tavsiyesi
Avrupa’nın önemli kulüplerinden transfer teklifleri alan Abdulkadir Ömür’e , tecrübelerini aktaran bordo-mavililerin takım kaptanı Jose Sosa büyük destek veriyor.
IHA
Çocuklarımızı öldürüyorlar, bayım; uyuma!
Çocuklarımızı öldürüyorlar, bayım; uyuma!

Bu yazı bir çığlıktır!

Ruhunuzu, geleceğimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı yok ediyorlar: Kendi çocuklarımız, elimizden kayıp gidiyor… Çocuklarımızı bizden koparıyorlar…

Çocuklarımıza hiçbir heyecan, coşku ve ufuk sunamayan ruhsuz eğitim sistemi; hiçbir gelecek vadetmeyen kör ve kötürüm kültür hayatı; hayal göremeyen, rüyaları olmayan, bütün sermayesini daha çok “köşe döndürecek” bön ve berbat projelere yatıran sarsak ve asalak medya rejimi çocuklarımızı gözümüzün içine baka baka elimizden alıyor; bizden, bizi biz yapan her şeyden koparıyor el ele, kol kola, omuz omuza vererek…

TÜRKİYE’NİN EN TEMEL SORUNU EĞİTİM SORUNU!

Türkiye’’nin en temel sorunu eğitim sorunudur. Türkiye’de sömürgeci ülkelerin yapamayacakları, yapmaya cesaret edemeyecekleri kadar çocuklarımızı kendi değerlerimizden, kendi dünyamızdan, kendi rüyalarımızdan uzaklaştıran, bütün iddialarını yitirmiş, bütün ideallerini kaybetmiş ilkel, ruhsuz, ufuksuz bir eğitim sistemi, yoz ve sığ bir kültür hayatı, yabancılaştırıcı ve her şeyi banalleştirici bir medya rejimi var!

Aberlard’ı, Racine’i, Lizts’i, Voltaire’i, Rousseau’yu, Balzac’ı, Descartes’i, Bergson’u, Derrida’yı, Godard’ı, Truffaut’yu öğretmeyen, bu kurucu figürlerin ürettiği ruhu solutmayan, gördükleri rüyaları her daim yeniden üretmeyen bir Fransız eğitim sisteminden, kültür ve düşünce hayatından, medya rejiminden söz edilebilir mi?

Bunyan’ı, Blake’i, Shakespeare’i, Locke’u, Hobbes’u, Byron’ı, Wordsworth’u, Elizabeth çağını, Victoria çağını, Turner’ı, Constable’ı öğretmeyen, yaşatmayan, yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi İngiliz eğitim sistemi olabilir mi?

Bach’ları, Mozart’ı, Beethoven’i, Spinoza’yı, Luther’i, Kant’ı, Goethe’yi, Hegel’i, Nietzsche’yi, Husserl’i, Heidegger’i, Wagner’i öğretmeyen, yaşatmayan ve yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi Alman eğitim sistemi olabilir mi?

Bu anaakım kurucu figürler Fransızların, İngilizlerin, Almanların iddialarının, ideallerinin, rüyalarının, hayallerinin ana kaynaklarıdır. Bu anaakım kaynakların dışında nice yan ve karşı-akım diyebileceğimiz isimler, ekoller, yaklaşımlar da var sözkonusu edilebilecek. Ama bu kadarı kâfî.

BAŞIMIZA DÜŞEN TAŞ...

Biz bize gelelim… Ve başımıza nasıl bir taş düştüğünü görelim… Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Gurani, Molla Fenarî, Gazâlî, Yunus, Mevlânâ, Merâğî, Itrî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Levnî, Karahisârî, Taşköprülüzâde, Kâtip Çelebi kimdir acaba? Ne söyler bize bu kurucu şahsiyetler bugün? Ne anlam ifade eder yarınımız için? Çocuklarımızı geçtik; elitlerimiz, aydınlarımız, yazarlarımız için hangi rüyalara, hangi ideallere, hangi ufuklara, hangi yaratıcı atılımlara kaynaklık etmiştir acaba?

Kurucu şahsiyetlerini tanımayan, onlarla aynı rüyaları paylaşamayan, onların hayallerini, heyecanlarını, coşkularını, ideallerini, çilelerini yaşayamayan, hissedemeyen, soluyamayan, yeni hayallere, rüyalara, coşkulara, ideallere dönüştüremeyen kuşaklar, kendilerini tanıyabilirler mi, dünyayı, dünyanın başka kültürlerini tanıyabilirler mi?

Kendisini tanıyamayan başkasını nasıl tanısın, başkasından nasıl yararlansın ki!

Shakespeare, kaç bin kez sahnelenmiş, yeniden yorumlanmıştır; Racine, aynı Yunan tragedyasını kaç kez yeniden sahneleme ihtiyacı hissetmiştir; Kant üzerine, Wagner üzerine, Goethe üzerine, Bach’lar üzerine, Locke üzerine, Byron üzerine kaç bin kitap yazılmıştır, kaç oyun sahnelenmiştir, kaç roman, şiir, felsefe metni yazılmıştır, kaç film çekilmiştir acaba, sayılarını bile bilebilmek o kadar zor ki şu internet çağında bile…

Ya peki, Merâğî kimdir, Levnî nedir, ne der bize, bilenimiz var mıdır gerçekten? Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin bilinmeden, Osmanlı düşünce ve ilim hayatının nasıl teşekkül ettiği bilinebilir mi?

SÖMÜRGECİ EĞİTİM SİSTEMİYLE NEREYE KADAR?

Eğitim sistemimiz, sömürgecilerin yapamayacağı kadar tahribat yapıyor… Kültür hayatımız, medya dünyamız kendi kültürümüze, sanatımıza, düşünce dünyamıza o kadar yabancı, o kadar ilgisiz, o kadar kör ve duyarsız ki, insanın çıldırırcasına haykırası geliyor, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye…

Bizim ahlâk, estetik ve adalet ilkeleri üzerinden insanlığa sunduğumuz görkemli ama bir o kadar da mütevazı; gittiği her yere ruh götüren, hayat bahşeden; yüzyıllarca hem zamanı, hem mekânı fetheden kurucu şahsiyetlerimizin inşa ettikleri kendi gök kubbemizi tanımadan, yaşamadan ve yaşatmadan geleceğe ne söyleyebiliriz ki biz? Geleceğimizi nasıl teminat altına alabiliriz ki? Çocuklarımızın ideallerinin, ruhlarının, rüyalarının ve hayallerinin öldürülmesini nasıl önleyebiliriz ki?

Kendi hayallerini kuramayanlar, başkalarının hayallerini yaşamaktan, dolayısıyla yok olmaktan kurtulamazlar.

*

Not: Bu yazı 5 yıl önce yayımlanmıştı. Bu kez çığlığım belki karşılık bulur, diyerek yeniden yayımlıyorum.

Süper Lig'in en değerli iki futbolcusu Trabzonspor'da
Spor
Süper Lig'in en değerli iki futbolcusu Trabzonspor'da
Trabzonspor sadece Süper Lig'de değil, oyuncuların piyasa değerlendirme sıralamasında da liderliği bırakmıyor. Koronavirüs salgını nedeniyle oyuncuların piyasa değerleri düşse de, bordo-mavili takımın yıldız isimleri bu alanda da ilk sıralarda yer aldı.
IHA
Abdülkadir Ömür: Messi yüzünden mevkimi değiştirdim
Spor
Abdülkadir Ömür: Messi yüzünden mevkimi değiştirdim
Trabzonspor’un yıldız oyuncusu Abdülkadir Ömür, bordo-mavili takımla şampiyonluk yaşamayı çok istediğini söylerken, Messi hayranlığından dolayı mevkisini değiştirdiğini ifade etti.
IHA
Batı’nın kadir-i mutlak bir güç olduğunu vehmettiler
Batı’nın kadir-i mutlak bir güç olduğunu vehmettiler

Sömürgeci Avrupa devletleri ve ABD’nin Çin’e tazminat davaları açacağı, yüklü miktarlarda para talep edeceğine dair haberler söylenti olmaktan çıkıyor. ABD ve Avrupa devletlerinin Çin’i durdurmak gibi bir amaçlarının olduğu konuşuluyordu, şimdi harekete geçmeleri şaşırtıcı değil. Üstelik bu davranış kolonyalist geleneğin bir parçasıdır. Çin’in suçlamaları kabul etmeyeceği açık olmasına rağmen ne yapacağına dair herhangi bir işaretten de bahsedemiyoruz, fakat yine de Çin ile kolonyalist geleneğe sahip devletler arasında gerilimin belirli düzeyde bir süre daha devam edeceğini söyleyebiliriz.

Kolonyalist geleneğe sahip zengin Avrupa devletleri ve ABD’nin, salgından en çok etkilenen ülkeler olmasını sıradan bir hadise olarak göremeyiz. Bu durumu komplo teorileri ile açıklamak da gerçekliği anlamamızı kolaylaştırmaz. Yirmi birinci yüz yılın başında ortaya çıkan şaşırtıcı bir gerçekliği izah etmekle kendi konumumuzu da belirleme şansına sahip olabiliriz. Batı’yı aklamaya çalışanlarla her şeye gücü yeten derin güçleri işaret edenlerin zihin dünyası birbirine benzer. Her iki görüş Batı’nın kadir-i mutlak bir güce sahip olduğu vehminden doğmaktadır. Çin’in yükselişini durdurmak için parasına el koymak, suçlu ilan ederek uluslararası alanda yalnızlaştırmak, itibarını yıpratmak, hataya sürüklemek gibi birbiriyle ilişkili birçok hamlenin bir anda ortaya çıkması kolonyalist geleneğin canlılığına işaret ederken emperyal merkezlerin çaresizliğini de gözler önüne serer. Yükselen Asya karşısında güce sarılmaktan başka bir çare üretemediklerini söyleyebiliriz.

Gözle görülemeyen bir virüs emperyal merkezlerin itibarını yere serdi. Çin’i suçlu göstermekle Avrupa ve Amerika’nın korku imparatorluğunun yıkılışını gözlerden uzaklaştırmaya çalıştıklarını düşünebiliriz. Asya ve Afrika’nın fakir ülkelerinin çaresiz kalması, emperyal merkezlerde sanatçıların konserler vererek yüklü miktarda olduğu söylenen bağışlarla çaresizlik içinde kıvranan ülkeleri kurtarması gerekiyordu. Indiana Jones’ta gösterildiği gibi Batılı doktor ve hemşirelerin mucizevî hikâyeleriyle yeni bir dönem başlardı. “Yeniden Asya” gibi iddialı sözler de unutulurdu. Fakat bu sefer tam tersi oldu. Emperyal güç merkezleri çaresizlik içinde kıvrandı. Büyü bozuldu, “büyük anlatı” sona erdi. Asya’nın, Afrika’nın doktor ve hemşireleri İngiliz hastaları tedavi ederken salgına yakalanıp öldü. Bu, Batılı kahramanlar hikâyesinin sonuç bölümüdür.

Suçlama doğrudan Çin’e yönelmiş olsa da süreç Asya ve Afrika’nın bütününü ilgilendirmektedir. Bağımlı yapıların varlık nedeni emperyal güç merkezlerine yönelik inançlarıydı. Bu iman; FETÖ, PKK-PYD, DHKPC gibi bağımlı terör yapılarını doğurdu. Batı’da kadir-i mutlak bir güç olduğunu vehmettiler. Esasen bu yapılar yirminci yüz yılın şartlarında ortaya çıktı. Fakat bağımlı terör yapılarından daha önemli olan, varlığını emperyal merkezlere borçlu sermaye gruplarıdır. Gayr-i millîlik bu gruplarının alâmet-i fârikası idi. Hem emperyal devletlere hem de küresel sermayeye bağlı olmaları hasebiyle dokunulmazlık zırhına bürünmüşlerdi. Üstelik bağımlı terör yapıları, bağımlı gayr-i millî sermayenin müdahale aracıydı. Salgın dolayısıyla emperyal güç merkezlerinin itibar kaybı, geçici bir zaaf olarak görüldüğü takdirde bağımlı yapılar inançlarını kaybetmeyecektir. Terör faaliyetlerindeki artış ve toplumsal huzursuzluk çıkarma yönündeki çabalar güç kaybının geçici görüldüğüne işarettir. Bu yönde bir algı oluşturmak istediklerini de söyleyebiliriz.

BAE gibi bağımlı büyük yapılar da varlığını emperyal merkezlerle kurduğu ilişkiye borçludur. BAE’nin İslam dünyasına yönelik yıkıcı faaliyetleri ile FETÖ’nün Türkiye’de yaptıkları arasında mahiyet itibarıyla bir fark yoktur. BAE’nin Türkiye’deki bağımlı yapılara para aktarmak suretiyle etki oluşturduğu biliniyor. Aynı şekilde İslam coğrafyasında yerli ve millî oluşumları engellemek için her türlü faaliyeti de desteklemektedir. Bu açıdan Türkiye’nin, BAE’ye yönelik açıklamalarını çok yönlü olarak görmek gerekir. Bu uyarı veya tehdit, emperyal merkezlere bağımlılık üreten yapılarda bir karşılık bulmayacaktır ama onların etki sahasında muhakkak yansımaları olacaktır.

Gayr-i millî bağımlı yapılarla coğrafyaya bağlılığı olmayan küçük devlet yapılarının birlikteliğini gösteren birçok işaretten bahsedebiliriz. Bu dönemin onlar için varlık yokluk savaşına dönüştüğü açıktır. Türkiye içerideki yapıları etkisizleştirdikçe coğrafyadan kopmuş BAE gibi bağımlı devlet yapılarının da Türkiye karşıtlığı ile harekete geçtiğini görüyoruz. Bu da yeni bir eşikte olduğumuza işarettir.

Abdülkadir Ömür: Barcelona ve Messi benim için zirve diyebilirim
Spor
Abdülkadir Ömür: Barcelona ve Messi benim için zirve diyebilirim
Bordo-mavili takımın yıldız oyuncusu Abdülkadir Ömür, Trabzonspor’da şampiyonluk yaşadıktan sonra amacının Türkiye’yi yurt dışında en iyi şekilde temsil etmek olduğunu söyledi. Ömür, futbola başlamasındaki en büyük etkenin Fatih Tekke olduğunu belirterek, Barcelona ve Messi hayranlığını ise herkesin bildiğini belirtti.
IHA
Sokağa çıkamayan kadın kömür istedi, 'Vefa' ekibi getirdi
Koronavirüs
Sokağa çıkamayan kadın kömür istedi, 'Vefa' ekibi getirdi
Van'ın Erciş ilçesinde, koronavirüs tedbirleri kapsamında sokağa çıkma yasağı olan Rükiye Laçinkaya'nın (65) kömür isteği, Vefa Destek Grubu'nca karşılandı.

DHA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.