Koronavirüs  dezenformasyon ve kahince komplolarla sulandırılıyor
Koronavirüs dezenformasyon ve kahince komplolarla sulandırılıyor

Türkiye ve Arap ülkeleri karşılaştırmalı bir koronavirüs araştırmasında ilginç verilere ulaşılıyor. Sağlık Bakanlığı Toplumbilimleri kurul üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt yönetiminde yapılan araştırmada, üniversiteliler arasında koronavirüsün komplo teorisi olduğuna inanların oranı oldukça düşündürücü. Arap toplumlarında %46, Türkiye de ise %36 oranlarında üniversiteliler koronavirüsün gerçekliğine inanmıyor. Onu komplo teorisi görüyor. Bu veri bile tek başına alınan önlemlere neden insanların uymadığı konusunda bize epey fikir veriyor. Üniversite gibi bilimle, kanıtlarla ve akılla çalışmalar yapan ve buna göre zihinlerin çalıştığı bir toplumsal kesimde bile insanlar koronavirüsün öldürücü ve tehdit edici gerçekliğine inanmıyor. Halkın geri kalan kısmını varın siz düşünün.

Toplum içinde karşılaştığımız birçok insan bu bilinçle hareket ediyor. Bu nedenle sosyal mesafeye de dikkat etmiyor, maske de takmıyor. Maskeler kollarda, ceplerde, arabalarda, çenelerde dolaşıyor. Maskeyle ve mesafeyle sağlık rasyonalitesine göre ilişki kurulmuyor. Bundan dolayı da koronavirüs yeniden hortluyor. Çevremizde her gün yeni hastalar duyuyoruz. Elbette yaz ayının düğünler, turizm ve seyahat yoğunluğuyla gelen toplumsal akışın hızını da düşünmemiz gerekir.

Koronavirüs genel toplumsal yapı içinde var oluyor, yayılıyor ve yaşıyor. Toplumda rasyonalite düşükse, bilime inanılmıyorsa, doğru ve yanlış bilgi bir birine karışmışsa ve dezenformasyon yaygın ise işimiz epey zor demektir. Koronavirüs burada kolaylıkla yeniden ürer, yayılır ve canlılığını korur. Virüs bir Amerikan icadıdır, insanları korkutmak için yapıyorlar, üst aklın nüfusu azaltma yöntemidir, ilaç endüstrisinin yeni projesidir gibi önermeler yayıldığı vakit insanlar artık akıllarını kullanmıyor. Sadece inanıyorlar. Doktorları takip etmek yerine ve bilim insanlarına itimat etmek yerine çağdaş kahinler olan komplo teoricilerini, yalan haber üretenleri ve mensubiyet duydukları aktörleri takip ediyorlar. Akıl, düşünme, kanıt ve bilim yerine artık siyaset, devletler, güçler, stratejiler bu alanda tek otorite kabul edilmeye başlanıyor.

Bilinçler, bu genel yapıdan etkilenerek hareket eder. Genel yapı akılsal düşünmekten ve objektif bakmaktan kopmuştur. Yine bilgi ve enformasyon ile kurulan ilişki de objektif standartlardan uzaklaşarak hizip, kutup, siyaset aidiyetleriyle bütünleşir. Böylece objektif algılama ve anlama ortadan kalkar. Bu genel enformasyon ve bilgilenme ilişkisi koronavirüs ile mücadelede çok önemli. Çünkü koronavirüs hakkındaki enformasyon ve bilgi de çarpık hale geliyor. Artık onunla başa çıkmak için rasyonel ve bilim tedbirlerine kulak verilmiyor. İnsanlar, kendi şahsi inisiyatifini aşan üst otorite ve yapılara mesele bağlandığı için elinden bir şey gelmeyeceğini düşünür. Ya da zaten bunun tehdit ve tehlikesine inanmaz. İşte burada inisiyatif, irade ve doğru tutum esner, gevşer ve kendisini bırakır. Maskeler cepte, kollarda ve çenelerde tutulur. Sosyal mesafe uyarısında bulunanlara gülünür, dalga geçilir.

Kurumları, hiyerarşiyi ve bilimi yönetmek kolaydır. Zor olan insanların arzularını, içgüdülerini, alışkanlıklarını ve inanışlarını etkilemektir. Alışkanlıklar ve gündelik hayat da bunlardan meydana geliyor. Koronavirüsü en fazla bu alışkanlıklar ve gündelik hayatımızı çevreleyen bu duygular belirliyor. Kontrollü sosyal hayat, bunları koronavirüs tehdidine göre yeniden kendi insiyatifi ile düzenlemek demektir. Kontrollü sosyal hayat, aşırı dezenformasyonun, komplo teorilerinin ve doktorlara itimatsızlığın olduğu süreçte gerçekleşmesi zordur. Bundan dolayı da devletin baskı aygıtları doğrudan müdahale etmek zorunda kalır. Bu da özgürlüklerin kısıtlanması olarak algılanır. Otoriteleşme olarak görülür. Bu yüzden insanları dezenformasyon ortamından, komploculardan, bilim dışı söylemlerden uzak tutmak gerekir. Tıp insanlarının, psikolog ve sosyologların objektif bir biçimde aydınlatma rollerini pekiştirilmelidir. Ölümün, salgının, tehdidin gerçekliğiyle karşı karşıya olduğumuzu hissetmeliyiz. Bununla başa çıkmak için her bir insan tekimize büyük sorumluluk düştüğünü görmeliyiz. Aklımızı ve irademizi kullanalım. Bu bir siyaset de değil, bir komplo da. Bu, insanın tarihte her zaman yaşadığı büyük bir kader, acı, imtihan ve gerçekliktir.

Canı veren de Allah, alan da Allah. Bize düşen canı verene saygı duymak. Canı salgının tehditlerinden korumak, canı verene saygılı davranmaktır. Bu sebeple canın zahiri varlığına şifa verenlere kulak verelim. Gözümüz onlar da olsun. Kalbimiz onlara teslimiyetle sükûnet bulsun. Allah’ın kelamında söylediği biçimiyle “akıl sahiplerinden” olalım ve “ilim sahipleri”ni dinleyelim. Post-modern kahinleri, büyücüleri, sihirbazları değil…

Toplumların kök hücresi aile:  AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş yazdı
Hayat
Toplumların kök hücresi aile: AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş yazdı
Aile; milletin kurucu unsuru, devletin yapı taşıdır. Eğer biz kök hücre mahiyetinde olan aileyi sağlam bir şekilde sürdürür, koruyabilir, desteklersek diğer toplumsal çözülmeleri de onarabilecek şifayı toplumun içerisinde canlı tutmuş oluruz.
Yeni Şafak
Sevgiyi herkes seviyor
Sevgiyi herkes seviyor

Sevgi nedir, nerede nasıl oluşur, ne zaman kaybolur? Bu soruların cevabını verebilmek kolay değil. Sevgi hangi bilimin konusudur? Psikolojinin mi, tıbbın mı, psikiyatrinin mi, antropolojinin mi? Belli değil. Ama sevgi denen bir şey var ve sevgiyi herkes seviyor. Kimse ona karşı değil, kimse onun gereksiz olduğunu, güzel olmadığını söylemiyor.

Sevgi içinizden bir şeye ya da bir kişiye karşı hissettiğiniz, onu size doğru çeken, benimseten, değerli ve vazgeçilmez olduğunu hissettiren, ya da güzel gösteren bir duygu, bir cazibe. Bunlardan bile sevginin tek boyutlu olmadığını anlıyoruz. Sevgi bir yerde gönül ferahlığı oluyor, sevinç ve rahatlama sağlıyor, bir yerde aşka, bir adım ileride karasevdaya dönüşüyor. Bir yerde sevdiğiniz için her şeyinizi feda etme, sevdiğinizi koruma, onun için savaşma, hatta uğrunda hayatınızı hiçe sayma oluyor, ondan gelen her sıkıntıya katlanma duygusu veriyor. Mesela karıkocanın beraberce bir ömür tüketmeleri, birbirlerinin sıkıntılarına katlanabilmeleri sevgiden başka ne ile mümkün olabilir. Rabia el-Adeviyye bir şiirinde diyor ki: ‘Hem Allah’a isyan ediyorsun hem O’nu sevdiğini söylüyorsun. Vallahi bu ne yaman bir çelişkidir. Eğer sevgin samimi olsaydı O’na itaat ederdin. Çünkü seven sevdiğine mutidir’.

Sevgi insana onun kendisinden bile daha değerli bir şey olduğunu anlatıyor. Bir yerde o sizi yalnızlıktan kurtarıyor, seviliyorsanız ya da seviyorsanız kimsesiz olmadığınız hissiyle rahatlıyorsunuz.

Sevginin mahiyetindeki temel özellikler cazibe ya da değer bilmedir. Cazibe yönünden bakarsak sevgi bir ihtiyacı, dolayısıyla da bir eksikliği akla getirir. Yemek yeme sizi cezbeder, onu seversiniz, çünkü ona muhtaçsınız, o olmadan yaşayamazsınız. O halde siz onsuz eksiksiniz, onunla tamamlanmak istiyorsunuz. Kul olarak en muhtaç olduğumuz varlık Allah’tır. Çünkü O’nsuz hiçbir şeyimiz olmaz. Onun için ‘müminlerin en şiddetli sevgi duydukları Allah’tır (2/166)’ buyrulmuştur.

Allah’ın kulunu sevmesi ise sevginin başka bir çeşidi, bir değer vermedir. Bizi O yarattığı halde bize değer veriyor. İşte bu noktada ikisi de sevme anlamındaki ‘hubb’ ve ‘meveddet’ birbirinden ayrılıyor. Hubb mutlak sevgidir, her sevgiye hubb denebilir. Sevilen habîb ya da mahbûb olur. Bundan seven de sevilen de yararlanabilir. Ama meveddet/vüdd sevdiğinin üzerine titreyerek onu bir şey beklemeden, karşılıksız ve sırf değer verdiği için sevme demektir. Bundandır ki, sevme anlamında pek çok kelime bulunmasına rağmen Allah’ın sadece bu sevgi kelimesinden ismi vardır; Vedûd. Yine bundandır ki, kulun Allah’ı sevmesi meveddet ya da aşk diye isimlenmez, o mahabbettir. Ama kul bazen kulu da meveddet derecesinde sevebilir. ‘İman edip salih amelleri yapanların aralarına Rahman bir süre sonra meveddet koyar (19/96)’. Demek ki, insanlar arasındaki sevginin karşılıksız ve sırf onun iyiliğini istediği, aman zarar görmesin diye üzerine titrediği düzeyde yani meveddet düzeyinde olabilmesi iman ve salih amele bağlıdır. Bu aynı zamanda kalbin ve kalıbın, ya da duyguların ve fiillerin Allah’a bağlı olması, O’nun istediği gibi olması, sadık olması demektir. Bunun için buyrulmuştur ki, ‘Allah bir kulunu sevdiği zaman bunu Cibril’e söyler, o da bu kulu sever. Sonra Cibril meleklere haber verir, onlar da onu severler. Böylece o kul yer yüzünde kabul gören birisi haline gelir’.

Demek ki, sevgi Allah’ın Vedûd isminin bizdeki tecellisidir, tarifi zordur.

O bizi sevmiştir ve tabiatımıza sevgi koymuştur. Sevginin böyle fıtri ve tabii olanının yanında sevgiyi zayıflatan ya da güçlendiren iradi sebepleri de vardır. Bir bakıma insana sevgiyi artırma ya da aksi ile nefrete dönüştürme gücü ve iradesi de verilmiştir.

Tanınmayan bir şey sevilmez. Sevebilmek için iyi tanımak gerekir. Biz Allah’ı ancak yine O’nun bize öğrettiği isimleriyle tanıyabiliriz ve tanımamız ölçüsünde de severiz. Allah kelimesinden hiç etkilenmeyenlerin olması yanında, Allah denince cezbeye kapılıp bayılanların arasındaki fark bundandır.

Sevginin din olması çok ilginç değil mi? ‘Ey Resulüm, insanlara de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun, O da sizi sevsin’ (3/31). Demek ki, Allah’a giden yol O’nun Resulü’nü iyi tanımaktan geçiyor. Onun için Resulü de buyurmuştur ki, ‘sizden biriniz ben kendisine babasından, çoluk çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçek mümin olamazsınız’. Onun için şair ona ‘en sevgili’ demiş. Demek ki, gerçekten mümin olabilmek için Resulüllah’ı tanımak ve sevmek, ondan da Allah’ı öğrenip ve sevmek gerekiyor. Yani sevgi dinin bir parçası.

Ahirette kurtuluş (necat)
Ahirette kurtuluş (necat)

Bugünkü sorum benim ve çevremde manevi olarak bana güvenen bir yakınım için çok çok mühim. Konu: Necat.

Sizin konu ile alakalı Yeni Şafak gazetesinde çıkan 5 köşe yazınızı daha önce okumuştum, bugün tekrar okudum, sorum daraldı ama neticelendiremedim; lütfen beni aydınlatın da bu konuda bir feraha ermek nasip olsun ve size de tekrar tekrar hayır duası etmiş olayım.

Bu konuda benim bildiklerim de sizin yazdıklarınızdan öğrendiklerim de Yahudi ve Hristiyanlar ile alakalı. Sorumu tek bir cümlede ifade etmeye çalışacak olursam, Ehl-i Kitap’tan olmayan birisinin (mesela bir Budist veya tamamen -haşa- Allah’ı reddeden bir kişi) hayatı boyunca bilerek hiçbir kötülük yapmaması ve bunu inancı için değil de sırf iyi bir insan olmak için yapması ne anlama geliyor demeliyiz? Bu soruya benim için daha anlaşılabilir olması için bir ekleme yapayım. İslâmî olarak benim sözlerimi dikkate alan ve bana bu konuda daha çok sorumluluk yükleyen o yakınım bana aşağıdaki soruyu sordu ve ben ne ona ikna edebilecek bir cevap verebildim ne de ben kendi kendimi ikna edebildim. Takdir edersiniz ki Necat konusu Ehl-i Kitap üzerine ve onların son hükümlerinin ne olabileceği üzerine yoğunlaşmış; fakat arkadaşımın

“Eğer Allah’ın adaletinden şüphe etmiyorsak, hayatı boyunca iyilikten iyiliğe koşmuş ve hiç kimseye bilerek bir zararı dokunmamış bir inançsızın direkt cehenneme gitmesi; hayatında genellikle kötü bir insan olmuş, zaman zaman kul hakkı yemiş ve iyilikleri az sayıda olan bir Müslümanın cehennemde gerekli cezasını çekip en sonunda inancının mükafatı olarak cennete gidecek olması adil mi?”

sorusunun cevabını önce ben öğreneyim ki, sonra da onu bilgilendirebileyim. Allah (c.c.) razı olsun!

Cevabınızı merakla bekliyor ve şimdiden çok teşekkür ediyorum!

CEVAP

Bütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.

İslâm’a göre başka dinlere mensup insanlar İslâm dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkân verilir, İslâm ülkesi içinde teb’a (zimmîler, ehlü’z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslâm ülkesi teb’ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler... Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.

Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?

Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber’den önce veya sonra yaşamış olmaları göz önüne alınarak İslâm âlimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.

İsrâ Suresi’nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor.

Peygamberin tebliğ ettiği din yaşarken var olmamış (ehl-i fetret) insanlar hakkında:

İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah’ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş’arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir.

Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da (ehl-i fetret) yukarıdaki maddeye dâhil sayılmışlardır.

İmam Gazzalî’ye göre Peygamber’in tebliğ ettiği din hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.

M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı âlimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i Kitab da, şirk koşamadan Allah’ın birliğine ve şeksiz şüphesiz ahirete iman eder, sâlih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de -bildikleri takdirde- inkâr etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.

Bu son görüşü kabul etmeyebiliriz, ama “filan kişi Yahudi ve Hristiyanlar cennete girerler diyor” şeklinde nakledersek o kişiye iftira etmiş oluruz; çünkü o görüşün sahipleri mevcut/bilinen inanç ve amelleriyle Yahudi ve Hristiyanların cennete girebileceklerini söylemiyorlar, ilgili iki âyete dayanarak bir Allah’a ve ahirete imanı, bildikleri takdirde Peygamber’e imanı ve sâlih ameli şart koşuyorlar.

Bana göre bu imanı taşıyan kişiler zaten Müslüman olurlar, mevcut Yahudilik ve Hristiyanlık’la alakaları kalmaz, onlar için bu sıfatları kullanarak kafa karışıklığına sebep olmamak gerekir.

Soru sahibi “daha önceki cevabımızın Ehl-i Kitab ile ilgili olduğunu” söylemişti, yukarıda o cevabı bir daha özetledik ve güncelledik.

Sorunun ikinci bölümüne gelince:

Allah’a iman etmeden hayatı boyunca kötülük yapmadan, hep iyilik yaparak yaşayan bir kimsenin ahirette cehenneme, Allah’a iman ettiği halde kötülük yapan ve günah işleyen kimselerin ahirette cezalarını çektikten veya bağışlandıktan sonra cennete girmelerinin ilâhî adâlete nasıl uygun düştüğü soruluyor.

Allah Teâlâ yarattığı insanlar için şöyle bir kanun koyuyor:

“İslâm geldikten sonra ehl-i fetret sayılmayacak şartlarda yaşadığınız halde Müslüman olmadan ölürseniz Ehl-i Kitab olun başka din ve inanç içinde olun, inançsız olun… cennetime giremezsiniz. İslâm’a girdiğiniz halde günah işlerseniz bunun cezasını cehennemde çeker, sonra cennetime girersiniz.”

Soruda bahsi geçen hayali kişi bu kanuna aykırı davranıyor, günahların en büyüğü olanı işliyor (dine inanmıyor), ama iyilikler yaparak yaşıyor. Allah’a ve ahirete iman etmemiş olan kişi zaten cennete de iman etmez ve oraya girmeyi de istemez. Böyle bir kimseyi Allah niçin cennetine koysun; hem iman etmiyor, böylece en büyük günahı işlemiş oluyor, hem de bazı kimseler onun cennete girmeyişinin adaletle ilgisini sorguluyorlar!

Hak dine iman ettiği halde günahkâr olarak ölmüş kimselere gelince bunlar, ilâhî kanuna uyuyorlar; iman etmiş ve eninde sonunda cenneti hak etmiş oluyorlar, işledikleri günahın ve kötülüklerin ise cezasını çekiyorlar.

Bundan daha mükemmel bir adalet olur mu?

ABD polisinden öldürdüğü siyahi Müslümana skandal sözler: Allah sana yardım etmeyecek
Dünya
ABD polisinden öldürdüğü siyahi Müslümana skandal sözler: Allah sana yardım etmeyecek
ABD’de, gözaltına alınması esnasında hayatını kaybeden siyahi Müslüman Muhammed Muhaymin’e, polisin, ''Allah şu anda sana yardım etmeyecek.'' dediği görüntüler ortaya çıktı. Görüntüleri internet sitesinde yayınlayan Muslim Advocates, Muhaymin'in dini inancı ile alay eden ve ölümüne sebep olan polislerin hala görevde olduğuna vurgu yaptı. Muhammed Muhaymin ile siyahi George Floyd’un polisin gözaltı işlemi esnasındaki ölümlerindeki benzerlik dikkat çekti.
AA
Bursa'da ’Allah’ yazılı şeftali görenleri şaşırttı
Gündem
Bursa'da ’Allah’ yazılı şeftali görenleri şaşırttı
Bursa’da bir çifti üzerinde ’Allah’ yazan şeftaliyi görünce gözlerine inanamadı. Çiftçi İsmail Hakkı Akın, "Bu şeftalinin üzerinde Allah lafzı var. Dünya üzerinde değişik meyve ve sebzelerde görülmüştü. Bu bizi çok mutlu etti" dedi.
IHA
İnsan eylemi, doğası itibariyle bir kurbandır
İnsan eylemi, doğası itibariyle bir kurbandır

Kurban, insanın aklının bir çırpıda, kolayca alabileceği bir şey değildir. İnsan idrâkinin bir çırpıda kavrayabileceği kadar da yalın bir konu değildir. Adı üstünde, imtihandır zaten. İmtihan, biraz çetrefil bir durumdur. Çetindir. Her imtihan, bildiğimiz veya çoğu kez bilmediğimiz yerlerden karşımıza çıkan sorularla birlikte gelir. Her yeni görülen tartışma, kurban ibadetini tamamlayan bir biçim olarak hayatımıza giriyor. Bir gün gelir, tavuk mu yoksa horoz mu kesmemiz gerekiyor şeklinde bir tartışmanın ortasında buluruz kendimizi. Başka gün hayvanların cıvı cıvıl canlılığına, hayat hakkına dikkat çeken bir merhamet çağrısıyla karşı karşıya kalırız. Hele bir de Kur’an’dan nasılsa etlerin Allah’a ulaşamayacağı ifadesi gözümüzün içine sokuluvermez mi? Bunların hepsi kurban yolculuğunda karşımıza çıkan tipik vesveselerdir aynı zamanda.

Hz İsmail’i alıp Akabe’ye götüren Hz İbrahim’in kafasına üşüşen sorulardır biraz da... Bu sorular tek bir formatta gelmez tabii. Ama bir şekilde gelip her bayram öncesi, kurban ritüelimizin içine yerleşirler. Biz belki de sürekli, bu tartışmayı yaşayarak kurbana girmek zorundayız. Bu tartışmayı yaşamadan kurban ritüeli tamamlanamayabilir. Bir hayvanseverin, sanki hayvanla empati kurabiliyormuş gibi davranarak, kurbanın canı, hayatı, ve canının acıması hakkındaki soruları, kafamıza bazı soruları üşüştürüp şoklama, gibi tartışmaları gündeme getirebilir.

Sorularla vesveseler arasında bazı ayrımlar yapmak lazım. Buradaki sorulara ben, vesvese olarak bakıyorum. Tabii bazı haklı sorular olabilir. Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye götürürken aklındaki sorular ya da gördüğü rüyanın hak olup olmadığını sorgulaması, ciddi ciddi bir sorgulamadır. Bir de şimdi insanın doğru olan bir eylemi yaparken, insanın kafasına şeytan dostlarının üşüştürdüğü sorular da var. Bunları birbirinden ayırmak biraz zordur. Ancak bunları da sorgulamak, kurbanın anlamını idrâk etmek açısından önemlidir.

Kurban Arapça’da yaklaşma, yakınlaşma anlamına gelen bir sözcüktür, dedik. Bir yere yaklaşmak bir tercihte bulunmaktır. Bir yere yaklaşmayı tercih etmek başka birçok yere uzaklaşmayı tercih etmeyi de getirir. İnsan aynı anda aksi istikamette iki noktaya yaklaşamaz. O yüzden Allah’a sunulan kurban Allah’a yaklaştırır, Allah’ın teklif ettiği hayata, düşünce tarzına, tavırlar bütününe yaklaştırır, buna mukabil bu tercihi yapan, Allah’ın karşısındaki şeylerden uzaklaşmış olur. Müslüman kurbanının özü budur ve böyle anlaşıldığında bunun sadece bir hayvan kesmekle sınırlı olmadığı görülür.

Belki bir ritüel olarak kurban, Müslümanın hayat tarzını bir bütün olarak temsil eden bir sahnedir. Üstelik kurban böyle anlaşıldığında sadece Müslümanlara, hatta belli bir dine inananlara özgü olmadığı da görülür. Herkes tercih ettikleriyle bir yere yaklaşırken sınırsızca başka bir yerlere uzaklaşır. Yapılan bir eylemle ona alternatif olan bütün eylemler bir bakıma feda da edilir. Bir eylemi yapmakla sayısız başka eylemlerin yapılmasından feragat edilmiş olur.

Bu anlamda kurban aslında insan varoluşunun hiç kimsenin dışında kalamadığı bir düzeyidir. Herkes hayatı bir kurban ve uzaklaşma olarak yaşar. Önemli olan bu kurban eyleminde kimin neyi kıble olarak seçtiği, kurbanı ne adına uyguladığıdır. Bu çerçevede kurban insan varoluşunun en temel düzeyidir. Eğer insan tercihlerinden ibaret ise insan eylemine bir kurban olarak bakılabilir. Müslümanın eylemlerinin yörüngesi iyilikler olarak düşünülebilir.

Kurban sembolik yoğunluğu çok yüksek bir ibadet. Kur’an’ı Kerim’de bildirildiğine göre Allah’ın ne kana ne de ete ihtiyacı vardır. Kurbana ihtiyacı olan, yaklaşmakla dirilecek olan insandır. Ne etinin ne de kanının Allah’a ulaşmayacağı, ancak bu ibadetteki niyet ve takvanın çok daha önemli olduğu bildirilen kurbanın yine de emredilmiş olmasının hikmetleri çok derindir.

Kurban, etkisini çoğu kez uygulayanlara bile açıkça hissettirmeden, kendiliğinden çalıştırır. İbadetin yapılmış olmasının kendiliğinden etkisi insanları birbirine yakınlaştırmasıdır. Kurbanın kelime anlamının yakınlaşma olması bu hikmetlerin sonsuz bereketine işaret ediyor. Neyin neye yakınlaşmasıdır bu? İnsanın Allah’a, insanın insana, ruhun bedene, gaybın şehadete, dünyanın ahirete, ölümün hayata, kimliğin kimliğe, zenginin fakire, yaşlının gence, Türk’ün Kürd’e, Arab’ın Acem’e yakınlaşması. Bütün bu yakınlaşmalar, kurban ibadetinin doğrudan veya dolaylı etkileri dolayısıyla fiilen yaşanmasına şahit olduklarımızdır. İnsanın, kendisine bırakılsa, asla tercih etmeyebileceği bu yaklaşmalar, kurban ibadetiyle birlikte kendiliğinden gerçekleşen ve insanın hayrının bulunduğu sonuçlardır.

Çalışma hayatımız, kimliklerimiz, özel hayatlarımız, hele modern hayatın uzmanlaşma tecrübeleri bizi böler, parçalar, ayırır. Herkesi kendi atomize dünyasında telef olma tehlikesine maruz bırakır. Oysa kurban bütün bu yalnızlıkları ve zararlı ayrılıkları aşmak üzere hediye edilmiş; hayatın içerdiği kaosa teklif edilmiş bir düzen, ihsan edilmiş bir inayettir.

Kurban Bayramınız mübarek olsun.

Sanat nedir?
Sanat nedir?

Sanat ne’liği hakkında soru sormayı sevmediğim kadar, sorulmasını da sevmem. Zira, tıpkı kedinin kedice varlığı nedeniyle kedi olması gibi, sanat da kendi varlığı nedeniyle sanattır. Dolayısıyla manası aşikar olan bir şeyi açıklamaya kalkışmak, yeni bir lafız yüküyle onu bulandırmaktan başka bir sonuç vermez ve zaten bu esasta mana lafza ve işarete girmez.

Fakat konuyu bu şekliyle çerçevelememiz şu problemi de beraberinde getirir: sanat dediğimizde kendi zamanımızın içinden konuşuyor olmamız nedeniyle, bunu yoracağımız ilk şey modern sanattır. 18. yüzyıldan itibaren estetik performansın, eser yaratımının karşılığı olarak dünya dillerine, dolayısıyla bizim dilimize de giren sanat kelime ve fiili ancak sanat nedir sorusuna konu olabilir. Diğer bir ifadeyle, kadim bir kelime olarak moderni de içine alan sanat kelimesi, mezkur soruyu ve ezberletilmiş tüm tanımları aştığı gibi, asıl o sorunun ve ezberlerin unutulmasıyla kendi dilsel ve anlamsal hakikatini açığa vurabilir.

Biz, günümüz sanatı bakımından hiçbir pratik yararı hedeflemeksizin, salt kendi dışındaki tüm sanatların tasallutundan arındırılmış olarak Müslüman sanatçının sanat aklına dair nazari bir arkeolojiyi hedeflediğimiz ilgili yazılarımızda, daha işin başındayken belirttiğimiz doğrultuda sanat kelimesine bakma ihtiyacındayız. Hal böyle olunca Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz’in hadislerine başvurmamız da işin tabiatındandır.

Arapça olan, -Mu’cemü’l-Müfehres’teki kayda göre- Kur’an’da sana’û ve bu kökten türetilerek, on dört surede, muhtelif kalıplarla otuz üç kez zikredilen sanat kelimesinin, ayetlerdeki sigaları itibariyle anlamları: yapmak; meydana getirmek, terbiye etmek; yetiştirmek; yetiştirilmek; sağlam bir yapı ortaya koymak; icat etmek; işlemek; seçmek; ayırmak... demektir.

Hasîrîzâde Elif Efendi, En-Nûru’l-Furkân - Fî Şerhi Lugati’l-Kur’ân’ında bizi Hûd 11:16 ile Tâhâ 20:69’da geçen sana’û’dan, “Ben seni kendim için seçtim. Sen ve kardeşin mucizelerim ile (desteklenmiş olarak) gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin” mealindeki Tâhâ 20:41-42 ayetinde geçen ve’stana’tuke kelimesine yönlendirerek orada şu bilgiyi verir:

“Bu kelime (...) işi iyi yapmak ve dikkat ve i’tina-i tammla işlemektir. Fiil’den hastır, çünkü fiil mutlakan işlemektir, binaenaleyh sunu’n, fiildir, lakin (her) fiil, sunu’n değildir. Ve sunu’n insandan gayrıya nispet olunmaz. Fiil her hayvana belki her şeye isnat olunur. Nitekim, ‘Ey Ebâ Umeyr, kuşcağız ne yaptı?’ (mealindeki) hadis-i şerif buna misaldir. Arabın ‘sana’a’l-ferese’ kavlidir ki ‘Tımar, gıda, terbiye hususunda ata iyi baktı’ demektir.”

Elif Efendi’nin de bu bilgisinde kendisine yaslandığı Râgıp el-İsfahanî, yukarıdaki zikrettiğimiz anlamlarına ilaveten, Müfredât’ında yine ayetlerden hareketle sanat kelimesine şu anlamları da yükler: Bir fiili güzel, uygun ya da mükemmel şekilde yapmak; bir başkası için yapılan hayırlı iş; yüksek mekanlar kurmak ve “Ebedilik tutkusuyla mı saraylar ediniyorsunuz” mealindeki ayette yer alan mesani’u / masnu’ât kelimesinden (Şu’arâ 26:129) hareketle, ‘Bir nesneyi ıslah etmede alışılmış ya da normal sınırları, haddi aşma...’

Şerîf er-Radî’nin, Kur’an Mecazları adlı kitabında (Kuramer Yayınları), Tâhâ 20:39 ayetinde geçen sun’ ale’l-‘ayn ibaresiyle ilgili şu tefsirini de vermeden geçmeyelim:

“...’Nezaretim altında yetiştirilmen için’ (...) bu söz, son derece titizlikle muhafaza etme, koruma ve gözetme niteliği taşımayı anlatmaktadır. (...) Burada ‘göz’ün bilgi edinme yolu olması sebebiyle ‘ilim’ anlamında kullanılması güzel düşmüştür.”

Sanat kelimesine bu esaslardan bakmama vesile olan şu hususu da istitraden zikrederek, artık bir sonuç üretmeye yöneleyim.

Uzun zamandır sohbetlerinden mahrum kaldığım Molla Raşid Hocaefendi’yi, kardeşim Sıtkı Çoban’ın sayesinde, yakın zamanda tekrar dinleme imkanı buldum. Molla bu sohbetinde, Ankebut 29:45 ayetinde birlikte geçen salât ve tasneû’n kelimelerinden hareketle, zikir-ibadet olarak namaz kılma ile sanatlılık arasında bir bağ kurdular. O, mümkün bir bağa dikkat çekmekle yetindiler ama biz bununla sanat planında yeni düşünceler için bir ön-almış olduk. Nasip olursa yeri geldiğinde bunlardan da söz ederiz.

Sonuç olarak, Allah’ın sanat ve sanatlılık esasındaki halk edişinden kendisine bir nasibin eriştiğini düşünmeksizin hareket eden bir sanatçının Müslümanca sanat aklından söz etmek imkansızdır. Hatta onun ilgili düşüncesizliği nedeniyle sanatsızlığından önce, inanç planında daha ciddi sorunlarından söz etmek gerekebilir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.