Mezeleme, hümeze ve lümeze
Mezeleme, hümeze ve lümeze

İnsan neden kardeşini gıybet eder? Önceki yazımızda bu soruya şu sebepleri saymıştık: Ya gıybet ettiği kişiye kini, garazı ve nefreti vardır ya onu haset etmektedir de onu karalayıp insanlar nezdinde küçük düşürmek, kötü göstermek ister.

Şunları da ilave edelim: Başkasını kötüleyerek kendini temize çıkarma, ezik kişiliğini tatmin etme, gıybet etmekte olan arkadaşlarına katılma, mecliste onlardan ayrı düşmek istememe, ya da gıybette şaka ve eğlence arama. Bunların hepsi de kişilik, iman ve ahlak zaafıdır. Oysa şakanın da bir edebi vardır. Mesela mümin şaka ile dahi olsa yalan söylemez. İnsan şaka olsun diye ölmüş kardeşinin cesedini dişleyip yer mi? Çok tiksindirici, değil mi? İşte Kuranıkerim gıybeti bize böyle anlatıyor ki, tiksinelim de bir daha yapmayalım. Tiksinme de insani bir eylemdir, bir sağlık belirtisidir, duyguları körelmiş insan tiksinmeyi bile beceremez.

‘Gıybet edeni dinleyen de gıybette ona ortak olur. Kardeşini onun gıyabında savunanı Allah da kıyamet günü savunur. Müslümanın her şeyi müslümana haramdır: Kanı, malı, ırzı’ buyrulmuştur. Irz kelimesinde haysiyet, şeref ve onur anlamı vardır. Bu sebeple gıybet edilen, yani kardeşinin şerefi ve onuru çiğnenen bir mecliste susmak mümine yakışmaz. Bu tecavüzü gören buna müdahale etmek zorundadır. Gıybet eden arkadaşlarını güzellikle uyarmalı, yapamıyorsa o meclisten çıkmalıdır.

Zannın çoğu günah olduğuna göre gıybet kalple de olabilir. Bunun adı da suizandır.

Gıybet edilenin kimliği söylenmese bile, evsafı verilerek anlaşılır hale gelirse yine gıybet olur. Ama kötü bir vasfa dikkat çekmek için belirsiz bir kişiden söz etmek gıybet sayılmaz.

Bir Allah dostu diyor ki, bize kabir azabının üç temel sebebinin olduğu söylenirdi: Gıybet, nemime/laf taşıma ve idrardan sakınmama. Kabir azabı yoktur diyenlere katılırsanız mesele kalmaz.

Gazali diyor ki: Selef ibadeti namaz ve oruçtan ziyade gıybet ve benzeri kötülüklerden kaçınma olarak görürlerdi. Bunlara menfi ibadetler de denir. Yani bir şey yapmayarak ibadet yapmış olma. Demek ki, gıybet etmeme ve diğer günahları yapmama aslında insana kolay ve bedava bir ibadet yapmış olma imkânı sağlar.

Gıybet sadece sözle olmaz, el, kaş göz hareketleriyle de olur. İnsanları bu yolla aşağılayanlara, onlarla alay edenlere Kuranıkerim ‘hümeze ve lümeze’ tabir eder. Bizdeki ‘mezeleme’ kelimesi bu iki kelimeyi birleştirerek buradan alınmış olmalıdır. ‘Vay o bütün hümeze ve lümezelerin haline’ diye başlayan sure, sonunda böylelerinin kapısı üzerlerine kapatılmış ateşe tıkılacaklarını anlatır. Muhtemelen bazıları, Allah’ı böyle korkutucu vasıflarla anlatmayın diyebilirler. Ama ne yapalım ki, O bizzat kendisi böyle söylüyor.

Elbette gıyabında konuşmanın gıybet sayılmayanı da vardır. Fatıma bint Kays isimli bir kadın Resulüllah’a gelip, Ebu Cehm ve Muaviye’nin kendisine evlilik teklif ettiklerini, hangisini seçmesinin uygun olacağını sormuştu. Resulüllah da ‘Muaviye malı mülkü olmayan bir züğürt, diğeri de sopasını omuzundan indirmeyen birisi’ diyerek ikisini de tavsiye etmemişti. Demek ki, ortada daha büyük bir maslahat varsa, birinin kötü bir özelliği gıyabında söylenebilir.

Haksızlığa uğrayanın olayı hâkime ve idareciye anlatması, tedbir alınmasını sağlama amacıyla bireylere ya da topluma karşı kötülük ve yolsuzluk yapanları yetkililere duyurma, işin dini hükmünü/fetvasını öğrenme maksadıyla eşim, arkadaşım vb. şöyle şöyle yapıyor, ben ne yapmalıyım, diye sorma gıybet sayılmaz. Ama eğer maksat hasıl oluyorsa bunu üçüncü şahıs kipiyle anlatma daha güzeldir. Birisinin bidat ve fısk olan itikat ve davranışlarından insanları haberdar edip ondan sakındırma da niyete göre gıybet olmayabilir. Ancak gıybetin en aldatıcı noktası burasıdır. Onun için burada kişinin niyeti ve bunu söylemesine vesile olan saik önemlidir. Farkına varmadan insan ıslah değil de kendi hıncını tatmin etmek istemiş ve ifsat etmiş olabilir.

‘Günahkârı günahıyla anın ki, insanlar ondan sakınsınlar, zalim yönetici, bidatçı ve açıkça günah işleyenin gıybeti olmaz’ gibi sözler sahih hadis değildir, bunlarla da insan kendini kandırabilir. Bir insan fasık ve günahkâr olsa bile kişinin onun şahsını hedef alan gıybeti yine gıybettir ve çirkindir.

Ve son söz: Gıybetin tövbesi iki türlü olur; ya gıybet ettiğiniz insandan özür diler helallik alırsınız, ya da pişman olur, Allah’ım, gıybet ettiğim bu insanı da beni de affet diye dua edersiniz. Böylece hedefinizin onu kötüleme olmadığını, aslında onun da iyiliğini istediğinizi göstermiş olursunuz ve affedilebilirsiniz.

Cevap fikre verilir, ahlaksızlığa ne diyebilirsiniz?
Cevap fikre verilir, ahlaksızlığa ne diyebilirsiniz?

Fakiri tanıyanlar bilir, yaklaşık on yıldır bu sütunları okuyanlar da öğrenmiştir. Düşündüğümüzün ve yazdıklarımızın özeti şudur:

Dinde doğruyol aşırılıklardan uzak ortayoldur. İfratlar ve tefritler, Resulüllah’ın ifadesiyle, insanı helake götürür. Müslümanların yüz yıllarca dünyaya hükmettikten sonra geri kalma sebeplerinin başında Allah’ın ayetlerini doğru okumaktan uzaklaşmaları gelir. O’nun indirilen/münzel ayetleri olduğu gibi fıtrî/tabii, kevnî ayetleri de vardır. Bunlar beraberce okunup düşünülmeden hiçbirini tam anlayamayız. Biz yüz yıllardır özellikle kevnî ayetleri okumayı ihmal ettik, bu sebeple de münzel ayetleri anlamakta da zorlanıyoruz.

Kuranıkerim Allah’ın münzel ayetleridir ve bütün insanlara indirilmiştir. Kendi ifadesiyle o önce insan için bir hidayettir. Sonra mümin için, sonra müminlerin takvalı olanları için, sonra da takvadan öte ihsan ile yaşayanlar için hidayettir. Bunun anlamı, onunla iman ve amel etkileşiminiz sürdükçe anlama kabiliyetinizin de artacağı gerçeğidir.

Anlamak yaşamaktır.

Kuranıkerim her seviyede insana hitap eder, yani herkes kabiliyeti ölçüsünde ondan anlaması gerekeni anlar. Ancak herkes Kuranıkerim’den anlar demek, herkes Kuranıkerim’i anlar demek değildir. Onun muhkem ve müteşabih ayetleri vardır. Muhkemleri esas alarak anlamayı sürdürdükçe müteşabihleri azalır. Onu ilk muhatapları asıl diliyle, ama yine kendi kabiliyetlerine göre anlamışlardı. Sonrakiler ise yine o dile ve anlayanların anlamasına vakıf olarak anlamışlardır. Millet olarak onun dilini konuşmayanların onu anlamama mazeretleri olamaz. Ya dilini öğrenirler ya da öğrenenlere sorarlar.

Mealler onun dilini bilenlerin onun ne dediğini anlatma çabalarıdır. Ama hiçbir meal Kuranıkerim değildir. Bütün mealler, meali yapanın isabeti sınırlı bir yorumundan ibarettir. Yine de dilini bilmeyenlerin Kuranıkerim’i anlamak için meal okumakla başlamaktan başka çareleri yoktur. Ancak mealden ahkâm çıkarmak, Kuranıkerim’i anlamak değil, ahkâm kesmek olur. Çünkü mealler bağlam ilişkisini tam veremezler. Bunun için ya bilenlerle okumak ya da anlaşılır tefsirlerden okumak gerekir. Son iki yazımda Cağfer Karadaş Hoca’yı teyiden bunu anlatmaya çalıştım.

Diğer yönden, biz Kuranıkerim’den anlamayız, kimse meal okumasın, hatta kimse tefsir okumasın edebiyatı da Kuranıkerim’in ne olduğunu anlamayanların, ya da insanları belli peşin fikir kalıplarında tutmak isteyenlerin fırkacılık anlamına gelen söylemleridir ve hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Gazali, Kuranıkerim’in anlaşılmasana engel olan durumları sayarken, bunlardan birinin de onu belli mezhep ve meşrep kalıbıyla anlamaya çalışmak olduğunu söyler.

Bu fakir bu sütunlarda bunları en az on defa yazmadım mı?

Yirmi beş yılı aşkın bir süre her biri sahasında uzman hoca arkadaşlarımızla Kuranıkerim’i anlama dersleri yaptık, bunu hala sürdürüyoruz. Hayatım boyunca hiçbir cemaatten olmayı beceremedim. İyi ki becerememişim, çünkü bilahare bugün ‘cemaat’ denen bu oluşumların cemaat değil fırka olduklarını fark ettim.

Beş altı yıldır bu Kuranıkerim çalışmalarının semeresi olarak, tabii ki, bendeniz de kendi anladıklarım kadarıyla bir meal yaptım ve bunu insanların hizmetine sunmak üzereyim.

Hal böyle iken bir kendini bilmez akademisyen sadece son yazıma istinaden, cemaatlere, Kuranıkerim’e ve meale karşı aklında ne kadar olumsuz şeyler varsa onların hepsini bu fakire yamatarak saydırmış. Söyledikleri ilmi olsaydı onları söyler ve cevaplardım, bu zatın ismini de verirdim. Fakat öyle olmadığı için değmez diyorum. Bu adama Necip Fazıl’dan mülhem fikir ishaline demeyeceğim, çünkü söylediklerinde fikir yok, ama söz ve ağız ishaline yakalanmış bir tavırla hızını alamayıp boş lafları tekrar edip durmuş. Yani yaptığı ilmi bir eleştiri değil bir ahlaki tavır sergileme. Tanımadığım bu adam geçmişimi karıştırdığına göre o beni tanıyor. O zaman eleştirmek için yukarıdaki fikirlerimi de biliyor olması gerekmez miydi? Buna rağmen fakir için hiç söylenmeyecek şeyleri söylemesi bir ahlak problemi değil de nedir? Bu sebeple adı değmez diyorum. Ama böyle insanların olmasının da elbet hikmetleri vardır. Şeytanı Allah’ın boşuna yarattığını söyleyebilir miyiz?

Daha önce de yazdım, çizgilerimiz farklı da olsa düşünenlere karşı hep olumlu bir bakışım vardır, yanlış gördüğüm fikirleri eleştiririm ayrı. Ama hiçbir fikri ve ilmi varlığı olmayanların işportacı ağzıyla konuşmaları, çıkamadıkları yerlere birilerinin sırtına basarak çıkma arzusundan başka ne olabilir?

Allah hidayet versin.

Filistin İslami Cihad Hareketi eski Genel Sekreteri Şallah hayatını kaybetti
Dünya
Filistin İslami Cihad Hareketi eski Genel Sekreteri Şallah hayatını kaybetti
Filistin İslami Cihad Hareketi eski genel sekreteri 62 yaşındaki Dr. Ramazan Abdullah Şallah, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Filistin resmi haber ajansı WAFA’ya göre, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da Şallah’ın vefatı dolayısıyla bir taziye mesajı yayınladı. Abbas mesajında, "Şallah’ın vefatıyla büyük bir ulusal lideri kaybetmiş bulunmaktayız" dedi.
AA
Kovandaki petekler üzerine ince ince yazılmış ‘Allah’ lafzı çıktı
Gündem
Kovandaki petekler üzerine ince ince yazılmış ‘Allah’ lafzı çıktı
Aydın Efeler ilçesine bağlı Umurlu Mahallesi’nde Ar-Ge projeleri için üretim yapan arılar, balları ile değil kovanda ve peteklerde oluşturdukları şekil ve yazılarla şaşırttılar. Arıların gizemli dünyası ile karşılaşınca çok şaşırdığını belirten Hakan Başlık, “Petekler üzerinde, ‘Allah’ lafzının yanında Arapça ‘Hasbünallah’ yazısının da okunduğunu belirtti.
IHA
Küçük çocuğun güldüren korona isyanı: Vallahi yaktı billahi yaktı
Hayat
Küçük çocuğun güldüren korona isyanı: Vallahi yaktı billahi yaktı
Ordu'nun Aybastı ilçesinde koronavirüs önlemleri kapsamında 4 saatlik izinde sokağa çıkan 12 yaşındaki Utku Özkanlı, cep telefonuyla çektiği videoyla salgına yöre şivesiyle tepki gösterdi. Özkanlı'nın sosyal medyada paylaştığı görüntü, takipçilerin beğenisini topladı.
DHA
Vahy ve nedensellik (esbab-ı nüzul)
Vahy ve nedensellik (esbab-ı nüzul)

Kur’an’ın vahyedilişinin 23 yıl gibi uzun bir süre içinde gerçekleşmiş olduğu malum. Bu 23 yıllık süre bir peygamberin inanç mücadelesi verdiği dolu dolu bir bir hayat.

İlk etapta kula kulluk karanlığında, yaratılış amacından uzaklaşarak yoğun bir cahiliye içinde yaşamakta olan, ataları da uyarılmamış bir topluluğu karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere verilen, sıkıntılarla dolu bir mücadele.

Yalanlama, aşağılama, inat ve inkarla karşı karşıya kalan küçük bir inananlar topluluğunun yaşadığı sıkıntılar, işkenceler ve bu yaşanılanlarla önceki nesiller, peygamberlerin yaşadıkları arasında kurulan bağlar ve süreklilikler.

Böylece Mekke’de sonradan da Medine’de yaşanılanlarla o zamana kadarki insanlık tarihi arasında kurulan özdeşlikler. Kendi zamanına, gücüne, aklına, sanatına çokça güvenen, bununla böbürlenen bir topluluğa da tarih içindeki nice toplulukla benzerliği hatırlatılarak sıradanlığının gösterilmesi.

Kur’an’ın Müminlere de inanmayanlara da tarihsel bir süreklilik hissi vermek üzere anlattığı geçmiş peygamberlerin veya insanların kıssalarını Mekkeli müşriklerin kayda değmez, bizimle alakası olmayan “geçmişlerin masalları” (esatiru’l-evvelin) diye nitelemeleri altı çizilmesi gereken önemli bir tepki. O müşriklerin tapındıkları, birer kült haline getirdikleri ve Kabe’de de timsallerini dikmiş oldukları kendi geçmiş kahramanlarını da Kur’an kendilerine bile bir yararı veya zararları dokunmayan kendi isimlendirmelerinden ibaret boş putlar olarak tavsif etmişti.

Geçmişte neyin önemsenip neyin önemsenmeyeceğine ve tarih kılınacağına dair tercihin kuralını ifade eden tipik bir bakış açısıdır bu. Bugün için de, Batı dünyasının Batılı olmayanların tarihini önemsiz sayması, batılı olmayan halkları “tarihsiz insanlar” diye nitelemesinin ardındaki ideolojik saik hakkında son derece aydınlatıcı bir bakış açısı.

23 yılın içinde yaşanılan olaylarla bir diyalog içinde inen Kur’an ayetleri tam da, bu yüzden ciddi bir esbab-ı nüzul ilminin de konusu olmuştur. Esbab-ı nüzul yani ayetlerin inişine sebep olan Peygamber’in veya etrafındakilerin yaşadıkları.

Malum, tefsir ilminin önemli bir alanı esbab-ı nüzulle ilgilidir. Bazı ayetlerin iniş hikayelerinin bilinmesi ayetlerin tamamının böyle bir iniş sebebi olduğuna dair genel bir kabul oluşturmuştur.

Kur’an’a tarihselci yaklaşımın iddialarını en çok besleyen alan da bu kabul ve esbab-u nüzul rivayetleri olmuştur. Bu iniş sebepleri hikayeleri üzerinden Kur’an kelamının gökten nazil olduğu kadar yerden de yükselen bir vahiy olduğu bile söylenmiştir. Allah’ın vahyi ile insanların yaşadıkları arasında bir diyalog hatta diyalektik resmi çiziliyor bu durumdan.

Ancak esbab-ı nüzul ilmiyle ilgili bir sorun, bütün ayetlerin iniş sebebinin bilinmiyor olmasıdır Ayetlerin iniş tarihi ve zamanı bilinse bile bu ayetlerin inişine sebep olan olayların hepsi bilinmez. Hatta aslında çok az ayetin iniş hikayesi bir “esbab” ilişkisi kurulabilecek kadar biliniyor. Elimizdeki kitap Allah’ın gerçekten de belli bir dönemde yaşamış insanların kendi başlarına veya peygamber ve inananlarıyla yaşadıkları üzerine 23 yıl içinde söylediklerini ve hükmettiklerini içeriyor.

Aslında vahyin inişiyle ilgili esbabın etkili olduğunu düşünmek İmam Gazzali’nin itiraz ederek işaret ettiği nedensellik kuralına müracaat etmeyi de gerektiriyor. Allah’ın vahyini indirmesi için bir sebebe bağlı olduğunu düşünmek gerekmiyor bu düşünceye göre. Hatta vahyin inişi için bir sebebe bağlı olduğunu düşünmek ciddi bir sorun oluşturuyor ki, bir çok müfessir bu itirazı dillendirmiştir.

Allah’ın bu kitabı veya ayetlerini 23 yıl içinde indirmeye karar vermesi insanların insanlık sınırları içinde daha iyi anlamalarını temin etmek üzere bir ilahi lütuf, ancak sebepleri de sonuçlarını da yaratan, önceyi de sonrayı da bilen ve hükmeden Allah’ın kendi vahyini indirmek için bile bir sebebe bağlı olduğunu düşünmek bu düşünceye göre Allah’ı tanımamak anlamına geliyor.

Elbette vahyin iniş bağlamını, ortamını bilmenin ayrı bir değeri ve anlamı vardır. O olaylar ve bağlam iyi anlaşıldığında vahyin konuştuğu dil de daha iyi anlaşılmış olur, böylece kastına da daha fazla yaklaşılmış olur. Vahy hakkında her türlü tarihi, semantik, linguistik bilginin mutlaka bir faydası vardır. Sorun vahy ile onun nazil olduğu ortam arasında nedensel bir ilişki kurmakta ve bu ilişkide vahyin bir sebebe tabi olduğunu düşünmekte. Böyle olunca, haşa Allah’ın herhangi bir insanın herhangi bir sorusuna göre olumsal olarak, yani o soru (sebep) olmasa olmayacak şekilde, bir tepki vermiş olduğu varsayılmış olur. Bu durumda başka olaylar yaşanmış olsa, elimizdeki Kur’an metni de bambaşka bir içeriğe sahip olurdu, dolayısıyla bu Kitab’ın bu şekilde olması rastgeledir demekten farksızdır.

Bu arada, bir çok ayet veya surenin hiçbir sebep görünmeksizin, tek taraflı ilahi bir kararla indirilmiş olduğuna dair rivayet ve işaretlerin de çok fazla olduğunu kaydetmek gerekiyor. Yani vahy her zaman bir olay üzerine, bir soruya veya olaya cevap olarak inmemiştir, bilakis çoğu kez durduk yerde ilahi takdir ile indirilmiştir. Bir sebep görüntüsü veren olayları ise vahyin kendisiyle bir bütün olarak düşünmek gibi bir inanç yolu vardır ve inanan için bu yol çok daha sağlam ve sağlıklı bir yoldur.

Neticede vahyin cevap verdiği olaylarla bir bütün olarak bugün, niçin indiğine bakma ihtiyacı hissedilmeksizin, bize söyleyeceğini en canlı ve en etkili bir biçimde söylemeye devam ediyor.

Din, şeriat  ve ictihad
Din, şeriat ve ictihad

İctihadı konuşmayı düşünüyoruz. İctihad, cehd ya da cuhd kökünden türetilen bir kavramdır. Bu her iki kelime de birbiri yerinde kullanılmakla beraber cehd, yorma bitap düşürme, cühd ise güç gayret ve çaba sarfetme demektir. Bizim cehd ve gayret deyimimiz bunu anlatır. Buna göre ‘ictihad’ yorucu bir gayretle dini bir konudaki hakikati, ya da olması gereken hükmü bulma çabasıdır. İctihada ehil olan insana da ‘müctehid’ denir. Yani müctehid denen âlimin ya da fakihin yeterli donanımı vardır ve bununla birlikte hükmünü aradığı konuda doğruya ulaşabilmek için var gücünü harcaması gerekir.

Cihad da ictihad ile aynı köktendir. Onda da bir yorulma ve gücünü sonuna kadar kullanma anlamı vardır. Arapça’nın bir kuralı şöyle der; bir köke harf ekleyerek kelime türetilirse, eklenen harfler arttıkça mana da artar. Bu sebeple ictihad, zorlukta ve gayret sarf etmede cihad’dan daha ileridir ve ondan daha zor bir iştir.

Meri hukukta da ictihad vardır, ama bu bizim fıkhımızdaki içtihada göre daha yalın, sınırları daha belirsiz ve daha kolaydır. Hukuk bilgisi almış her insan ictihadda bulunabilir. Bunu yargı yaparsa, mahkeme içtihadı olur, hukukçu yaparsa görüş ya da doktrin olur.

İslam’da ictihad çok farklı açılardan çeşitlere ayrılabilir, ama bana en anlamı gelen ayırımı şudur: Anlama içtihadı ve hüküm koyma içtihadı. Birincisi her türlü nasta yapılabilir. Anlamada akide konuları ve ibadetler de dâhil, bütün naslar içtihadın konusu olabilir. Akide ve ibadet konularındaki mezhep farklılıkları böyle bir anlama icitihadından doğmuştur. Yani buradaki hedef, yeni bir hüküm aramak değil, nasların söylediğini doğru anlamaktır. Bu çaba/ictihad dil açısından nassın ihtimal sınırlarını aşmadıkça meşrudur ve kaçınılmazdır. Yoksa akide ve ibadetler akıl ötesi oldukları için o konuda yeni bir hüküm koyma içtihadı yapılamaz. Çünkü ictihad büyük ölçüde aklın ürünüdür ve ancak aklın anlayabileceği alanda gerçekleşir.

Biz burada teknik anlamda içtihadı anlatacak değiliz, sadece dindeki yerine ve herkesi ilgilendiren bazı özelliklerine işaret edeceğiz ve o zaman göreceğiz ki, ‘Kuran bize yeter’ söylemi hesabı verilebilir bir söylem değildir.

Şuradan başlayalım: Kuranıkerim’e bakarak din ve şeriat ayırımı yapabiliriz. Çünkü Allah (cc) kendi katında yegâne dinin İslam olduğunu söyler. O halde Âdem’den (sa) bizim peygamberimize kadar din, hiç değişmemiştir ve o da İslam’dır. Dinin geçmişine de, son haline de ‘İslam’ diyen de Allah’tır. Bununla birlikte O, her peygambere farklı bir şeriat/şir’ah ve farklı bir uygulama biçimi/minhac, yani peygamber uygulaması verdiğini de söyler. ‘Dikkat edin, O’nun olan halis dindir’. Yani din, İslam’ın hiçbir şey karışmamış, saf halidir. Allah’ın dini budur. Oysa şeriatta içtihadın da yerinin olacağını göreceğiz. O zaman din ve dinî olan ayırımı da yapılabilir. Halis din Allah’ın koyduğu dindir. Ama onu anlamadaki farklılıklar dinî olabilir. İslam ve İslamî, şeriat ve şer’î ayırımı da bunun gibidir.

Bizim Peygamberimiz(sa)’e verilen ‘din’ öncekilere verilenden farklı değildir. Bunun özü, kulluğun sadece; bir olan Allah’a yapılacağıdır. Kulluğun değişik şartlara göre nasıl yapılacağı ise şeriat ve minhac’dır ve bunlar farklıdır. Kuranıkerim Müslümanlar için hem dindir hem şeriattır. Onun uygulama keyfiyeti ise Resulüllah’ın sünnetidir, yani minhac’ıdır.

Şimdi başa dönüp içtihada doğru yol almaya çalışalım. Allah bizi sorumlu tuttuğu dinini ve şeriatını, kelamullah olarak önce Cibril’e sonra Resulüllah’a indirgemiş ve onu peygamberin eğittiği ilk nesilde en doğru haliyle uygulatmıştır. Burada Kuranıkerim’in indirilmesini, yani inzal ya da tenzilini, indirgeme olarak düşünmemizin yanlış olmayacağı kanaatindeyim. Yani burada yukarıdan zembille bir indirme değil, algı boyutuna, belki frekansına bir indirgeme vardır. Kuranıkerim işin esası ve merkezidir, ama onu doğru anlayabilmek; öncelikle Allah’ı, Cibril’i, Resulüllah’ı ve o ilk neslin uygulamasını bilip tanımaya bağlıdır. Bunlar tanınmadan Kuranıkerim tanınmaz, tanınmayınca da anlaşılmış olamaz. Onun için dini kendi anladıkları olarak anlatmak isteyenler öncelikle sahabeye tan etmekle işe başlarlar. Çünkü onlar devreden çıkmadan bunlar söyleyeceklerini rahat söyleyemezler.

Sonra ittifak edilmiş ya da edilmemiş ictihadlar gelir. Müctehid ontolojik bir farklılığa sahip birisi değildir. Prensip olarak kadın ya da erkek, her mümin ictihad yapabilir. O zaman müctehid dine bir şey katmıyor ama dini alanı belirleyebiliyor demek olur. Bunun ne anlama geldiğini gelecek yazımızda görelim inşallah.

Rahmet ve merhamet
Rahmet ve merhamet

Âhır zamanda yaşıyoruz.

Zulüm her gün, her saat mevcut karanlığı koyulaştırıyor. Mazlumların, masumların, yoksulların âsumana yükselen feryadı her gün, her saat katlanarak artıyor.

Hırsın gözü dönmüş iştihası dünyanın bütün zenginliğine el koydu. ‘Allah’sız kazancın kırbaçladığı tüketim çılgınlığı önüne geleni silip süpürüyor.

Kalabalıkların üzerinde bedbinliğin, çöküntünün, çaresizliğin habis eli dolaşıyor.

“Ne olacak halimiz” diye düşünüyor;

“Ne yapmalı” diye soruyoruz.

Elimiz böğrümüzde kaldı. Nefesimiz kesildi ve hareket kabiliyetini kaybettik. Bu kâbusun burgacından bizi çekip çıkaracak bir el, bir ses, bir ışık, bir muştu arıyoruz.

İşte bu an.

Dua ve teslimiyetin en müsait ânıdır. Dua ve teslimiyet unutmayalım ki; bir yöneliş, bir hamle ve bir harekettir. Göklere açılan eller ve gözyaşıyla yıkanan gönüller karşılıksız bırakılmaz. Bu yönelişin karşılığı ilâhî rahmettir.

Rahmet Cenab-ı Hakk’ın bize dönen yüzüdür.

Allah’ın yüz rahmeti vardır; sadece bir tanesini yeryüzüne indirmiştir. İnsanlar, cinler ve hayvanlar onun sayesinde birbirlerine şefkat gösterirler. Geride kalan doksan dokuz rahmetini kıyamet gününe ertelemiştir, ki âhırette kullarına onunla muamele edecektir:

Hz. Peygamber torunu Hz. Hasan’ı öptü. O sırada yanında Akra b. Hâbis bulunuyordu: “Benim on çocuğum vardır, daha bugüne kadar hiçbirini öpmedim” dedi.

Allah’ın Resulü ona şöyle bir baktı ve:

— Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, buyurdu.

Yine bir gün bir bedevi Hz. Peygamber’e gelerek şöyle dedi:

— Siz çocukları seviyor, öpüyorsunuz; biz öpmeyiz.

Hz. Peygamber:

— Allah sizin kalbinizden merhameti çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim.

Hz. Peygamber’in huzuruna bir grup harp esiri getirildi. Aralarında memeleri sütle dolu bir kadın vardı. Bu kadın bir ara esirler arasında bulunan bir çocuğu kaptı, bağrına bastı ve onu doya doya emzirmeye başladı. O zaman Allah’ın Resulü şöyle buyurdu:

— Bu kadın bu çocuğu ateşe atabilir mi?

Orada bulunanlar:

— Hayır, vallahi atamaz, dediklerinde Hz. Peygamber:

— Allah’ın kullarına olan şefkati bu kadının çocuğuna olan şefkatinden daha fazladır, dedi.

Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim vefat edince Peygamber’in gözlerinden yaşlar boşandığını gören Abdurrahman İbn Avf sordu:

— Ey Allah’ın Resulü, sen de mi ağlıyorsun?

Bunun üzerine buyurdular ki:

— Ey İbn Avf! Bu merhamettir. Gözümüz yaş döker, kalbimiz ağlar. Ancak yine de Rabbimiz’in rızası hilafına söz sarfetmeyiz.

Cenab-ı Allah mahlûkatı yarattığı zaman arşın üzerinde bulunan kitabına şunu yazdı:

“Rahmetim gazabımı geçmiştir”.

Ey kalbi kırık olanlar, işleri yolunda gitmeyenler, elleri koynunda kalanlar, kan yutup kızılcık şerbeti içtim diyenler, tünelin ucunu göremeyenler; kimsesiz, çaresiz, boynu bükük kalanlar, unutmayın:

Allah bes, baki heves.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.