İslam’ın devleti olur mu?
İslam’ın devleti olur mu?

Devlet nedir? Bir toprak üzerinde bir arada yaşama zorunda olan bir topluluğun kendi hallerinde çatışmadan yaşayıp gitmelerini sağlayan ve onları dışa karşı koruyan bir teşkilattır. Bunu sağlayacak gücünün olması devlet olabilmenin ilk şartıdır. Demek ki, devletin asıl varlık sebebi insanların kavga etmeden yaşayabilmenin yolunu aramalarıdır. Hakların sahiplerine verilmesi, haksızlık edenlerin cezalandırılması bunun sonucudur.

Devleti oluşturan insanların bütününe vatandaş, millet, ümmet, tebaa, raiyye, ulus denmesi biraz da insanların ortak değerleriyle ve inancıyla alakalı tali ve tarihsel bir meseledir.

İslam bağlılarının bir devletinin olmasını istemiş midir? İslam Allah’ın vahiy ile bildirdikleridir. Sünnet bu vahyin doğru anlaşılıp uygulaması, içtihatlar da yanlış olma ihtimaliyle beraber yine bu vahyin anlaşılmasıdır. Vahyin en somut hali Kuranıkerim’dir. Sünnet de Allah’ın onayladığı ölçüde dolaylı, yani takriri olarak vahiydir.

Kuranıkerim’de hedefiniz bir devlet kurmaktır, bunun için çalışın diyen bir ayeti kerimenin bulunmadığını biliyoruz. Onda devlet/devle kökünden tek bir kelime vardır ‘dûle’, o da tedavülü, el değiştirmeyi anlatır. Malın/servetin dağıtılmasını, böylece belli ellerde bir dûle/güç haline gelmemesini ister. Buradan hareketle ‘devlet’, zamanla el değiştiren gücü ifade eder. Kuranıkerim’de bir tek defa geçen ‘dûle’ kelimesinden özellikle servette bir temerküzün ki, kapitalizm böyle bir şeydir, olmaması gerektiği anlaşılır. Belki yine buradan devlet gücünün de monarşiler gibi tek elde ya da oligarşiler gibi seçkinler elinde tutulmasının sakıncalı olduğunu da anlarız.

Bakabildiğim kadarıyla hadislerde de ‘devlet’ kelimesi bugünkü anlamıyla kullanılmaz, Kuranıkerim’deki gibi gücün el değiştirmesi anlamında kullanılır. Mesela Buhari’deki bir hadiste Bizans Kralı Heraklius ülkesine gelen Ebu Süfyan’a, peygamber olduğunu söyleyen bu adam ile yaptığınız harpler nasıl sonuçlanır diye sorar. Ebu Süfyan, harplerimiz ‘düvel’dir, yani o bazen kazanır bazen kaybeder ama sonuç hep onun lehine olur der.

Peki, neden ilk Müslümanlara devlet kurma gibi açık bir görev verilmemiş, bu bir hedef olarak gösterilmemiştir? Çünkü devlet kurma gaye ve prensip bir hüküm değildir, bir araçtır. İslam’da asıl olan insanların şirk bataklığından kurtulup tevhide ulaşmaları, yani Allah’ı hakkıyla bir bilmeleri, O’nu olduğu gibi tanımalarıdır. Resulüllah (sa) daha ilk yıllarda devlet kurmayı bir hedef olarak göstermiş olsaydı bu sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği anlamına gelirdi. Oysa tek tek insanların önce imanı ve ahlakı sindirmeleri gerekiyordu. Esas olan hukuk değil ahlaktı. Bunlar olmadıktan sonra devlet sadece ezici bir güç yani dûle olurdu. Bunun için de bütünüyle Mekke Döneminde Resulüllah (sa), bir gün biz de bir devlet kuracağız, yönetimi bu zalimlerden alacağız, dünyaya biz hâkim olacağız anlamında bir şey söylemedi. Söylediklerinin özeti ‘eslim-teslem’, yani Allah’a teslim ol kurtul demekten ibaretti.

Bugün de mütekamil bir İslam devleti yok. Bizim tek başımıza bunu tesis etme gücümüz de yok. Ama her birerlerimizin Allah’a tam teslim olup kurtulma imkânımız var. Yani devlet kuramıyor olsak da tevhide, şirkten uzaklaşmaya, İslam ahlakını yaşamaya odaklanmamız halinde biz de Mekke dönemindeki Müslümanlar gibi sağlam birer Müslüman olabiliriz. Sonuçta öyle olan Müslümanlara güçlü bir devlet nasip olduğu gibi bize de olur. O zaman devlet bir hedef değil, samimiyetimizin bir sonucu, bir mükafatı olur.

Oysa bugün lideri etrafına üç beş kişiyi toplamış bazı radikal gruplara bakın, ilk hedef olarak yeni bir devlet kurmaktan da önce mevcudu yıkmanın, sonra bir İslam devleti kurmanın retoriğini yapmakla, düşmanlıkla ömür tüketirler. Onların yıkmalarına yapmalarına karşı olduğumuz için böyle söylemiyoruz, bu yolun çıkmaz sokak olduğunu anlatmak için söylüyoruz. Böyle bir tebliğ ya da davet Resulüllah’ın yoluna uygun olmadığı için bu çabaların boşa gittiğine üzülüyoruz. Böyle bir siyasetle sadece bu insanları ve çabaların kaybetmiş olmuyoruz, yabancı istihbaratlar bu girişimleri ustaca kullanıp Müslümanlar arasında nefreti ve çatışmaları körüklüyorlar. Bu hain planların aleti olan bu bilinçsiz grupların samimi olmaları bir şey değiştirmiyor. Yanlış yaptıkları ve ortak İslam aklını kullanmadıkları sürece bu oyunların piyonu olmaktan başka da çareleri yok.

O halde devletsiz İslam olur mu?

Bunu da gelecek yazımızda görelim.

Sabır
Sabır

İnsanoğlu zayıf mahlûk. Sıcak olur sıcaktan, soğuk olur soğuktan; az olur azdan, çok olur çoktan şikâyet eder. Nefis dokuz canlıdır, gördüğünü ister. Canımız-malımız selamette, keyfimiz yerinde ise güler oynarız; bu nimetlere şükretmek aklımızdan geçmez; az bir tehlikeye düşelim, biraz canımız yansın hemen feryada başlarız.

Sabır dünya hayatında nefisle olan imtihanımızın başlıca ölçüsüdür. Bakınız onun mânâları içinde neler var: Bir kere katlanılması zor acılar, sıkıntılar, haksızlıklar karşısında metin olmak lazımdır. Yoksulluk, yakınların ölümü, ayrılık, hastalık ve burada saymayı lüzumsuz bulduğum pek çok felaket karşısında şikâyet etmeden, sızlanmadan olana

rıza göstermek her babayiğidin harcı değildir. Parmağımıza

diken batsa dünya başımıza yıkılmış gibi feryat ederiz.

Ateş düştüğü yeri yakar. Doğru. Veren de Allah, alan da Allah. Madem ona teslim olmuşuz; “lütfun da hoş,

kahrın da hoş” diyebilmeliyiz. Ama nerde?

En basit meseleler yüzünden aniden parlayarak ya kavgaya tutuşur; ya bağırmaya başlarız. Öfkesini dizginleyenlere ne mutlu. Beklemeye tahammülümüz yoktur, çokluk sıraya riayet edemeyiz. Ne olacaksa bir an önce olsun, ne gelecekse bir an önce gelsin deriz. Bunun temelinde nefsin “elde etme, tatmin olma” duygusu yatar.

Bir kere azdı mı durdurmak

her kişinin değil, er kişinin harcıdır. Oysa nefsin bu sınır tanımayan arzuları hem

kendi ruhumuza, hem bedenimize, hem de çoğu kere başkalarına zarar vermektedir.

Cenab-ı Hakk’ın yasak kıldığı bütün eylemler şeytanın iğvası ile nefse hoş gösterilir. İşte bu “bile bile lades” gibi bir şeydir. İçki, kumar, şehvet, hile, yalan, haksız kazanç, haksız elde edilen makam, şöhret, ne kadar zararlı şey varsa nefsin esiri olan kişi bunların peşinde koşar. Nefsin bu sayısız istekleri ile mücadele sabrın en önde gelen özelliğidir. Sabır en başta nefse karşı kazanılmış bir zaferdir. Kur’an-ı Kerim’de üzerinde çok durulan bir husustur. Hz. Peygamber de sabırla ilgili pek çok hadis söylemiştir.

Cenab-ı Hakk’ın biz insanlara gönderdiği bütün peygamberler Hakk’ı tebliğ için büyük acılara dayanmak zorunda kaldılar. Peygamberler tarihi bu ibretli kıssalar ile doludur ve her birinin merkezinde sabır durmaktadır.

Hz. Peygamber: “Sabır (hadisenin) sarsıntı tesiri yaptığı ilk anda gösterilen tahammüldür” buyurmuştur. Buna bağlı olarak “Sabır ilk vuruşta olur” denilmiştir.

Günümüzde insanlar sabrı unuttu. Hatta onu lüzumsuz buluyor. Her ne istiyorlarsa “Hemen, şimdi” olmalı diyorlar. Bunu bir hayat tarzı yapmışlar. Elbette ki öte dünyaya inanmayan, hesap gününü kabul etmeyenler “gün bu gün, saat bu saat” diyebilir. Dünyaya bir kere geliyoruz; ye-iç-gül-eğlen-def-i hacet et-seviş, güçlü ol-üstün ol-başkalarına emret-nimetler senin, külfetler başkalarının olsun, “ga” deyince su, “gı” deyince et gelsin diyebilir. Alabildiğine bencil, alabildiğine merhametsiz olabilir. Kendisine zarar gelmesin de, kime gelirse gelsin diyebilir. Ancak inananlar böyle davranamaz. Onlar sabr-ı cemil sahibi olmak zorundadırlar.

Cüneyd-i Bağdadî’ye sormuşlar, sabır nedir diye. “Yüzünü ekşitmeden acıyı yudum yudum içine sindirmektir” demiş. Hz. Ali “Vücuda göre baş ne ise, imana göre sabır odur” demiş.

Cenab-ı Allah “Sabredenleri amellerin en güzeline verdiğimiz ecir ile mükâfatlandıracağız” (Nahl-96) buyuruyor.

Ebu Muhammed Cerirî “Sabır, kalp sükûn içinde bulunduğu halde nimetle mihnet arasında fark görmemektir” diyor.

Şimdi bir lahza durup düşünün. Hangimiz nimetle mihnet arasında fark görmüyoruz. Hemen hepimiz “Rabbena hep bana” demeye alışmışız.

Yaşadığımız çağın zihniyeti, hayat tarzı, haz ve hız üzerine kurulu.

Bu iki unsur sabrın düşmanıdır. İkisi de nefse hitap eder. Demek ki modern teknolojik hayat bizden sabrı alıp götürüyor.

Bizi sabırsız bırakıyor.

En kıymetli varlığımıza kastediyor.

Aman aldanmayalım. Atalarımız ne demiş:

“Sabır selâmet, sürat felaket.”

“Acele işe şeytan karışır.”

“Elbet olur sabr ile koruk helva.”

“Sabreden derviş muradına ermiş.”

Mısır’da yarın  ne olacak?
Mısır’da yarın ne olacak?

Bu sorunun cevabını elbette Allah bilir. Fakat tarihin icbar ettiği kurallar bize de bazı tahminler yapma imkânı verir. En basit haliyle dün ne olduysa, bugün hangi halet-i ruhiye içindeysek yarın da bunların sonucudur diyebiliriz. Son bir yıl içinde hemen her toplantısında Sisi, diktatörlüğünün yedinci yılına, 30 Haziran 2020’ye dikkatleri çekerek “yeni bir devlet”ten söz edip Mısır halkına umut aşılamaya yönelmiştir. O kadar ki, siyasi mizahın bile ana konusu olmuştur. Öncelikle şunu söyleyelim. Kendimizden saydığımız Mısır halkının lehinde olacak her gelişmeyi bizler de büyük bir sevinçle karşılarız. 30 Haziran üzüntülerine ortak olduğumuz gibi, şayet olursa aynı tarihteki sevinçlerine de katılırız.

Bilindiği gibi propaganda despot rejimlerin asla vazgeçemeyecekleri bir araçtır. Sisi de propagandasını kendisini iktidara taşıyan askeri darbesinin yıldönümüne endekslemiştir. Ancak aylar öncesinden 30 Haziran’a işaret ederken yaşanacak değişimleri hesap etmemiştir. Belki de bölgesel rüzgârın esintisine kapılıp kendisini de kandırmıştır. Sisi, şimdi bölgesel sorunlar arasında sıkışmış ve yeni bir çıkış yolu aramaktadır. Bu yüzden bölgeyi ateşe sürükleyecek bir çılgınlık yapması bile muhtemeldir.

Suudi Arabistan’ın (SA) Yemen çıkmazı, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) yanar-döner politikaları artık Mısır’ı tatmin etmemektedir. SA’nın, Aramco’yu halka açmaktan beklediği sonucu alamaması, üstüne petrol fiyatlarının tabana inmesi, Mısır’a sunduğu mali desteği kısmasına neden olmuştur. Ayrıca, SA’daki ekonomik buhran ve 2030 vizyonu, Mısır’ın en önemli döviz kaynağı olan yüz binlerce Mısırlı çalışanın durumunu da belirsiz hale getirmiştir. Daha da acısı bu işçilerin pek çoğu birikimlerini bir umutla Aramco hisselerine yatırıp kendi ülkelerini dövizden mahrum etmişlerdir. BAE’nin istikrarlı bir devlet politikası yerine yürüttüğü korsan politikaları, hem bölgeyi yormuş ve hem de güvenirliliğini sarsmıştır. Sisi’ye bu güne kadar BAE tarafından yapılan yardımlar, açılan krediler sadece Sisi’nin diktatörlüğünü destekleyen medya guruplarına yararken; halka yansıyan hiçbir yatırım da görülmemiştir. Bu yüzden BAE, dünyanın en nahif ve müsamahakâr halklarından olan Mısırlıların gözünde sadece Sisi’nin güven vermeyen bir müttefiki olmaktan öteye geçememiştir.

Askeri darbeden sonra Sisi’nin başvurduğu politikalar onu bölgesel gerçeklerden uzaklaştırmıştır. Yurtdışında olan İhvan’a kaşı sürdürdüğü savaşta SA’nın desteğini almak için Kızıldeniz’deki bazı adaları SA’ya veren Sisi; Sina’da önüne konulan satranç tahtasında yanlış ata oynayıp iradesini İsrail’e teslim etmiştir. Libya’da Hafter’e sunduğu destek ile Rusya ve Fransa’nın sempatisini kazanacağını zanneden Sisi, daha büyük iki felaketin arasında kalmıştır.

Mısır ve Sudan için hayati önemi tartışmasız olan Nil nehri üzerinde, Etiyopya’nın inşa ettiği Rönesans Barajı’nda Temmuz ayından itibaren su tutulmaya başlanacaktır. Her ne kadar Afrika Birliği geçen hafta inisiyatif alarak taraflar arasında bir anlaşama zemini yakalamış olsa da; Etiyopya’nın en büyük yatırımından vazgeçmesi mümkün olmayacaktır. Oysa Sisi askeri darbesini yaparken, 2011 yılında inşasına başlanan bu baraja dikkatleri çekip buna izin veren Mursi’yi ihanetle suçluyordu. Bugün “barajı yaptırmam” noktasından, Etiyopya’dan merhamet dileme noktasına gelmiştir. Taraflar arasında daha önce Türkiye ile Suriye-Irak arasında yaşanan GAP projesi benzeri bir yaklaşımın benimsenip Mısır ve Sudan halkının mağdur edilmemesi en büyük temennimizdir. Fakat halkın bu hayati meselesine odaklanmak yerine, Sisi’nin başka maceralar peşinde koşması, korkarım sadece Mısırlıları değil, Sudanlıları da uzun yıllar sürecek bir açlığa mahkûm edecektir. Tabii olarak Sisi’nin ömür boyu garanti etmek istediği iktidarı yerine, Yusuflar aranmaya başlanacaktır. Kim bilir belki de yarın, şerden hayır doğacaktır.

Sisi’nin 30 Haziran’daki ikinci handikabı İsrail’dir. İsrail ile yapılan savaşlarda hemen her evden bir şehidin olması ile övünen Mısır halkı; son yıllarda İsrail’in Mısır siyasetini rehin almasına ve Batı Şeria’yı ilhak girişimlerine şahit olmuştur. ABD Başkanı Trump’ın Netanyahu’ya yaktığı yeşil ışık ile -Golan Tepeleri’nden sonra- 1967’den beri işgal altında olan ve hemen her yıl yenisinin eklendiği Batı Şeria’daki yerleşim alanlarının ilhak girişimleri hızlanmıştır. ABD seçimlerinden sonra Trump’ın geleceğinden endişe duyan Netanyahu, bu habis niyetinde ısrarcı olmakta ve bir an önce hayata geçirmek istemektedir. İki devletli çözümü tamamen devre dışı bırakacak olan bu girişim, yarın Trump’ın değil Sisi’nin günah hanesine yazılacaktır. Büyüyen İsrail, bununla sınırlı kalmayacak Gazze’ye yönelip oranın da Sina’ya doğru tahliyesini talep edecektir.

Evet, Allah bilir ama bütün bunlar da yarın Mısır’da ne olacağını göstermiyor mu?

Allah hakkında hüsnüzan beslemek ya da Allah’ı nasıl biliyorsanız O öyledir
Allah hakkında hüsnüzan beslemek ya da Allah’ı nasıl biliyorsanız O öyledir

Cuma yazımızda tevekkülden söz ettik ve tevekkül gerçekten ve inanarak, yakîn bilgi ile Allah’a güvenme ve bu duygularla işini O’na havale edip sonuçtan emin olmadır dedik. Çünkü Allah bizden para mal mülk istemiyor, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yok. Bizden istediği şey, Onu hakkıyla tanımak, kendi ifadesi ile kadrini hakkıyla takdir etmek, O’na şeksiz şüphesiz inanmak ve teslim olmaktır. O’na böyle bir iman besleyip bizden istediklerini yapmamız halinde O’nun da bize yardım edeceğini kesin bilmemizdir. Çünkü O; ‘siz beni anın ben de sizi anayım’, ‘siz ahdinizi yerine getirin ben de ahdimi yerine getireyim’, ‘siz Allah’a yardım edin O da size yardım etsin’, ‘gerçek müminler Allah’a ve Resulü’ne tam inanırlar ve sonra hiç şüphe etmez hale gelirler’ buyurur.

Resulüllah’ın ashabından Ebu’d-derdâ’ya birisi, bana bir tavsiyede bulunur musun dediğinde o bunlardan hareketle; ‘sen geniş zamanında Allah’ı an ki, O da dar zamanında seni ansın’ demiştir. Sağlığında ve bol zamanlarında Allah’ı hiç hesaba katmayan, yani O’nu zikretmeyen, anmayan birisi, hastalığında ve dara düştüğünde O’na yakarırsa ayıp etmiş olmaz mı? Yine de bu, hiç yakarmayandan daha iyidir.

Buradan hareketle sözü özellikle Allah’a karşı hüsnüzan beslemeye getirmek istiyoruz. Kudsî hadiste Allah (cc), ‘kulum beni nasıl sanıyorsa ben öyleyim’ buyurur. Kul, Allah bize yardım eder, imdadımıza yetişir, ihtiyacımızı karşılar, sağlık verir, zafer verir diye düşünür ve bunda kesin kanaat ve sarsılmaz bir iman sahibi olursa Allah da bu kanaati boşa çıkarmaz. Çünkü Allah bütün kemal sıfatlarına sahiptir, bütün kusur ve eksikliklerden münezzehtir. Yani kul kendine düşeni yaptıktan sonra, Allah bana yardım eder diye kesin inanıyor olsun da Allah bu güveni boşa çıkarsın, mümkün müdür? Haşa, bu tavır kemal sahibi Allah’a yakışır mı?

Bu meseleyi dün sabah borç konusunu müzakere ettiğimiz çocuklarıma anlattım. Resulüllah’tan öğrendiklerimle ben kesin şu kanaatteyim ki, kişi geri ödemek niyetiyle borç alırsa, ya da bir şekilde borçlanmış da borcunu gerçekten ödemek istiyorsa, elinden geleni yaptıktan sonra Allah ona kesin yardım eder dedim. Yeter ki, zorunlu ihtiyaçlarından başka lüks harcamalar yapmasın, borcundan rahatsız olsun, kul hakkının ağırlığını düşünsün ve Allah’tan yardım istesin. Allah bu hali kesin ödüllendirir ve hiç ummadığı yerden ona yardım eder, borçlarını ödeme imkânı verir. Çünkü O söz veriyor; ‘Allah’a karşı takvalı olup korunursanız O da size bir çıkış yolu yaratır ve hiç ummadığınız yerden sizi rızıklandırır’ buyuruyor. Allah doğru söylüyor, yeter ki, kul buna gönülden inanabilsin ve Allah’a karşı hüsnüzan beslesin. Bunu yapamıyorsa imanında problem vardır ve kul imanını takviye etmenin yollarını arayıp bulmalıdır. Bunun için de önce böyle bir derdi olmalıdır. Bu da yine imanla alakalıdır. Kulun kula borçlu olması hafife alınacak bir şey değildir. Borç yani deyn, dindir. Deyn ve din, ikisi de aynı harflerle yazılır. Kişinin borcundan rahatsız olması, onu verebilmek için çırpınması, ıstırap çekmesi dindarlığının belirtilerindendir. Borcum borç, bulursam veririm, bulamazsam canımı alacak değil ya, rahatlığı mümine yakışmaz.

Resulüllah’ın vefat etmeden önce söylediği son sözlerinden biri şudur: ‘Allah’a karşı hüsnü-zan besleyin’ (Müslim). Öyle ya, Allah Berr, Rahîm, Kerîm, Latîf, Cevad, Muîn, Rezzak, Fettah, Müfettihu’l-ebvâb değil midir? Hem Allah’ın böyle olduğuna inandığımızı söyleyeceğiz, hem de O’nun hakkında; affetmez, imdada koşmaz, lütfetmez, kapılar açmaz, yardım etmez diye düşüneceğiz, ya da O’nun böyle olduğunu hiç aklımıza getirmeyeceğiz. Bu O’na olan imanımızla zıtlık arz etmez mi? Hüsnüzan beslersek O da bize zannımıza göre mukabele eder, suizan beslersek O da öyle karşılık verir. Demek ki mesele bizim O’nu nasıl bildiğimizle alakalıdır. Olduğu gibi bilirsek O da bunu ödüllendirir.

‘Allah ile karşılaşmayı seven kulu ile karşılaşmayı, Allah da sever’ (Müsned) hadisi şerifi de aynı şeyi anlatır.

Çünkü iman kesin bilgi demektir. İnsan öyle ya da böyle bildiği bir şeye iman etmiş olmaz. En iyi ihtimalle öyle zannetmiş olur. Oysa Allah (cc), ‘müşrikler sadece zannederler ve rast gele atarlar, zan ise hakikat adına hiçbir şey ifade etmez’ buyurur.

Sonuçta hüsnü zannın da anlattığımız o gerçek tevekkülle alakası vardır. Çünkü ancak hüsnüzan edebilen gerçek tevekkül etmiş olabilir.

Tevekkül nedir biliyoruz öyle mi?
Tevekkül nedir biliyoruz öyle mi?

İslam’ın temel kavramları bütün Müslüman milletlerin lisanlarında vardır. Her Müslümanın bunların anlamı konusunda öyle ya da böyle bir fikri bulunur. Ancak bunlarda zamanla anlam kayması olabilir ve görevlerini yitirebilirler. Sonuçta hem böyle bir kavram hem de onun İslam bütünü içinde tekabül ettiği mana ve yer tam anlaşılamayabilir. Böyle olunca da İslam hakkındaki kanaatlerde hem yanlışlar hem de farklılıklar oluşur.

Bu kavramları yazboza benzetebiliriz. Her bir parça yanlış yere konursa hem resmin bütünlüğü bozulur hem de bölümler arasında irtibatsızlık oluşur. Böylece de bunları yanlış bilenlerin İslam anlayışları birbirine uymaz, Müslümanlar arasında azami birlik sağlanamaz. O halde en azından bu temel kavramları ve anlamlarını çok iyi bilmek gerekir.

Ne var ki, bunu nasıl başarabiliriz sorusunun cevabı çok kolay değildir. Ne yapabiliriz de hem bu kavramları tanırız hem de manalarını doğru anlayabiliriz? Akla gelenleri söyleyeyim.

Önce böyle bir derdimiz olur. Umursamaz, dertsiz, gayesiz bir Müslüman olmayız. Kısaca diğer canlılardan farkımız olur, insan oluruz. Bunlar olmadan, ya da yerlerine tercüme kavramlar koyarak hakikati anlayamayacağımızı bilecek kadar davamıza ilgi duyarız. Dini ilimlerle iştigal edenler için söyleyecek olursak entel ve modern görünebilmek için kendi kavramlarımız yerine uydurma ya da yabancı kelimeler kullanmayız. Mesela icmaa konsensüs, imana inanç demeyiz. Bir fıkıhçının mezhep yerine ekol, bir hadisçinin rivayet yerine varyant, bir kelamcının kelam yerine teoloji demesi çok ayıp ve ezilmişliğin bir belirtisi değil midir? Ama bunlar ancak erginlikle ve yetkinlikle anlaşılabilecek hususlardır.

Kavramlarımızın doğru anlaşılabilmesinin bir yolu da bunların hayatımızda canlı ve yaşanır kılınmasıdır. Bunu tevekkül kavramı özelinde gerçek anlamda mütevekkil olan bazı tanıdıklarımın halini görünce daha iyi anladım. Becerebilirsem anlatmaya çalışayım.

Tevekkül, vekil edinme demek. Davasının savunulmasını bir avukata veren onu tevkil etmiş yani vekil edinmiş olur. Kendisi müvekkil, avukatı ise vekildir. Tevekkül ise tevkilden daha da ileri bir safhadır. Müvekkil olmayı tam bir güvenle yapan mütevekkil olur, yaptığı iş de tevekküldür. Çünkü tevekkül kalıbı, tevkil kalıbından daha güçlüdür ve zorlanmayı, yapabileceği her şeyi yaparak vekil edinmeyi yani daha çok iş yapmayı anlatır. Böyle bir güven ancak Allah’a olabileceği için, tevekkül de sadece Allah’a olur. O halde tevekkülün kelimesi bile bu işin lafla olamayacağını göstermeye yeter.

Buna binaen biz çeşitli münasebetlerle tevekkülü anlatırken, kulun yapabileceğini yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakması ya da O’na güvenmesi diye anlatırız. Böyle anlamak genel manada yanlış değildir. Ama gerçek anlamda tevekkül edenlerin bunu nasıl yaptıklarını görmeden bu söylediğimizin havada kalacağı açıktır.

Biz, elimizden gelen bu, sonucu Allah’a bırakıyor, O’na güveniyoruz derken, bu güveni gerçekten yaşamadığımızı, bundan kesin emin olmadığımızı ancak böyle olanları görünce anlayabiliriz. Allah kendine hakkıyla tevekkül edenlerin vekilidir, onların güvenini boşa çıkarmaz, onların işini kendi görür ama bu güveni gerçekten yaşayanlar için bu böyledir. Bu sadece sözde ise ya da Allah’ın onun işini göreceği kanaatimiz ihtimalli bir zan ise bunun adına tevekkül denmez, bu bir zandır. Tevekkülü böyle hakiki anlamda Allah’a güvenme duygusu ve bundan emin olma rahatlığı olarak yaşayan insanların işlerinin Allah tarafından gerçekten de görüldüğüne muhtemelen her birimiz şahit olmuşuzdur. İşte onların tevekkülü ile bizim tevekkülümüz arasındaki fark bu kesin güven, itminan ve emin olma halidir.

Ama bu hal, ben de öyle olayım demekle hemen oluşacak bir hal değildir. Uzun bir dini tecrübeye, dilden söylenenin iman haline gelmesine, bu yolda kişinin kendisini eğitmesine ya da eğitilmesine ihtiyaç duyurur. Bütün belgeleri ve delilleri vekiliniz kıldığınız Allah’a verdikten sonra O’na karşı duyacağınız böyle tam bir güven, O’nun sizin işinizi sizin adınıza gerçekleştirmesini sağlar. Yeter ki, bu güven yakîn haline gelmiş olsun. İşte bazı insanlarda bu hali açıkça görünce demek ki, biz tevekkül etmiyormuşuz, sadece tevekkül ediyorum diyormuşuz diye anladım. İyi bakan herkes bunu görebilir.

Resulüllah’ın (sa), ‘eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz siz de kuşların doyduğu gibi doyarsınız. Bakın, nasıl onlar sabah erkenden aç çıkar, akşam tok dönerler’ sözlerinde tevekkülün iki temel manası açıktır: İşini vaktinde yapma, sonucu dert edinmeme, yani Allah’a tam güvenme.

Kaza yapan şarkıcı Alişan olay anını anlattı: O arabadan sağ çıkmamız Allah'ın takdiri
Gündem
Kaza yapan şarkıcı Alişan olay anını anlattı: O arabadan sağ çıkmamız Allah'ın takdiri
Manisa'da trafik kazası geçiren şarkıcı Alişan ve ailesi hastaneden taburcu oldu. Kaza anını anlatan Alişan, “Düz yolda arabadan dumanlar çıktı, lastik fırladı, sağa sola çarpıp takla attık. Arabanın haline baktım o arabadan sağ çıkmamız Allah'ın bir takdiri” dedi.
IHA
Şeyh Muhyiddin’den seçilmiş sözler
Şeyh Muhyiddin’den seçilmiş sözler

Nur metafiziği üzerine zihin yoran mütefekkir ve mutasavvıf büyüklerimiz, onu akıl nuru, ilim nuru ve irfan nuru olarak üçe ayırmışlardır.

İlk nur olan akla burhanı, ikinci olan ilme beyanı, üçüncü olan marifet / irfan nuruna ise ‘ayanı nispet ederek, bu yorumlarını Peygamber Efendimiz’in “Müminlerin ferasetinden çekinin, çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar” hadisiyle tahkim etmişlerdir.

Mezkur büyüklerimizden biri olan Şeyh Muhyiddin, nur tanımlı müstakil kitap ve risaleleriyle ilgili metafiziği, tasavvuf tefekkürü içinde bir paradigmaya dönüştürerek, ona kavramsal planda bakmanın ötesinde, doğrudan doğruya ondan elde ettiği ferasetle bakan biridir.

Bu hususu, Ekrem Demirli çevirisiyle Fütûhât-ı Mekkiyye’den (FM) seçtiğimiz sözlerin sekizincisini sunmadan önce, “Şeyhin bakış ve söz gücü nereden geliyor?” sorusuna bir karşılık oluşturması bakımından zikretmeye değer gördük. Diğer bir söyleyişle, söyleyene Söyleten’den, söylenene nur nasibinden bir bilme ve görme olarak bakmak gerektiğine işaret etmek istedik.

Bunları beyan ettikten sonra, sözü Hazretin kendisine bırakabiliriz.

Diyor ki Şeyh Muhyiddin:

“Allah misalleri nasıl vereceğini bilir ve o misalleri sadece insanlara vereceğini bildirmiş, bize O’nun (Kendisi) için misal vermemizi yasaklamıştır. Allah bilir, biz bilmeyiz. Misal verirsek bakmalıyız! Allah o konuda insanlara bir misal vermiş ise, o misalin sınırında durmalıyız, çünkü Allah karşısında saygı ve edep bu demektir.” (FM, 13:112)

“Yitirmek de bir korunma türüdür.” (FM, 13:145)

“Hayal, hüküm veren ve kendisi de yaratılmış olsa bile hüküm altına girmeden tahakküm edendir.” (FM, 13:155)

“Özlemin en güçlü hali, sevilenin yerinin görülme vaktidir.” (FM, 13:245)

“İnsaf denilen şey şudur: Kime hakkını verirsen, ona insaf etmişsin demektir.” (FM, 13:261)

“Yazmak, bir varlık eylemidir ve yazılan şeylerin sonu olması gerekir.” (FM, 13:263)

“Bir şeyi bilmeyen o şeye hakkını veremez.” (FM, 13:262)

“İmkan, mümkünlerin zâtî özelliğidir.” (FM, 13:370)

“Söz dinleyeni aciz bırakırsa, söz delilin ta kendisidir.” (FM, 13:382)

“Varlıktaki eksiklik de varlığın kemalindendir.” (FM, 14:23)

“Hadleri uygulamak, rahmetin bir hükmüdür. Halbuki rahmetin orada görünen bir varlığı yoktur.” (FM, 14:63)

“Değerler amelin kendisi değil, Allah’ın ondaki hükmüdür.” (FM, 14:76)

“Günahın günah olduğuna inanmak da itaattir.” (FM, 14:85)

“Söz, hâl demektir.” (FM, 14:120)

“İyilik, on ile yüz bin katına kadar – aşağısı veya yukarısı da olabilir- göre değerlendirilirken, çirkin ve kötü davranış bir bir değerlendirilir.” (FM, 15:76)

“Özlem ve şevk, bilgi ölçüsündedir.” (FM, 15:83)

“Güzel ahlak, dine ve örfe göre maruf ( iyi bilinen) ahlaktır.” (FM, 15:150)

“Edep, lafızları dikkate almada tezahür eder. (...) Allah’ın kullandığı bir lafzı bırakıp, anlamca benzeri bir lafzı kullanmak, faydasız bir tahriptir.” (FM, 15:178)

“Nefis, sahili olmayan bir ummandır.” (FM, 15:179)

“Sübut halinde elem, elemi duyanın kendinde değil, elemin kendisinde sabittir ve sabit olması nedeniyle de haz alır.” (FM, 15:224)

“İnsanı tevhide ancak yükümlülük sevk edebilir.” (FM, 16:18)

“Söz bir ameldir. (...) Hatıralardan sonra, konuşmaktan daha hızlı bir amel yoktur.” (FM, 16:29)

“Allah, icabetin illetini duymak kılmıştır.” (FM, 16:103)

“Yükümlülük organları: Kalp, kulak, göz, dil, el, mide, cinsel organ ve ayak(tır).” (FM, 16:125)

“Fiilin itaat veya günah olması o şeyin kendisi değil, Allah’ın fiil hakkındaki hükmüdür.” (FM, 16:139)

“Yükümlü insan, seçmede mecburdur.” (FM, 16:141)

“Mütefekkire gücü hayal mertebesinden tasarruf eder. Başka bir ifadeyle, mütefekkire gücü ya duyu güçlerinin verileriyle veya musavvire gücünün tasarrufuyla hayal aleminde etkindir.” (FM, 172)

“Kul ile Hakk arasında söz bağından daha güçlü ve daha yetkin bir bağ yoktur.” (FM, 16:177)

“Tasvir mertebesi halk (yaratma) mertebesinin sonucudur.” (FM, 16:255)

“Tabir, rüyanın rızkıdır.” (FM, 16:272)

“Zan, bilgi değildir.” (FM, 16:317)

“Sınanmanın sebebi, kimden meydana gelirse gelsin, iddianın varlığıdır.” (FM, 16:327)

“Kendisine kızan, kendisinde meydana gelen şeyi değil, kendi yapısını cezalandırır.” (16:327)

“Nimeti verene şükür, akla göre vaciptir.” (FM, 16:376)

“Kuşkusuz güzellik zatı gereği sevilir. Bununla birlikte süs güzelliği eklendiğinde ise, ‘nur üzerine nur’ gibi güzellik üstüne güzellik olurken, muhabbet üzere muhabbet hasıl olur.” (FM, 17:43)

“Güzellik özü gereği heybet verir. Hakk ise hiçbir şey karşısında heybete kapılmaz.” (FM, 17:46)

“Ölüm, hayatın zıddı değildir.” (FM, 17:102)

Mezeleme, hümeze ve lümeze
Mezeleme, hümeze ve lümeze

İnsan neden kardeşini gıybet eder? Önceki yazımızda bu soruya şu sebepleri saymıştık: Ya gıybet ettiği kişiye kini, garazı ve nefreti vardır ya onu haset etmektedir de onu karalayıp insanlar nezdinde küçük düşürmek, kötü göstermek ister.

Şunları da ilave edelim: Başkasını kötüleyerek kendini temize çıkarma, ezik kişiliğini tatmin etme, gıybet etmekte olan arkadaşlarına katılma, mecliste onlardan ayrı düşmek istememe, ya da gıybette şaka ve eğlence arama. Bunların hepsi de kişilik, iman ve ahlak zaafıdır. Oysa şakanın da bir edebi vardır. Mesela mümin şaka ile dahi olsa yalan söylemez. İnsan şaka olsun diye ölmüş kardeşinin cesedini dişleyip yer mi? Çok tiksindirici, değil mi? İşte Kuranıkerim gıybeti bize böyle anlatıyor ki, tiksinelim de bir daha yapmayalım. Tiksinme de insani bir eylemdir, bir sağlık belirtisidir, duyguları körelmiş insan tiksinmeyi bile beceremez.

‘Gıybet edeni dinleyen de gıybette ona ortak olur. Kardeşini onun gıyabında savunanı Allah da kıyamet günü savunur. Müslümanın her şeyi müslümana haramdır: Kanı, malı, ırzı’ buyrulmuştur. Irz kelimesinde haysiyet, şeref ve onur anlamı vardır. Bu sebeple gıybet edilen, yani kardeşinin şerefi ve onuru çiğnenen bir mecliste susmak mümine yakışmaz. Bu tecavüzü gören buna müdahale etmek zorundadır. Gıybet eden arkadaşlarını güzellikle uyarmalı, yapamıyorsa o meclisten çıkmalıdır.

Zannın çoğu günah olduğuna göre gıybet kalple de olabilir. Bunun adı da suizandır.

Gıybet edilenin kimliği söylenmese bile, evsafı verilerek anlaşılır hale gelirse yine gıybet olur. Ama kötü bir vasfa dikkat çekmek için belirsiz bir kişiden söz etmek gıybet sayılmaz.

Bir Allah dostu diyor ki, bize kabir azabının üç temel sebebinin olduğu söylenirdi: Gıybet, nemime/laf taşıma ve idrardan sakınmama. Kabir azabı yoktur diyenlere katılırsanız mesele kalmaz.

Gazali diyor ki: Selef ibadeti namaz ve oruçtan ziyade gıybet ve benzeri kötülüklerden kaçınma olarak görürlerdi. Bunlara menfi ibadetler de denir. Yani bir şey yapmayarak ibadet yapmış olma. Demek ki, gıybet etmeme ve diğer günahları yapmama aslında insana kolay ve bedava bir ibadet yapmış olma imkânı sağlar.

Gıybet sadece sözle olmaz, el, kaş göz hareketleriyle de olur. İnsanları bu yolla aşağılayanlara, onlarla alay edenlere Kuranıkerim ‘hümeze ve lümeze’ tabir eder. Bizdeki ‘mezeleme’ kelimesi bu iki kelimeyi birleştirerek buradan alınmış olmalıdır. ‘Vay o bütün hümeze ve lümezelerin haline’ diye başlayan sure, sonunda böylelerinin kapısı üzerlerine kapatılmış ateşe tıkılacaklarını anlatır. Muhtemelen bazıları, Allah’ı böyle korkutucu vasıflarla anlatmayın diyebilirler. Ama ne yapalım ki, O bizzat kendisi böyle söylüyor.

Elbette gıyabında konuşmanın gıybet sayılmayanı da vardır. Fatıma bint Kays isimli bir kadın Resulüllah’a gelip, Ebu Cehm ve Muaviye’nin kendisine evlilik teklif ettiklerini, hangisini seçmesinin uygun olacağını sormuştu. Resulüllah da ‘Muaviye malı mülkü olmayan bir züğürt, diğeri de sopasını omuzundan indirmeyen birisi’ diyerek ikisini de tavsiye etmemişti. Demek ki, ortada daha büyük bir maslahat varsa, birinin kötü bir özelliği gıyabında söylenebilir.

Haksızlığa uğrayanın olayı hâkime ve idareciye anlatması, tedbir alınmasını sağlama amacıyla bireylere ya da topluma karşı kötülük ve yolsuzluk yapanları yetkililere duyurma, işin dini hükmünü/fetvasını öğrenme maksadıyla eşim, arkadaşım vb. şöyle şöyle yapıyor, ben ne yapmalıyım, diye sorma gıybet sayılmaz. Ama eğer maksat hasıl oluyorsa bunu üçüncü şahıs kipiyle anlatma daha güzeldir. Birisinin bidat ve fısk olan itikat ve davranışlarından insanları haberdar edip ondan sakındırma da niyete göre gıybet olmayabilir. Ancak gıybetin en aldatıcı noktası burasıdır. Onun için burada kişinin niyeti ve bunu söylemesine vesile olan saik önemlidir. Farkına varmadan insan ıslah değil de kendi hıncını tatmin etmek istemiş ve ifsat etmiş olabilir.

‘Günahkârı günahıyla anın ki, insanlar ondan sakınsınlar, zalim yönetici, bidatçı ve açıkça günah işleyenin gıybeti olmaz’ gibi sözler sahih hadis değildir, bunlarla da insan kendini kandırabilir. Bir insan fasık ve günahkâr olsa bile kişinin onun şahsını hedef alan gıybeti yine gıybettir ve çirkindir.

Ve son söz: Gıybetin tövbesi iki türlü olur; ya gıybet ettiğiniz insandan özür diler helallik alırsınız, ya da pişman olur, Allah’ım, gıybet ettiğim bu insanı da beni de affet diye dua edersiniz. Böylece hedefinizin onu kötüleme olmadığını, aslında onun da iyiliğini istediğinizi göstermiş olursunuz ve affedilebilirsiniz.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.