Çocuğumuzun geleceği nerede başlayıp nerede biter?
Çocuğumuzun geleceği nerede başlayıp nerede biter?

Günümüzde anne babaların çocukları için nelere katlandıklarını görüyoruz. Ne isterse almak, kendi kullanamadığı telefonları ona kullandırmak, iyi bir okul seçebilmesi için uykularını kaçırmak, sınavlara hazırlamak, bunun için gelirini katlayan ödemeler yapmak, erken saatlerde gelen okul servislerine, ya da doğrudan okula taşımak, dönme saatini bekleyip almak, bu servislere servet ödemek, hatta oturacağı yeri ve şehri çocuklarının eğitimine göre seçmek, tatilini onların okuluna göre ayarlamak. Daha katın katabildiğiniz kadar. Bütün bu işlerin ve onları harekete geçiren duyguların gerçekten gerekli olanı Allah insanın fıtratına koymuş. İnsan bunu isteyerek, zevkle ve gönülden yapar.

Ama meselenin iki önemli yönü vardır. Birincisi; pedagoglara sorarsanız bu yapılan fedakârlıkların çoğu aslında çocuğun geleceği için ona kârdan çok zarar getiren aşırı, patolojik ilgilerdir. Hayatın sıkıntılarını hiç yaşamamış, yokluk çekmemiş, her istediği anında önüne gelmiş bir çocuk, başarının temel sebepleri olan tahammülü, sabrı, emeği, azla yetinebilmeyi asla öğrenemez. Hep hazır beklediği için girişimci olamaz, hep başkasından bekler. İkincisi; bu ilgilerin temel dürtüsünün fıtri olduğunu söyledik. İnsan neslinin sürmesi için bu temel programı Allah anne babaların mayasına koymuş, azını çoğunu ve normalini ayarlayabilmesi için de onlara akıl vermiş ve olmazsa olmaz bilgileri öğrenmeyi onlara, hatta herkese farz kılmış. Çocuk bakılırken ağırlıklı dürtü fıtridir, akıl onu izler ve tamamlar. Ama anneler babalar yaşlanınca onların da aynı ilgi ile ve sevgi ile bakılmasını istemiş. Burada da fıtri duyguların payı olmakla beraber temel dürtü, diğerinin aksine akıl ve imandır. Varlık sebebini düşünüp akletmeyen ve ahirete, hesaba kitaba imanı tam olmayan evlatlar yaşlılarını bakmakta zorlanırlar, bundan yüksünürler, yani istiskal ederler. Oysa Kuranıkerim’in anne baba ilgisine yaptığı vurgu diğerinden fazladır. Bu da meselenin imanla ilgili boyutuna dikkat çeker.

Bendeniz hayat tecrübelerimde şöyle bir gerçeğe de şahit oldum: İçlerine konan ilgi programını olması gerekenden fazla miktarda çocukları için kullananlar, bu fazlalığı sanki yaşlı anne babalarına gösterecekleri ilgiden alıp onlara vermiş gibidirler. Dolayısıyla onları bekleyen son da, onca ilgi gösterdikleri çocuklarından yarın yeterli ilgiyi bulamamalarıdır

‘Biz insana ebeveynine iyiliği tembihledik. Annesi onu zahmetle taşıdı, zahmetle doğurdu. Hamileliği ve sütten ayrılması otuz aydır. O halde insan en güçlü yaşına varınca, kırk yıla ulaşınca demelidir ki, rabbim, bana ve anne babama verdiğin nimete şükredebilmem ve senin razı olacağın salih ameller yapabilmem için beni yönlendir. Rızana uygun bir kul olmayı benden sonra zürriyetimde de sürdür. Ben döndüm sana yöneldim, sana teslim oldum’.

Burada kırk yaşın zikredilmiş olmasının iki önemli sebebi olabilir. Biri, insan hiç olmazsa bedeninin ve aklının en güçlü olduğu bu yaşlarda meseleyi kavrayıp gerekeni yapsın. İkincisi, genel olarak evlat kırk yaşına geldiğinde anne baba da bakılmaya muhtaç yaşlara gelmiş olur ve artık evlat görevini bilsin.

Bu ilahi buyruğun devamı şöyledir: ‘İşte böyle olanların biz de yaptıklarının güzel olanlarını kabul ederiz. Artık onlar cennete girecek olanlardandır. Kötülüklerini ise sileriz. Bu, onlar için vefa gösterilecek bir vaattir. Ama birisini de düşünün, annesine babasına; yuf size be, beni tekrar dirilmekle mi korkutuyorsunuz. Oysa benden önce asırlar geçmiş, kim dirildi ki, diyor. Onlar ise Allah’tan imdat istiyor, eyvah sana, gel iman et, Allah’ın vaadi haktır diyorlar. O ise, bunlar öncekilerin masallarından başka bir şey değil diyor (Ahkâf 15-17)’.

Burada da dikkat çeken bir cümle var: ‘Ya rab, rızana uygun bir kul olmayı benden sonra zürriyetimde de sürdür’. İşte asıl düşünülmesi gereken gelecek budur. Çocuğunun geleceğini düşünürken hayata miyop gözlerle bakmış ve birkaç adım ilerisinden daha ilerisini göremiyor olabiliriz. İşte asıl önemli olan geleceği ancak akılla, sağlam bilgi ile ve imanla görebiliriz. Aksi takdirde, ayette işaret edildiği gibi, biz daha hayatta iken çocuğumuzun yanlış yollara girmiş olması ve buna bizim artık engel olamayışımız, kusurumuzun cezasını daha dünyada iken çekmeye başladığımızın resmidir. Bu dua aynı zamanda anne babanın uzak geleceğiyle de ilgilenmesi, yapmak zorunda olduklarını yaptıktan sonra onlar için ayrıca bir de dua etmesi gereğini anlatır.

Eşi Cem Karaca'nın son sözünü açıkladı
Hayat
Eşi Cem Karaca'nın son sözünü açıkladı
Anadolu Rock ozanı Cem Karaca'nın vefatının üzerinden 16 yıl geçti. Eşi İlkim Karaca, sanatçının vefat etmeden hemen önce söylediklerini böyle anlatmıştı: Çok şiirler yazdı ama Allah'ın huzuruna Allahuekber diyerek gitti.
DHA
Kur’an tercümesinde mükemmellik beklentisi
Kur’an tercümesinde mükemmellik beklentisi

Türkiye’de İslami kimliğin kitlelerce ne kadar benimsendiği, İslam’ın temel bilgilerine, değerlerine ve bilgi kaynaklarına eskiye nazaran ne kadar aşinalık olduğu konusunda zaman zaman duyduğumuz kötümser serzenişlere rağmen, işi ciddiye alan karşılaştırmalar yapıldığında ciddi bir ilerlemenin olduğu görmezden gelinemez.

Bu bağlamda İslam’ın temel bilgi kaynağı olarak Kur’an’a aşinalığın Osmanlı’dan Cumhuriyete kadar nasıl bir seyir izlemiş olduğu konusundaki verileri gözden geçirmeye ne dersiniz? Kur’an Osmanlı döneminde mi daha çok okunuyordu, Cumhuriyet döneminde mi?

İlk soruya hızla ve belki şaşılacak bir cevap vererek asıl soruya geçelim: Cumhuriyet döneminde Kur’an çok daha fazla okundu, çok daha fazla gündeme geldi. Daha doğrusu, çok daha fazla sayıda insan doğrudan Kur’an bilgisine doğrudan erişim kazandı. Hem Arapçasına hem de Türkçesine. Bu, Cumhuriyetin din projesinin neredeyse tamamen din karşıtı bir laikleştirme iradesi taşımasına rağmen böyle oldu.

Peki neden ve nasıl böyle oldu? Bundan dolayı “Laikleştirme politikalarının temel gayesi İslam’a hizmet mi idi?” gibi soruları da sorabiliriz. Ancak bu sorulara daha sonra dönmek üzere, bu gözden geçirmeleri zaman zaman tekrarlamakta büyük fayda olduğunu ifade etmek gerekir.

Bu gözden geçirme fikri zaman zaman uyanır, uyanmalı da, ama bu sefer bu fikri uyandıran Vadi Yayınevi’nin giriştiği önemli bir proje.

Osmanlı’nın son zamanları ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinin Kur’an tercümelerini yayınlamaya başlamış Vadi. İlk olarak da Osmanlı son devir Müslüman aydınlarından Hüseyin Kazım Kadri’nin başkanlığında bir heyet tarafından yapılan Nûrü’l-Beyân isimli tercümesi son derece şık bir baskıyla yayınlanmış. Biz Kur’an tercümesi diyoruz ancak, eserin alt başlığı “Kur’an-ı Kerim Tefsirinin Türkçe Tercemesi” olarak verilmiş ve Hüseyin Kazım Kadri’nin yazdığı önsözde ısrarla belirttiği gibi kitap Kur’an’ın doğrudan bir tercümesi değil, Kur’an hakkında yapılmış beş klasik tefsirin özetinin bir tercümesidir.

Bu haliyle bile 1924 yılında yayınlanmaya başlar başlamaz çok şiddetli eleştirilere maruz kalan H. Kazım, aslında hem başlığı tam da tahmin ettiği bu eleştirilere karşı ön alarak özellikle koymuş hem de gerçekten de yapmaya çalıştığı şey tam da bu olmuş. Üstelik tefsirlerin özetinin tercümesini verirken kendi yorumlarından kaçınarak, hele modernist bakış açısının ideolojik baskılarıyla Kur’an’a yeni “açılımlar” getirmekten de ısrarla kaçınarak yapmış bunu.

Tabii beş klasik tefsirin özetini sunmaya çalışırken ortaya çıkan format bugün karşılaştığımız en iyi ihtimalle parantezli Kur’an tercümesi formatına yaklaşmış. Bu beş tefsirin her birinin bir ayet hakkında verdiği tefsirlerden birbirleriyle çelişebilenler olduğunda bir tercihinin olmaması da mümkün değil. Orada H. Kazım’ın her tercümenin kaçınılmaz olarak bir yorum içerdiği, bir yoruma dayandığı, bir yorumdan kaynaklandığı gerçeğine pek prim vermediği görülüyor.

Aslında sadece kendisi değil, onun bu girişimini değerlendiren dönemin bütün İslamcı Sebilürreşad çevresi veya Cumhuriyetçi (Rıfat Börekçi mesela) aydınlarının bile bir Kur’an tercümesinden bayağı kelimesi kelimesine mükemmel bir tercüme olduğu anlaşılıyor. Cumhuriyet döneminin bu ilk Kur’an meali girişimine yöneltilen eleştiriler bugün apayrı bir külliyat tutuyor ve hepsinin altında da ilk dikkat çeken şey bu beklenti. Mükemmel bir çeviri için eksik olan sanki sadece mütercimin mükemmel bir Arapça-Kur’an bilgisi ve tercüme edilecek dile, Türkçe’ye mükemmel bir vukufiyetinin olmasıymış gibi. Bu ikisi bir araya geldiğinde sanki mükemmel bir tercüme olabilirmiş gibi bir beklenti var.

Nûrü’l-Beyân’ı yayına hazırlayan Ömer Mahir Alper, H. Kazım’ın bu girişimine karşı farklı kesimlerden yapılan eleştirileri, belli bazı ayetlerdeki kelimelerin nasıl çevrildiğine dair somut örnekler üzerinden yapılan eleştirileri derleyerek uzun uzun kaydetmiş. Bu eleştiriler ve bu eleştirilere karşı H. Kazım’ın verdiği cevapların toplamından Kur’an tercümesinin imkanına dair bu dönemde hakim olan çok ilginç bir bilinç durumunun hüküm ferma olduğu görülüyor.

İlginç olan şu: Osmanlı’da ciddi bir Kur’an tercümesi faaliyeti yok. Var olan sayılı tercüme nüshalar Kur’an satırlarının altında her kelimenin altında, kelimenin anlamını içeren, toplam bir cümle meali olmaktan uzak metinler ve bunlar bile çok sınırlı çevrelerde bulunan çalışmalar. Tefsir çalışmaları varsa da bunların kitlelere ulaştırılması ancak camilerde vaazlar, medreselerde veya huzur derslerindeki sohbetler yoluyla olmaktadır. Kur’an ulema arasında okunan ve lüzumu halinde ve sınırlı kanallarla anlamı kitlelere ulaştırılabilen bir kitap konumunda.

Oysa Osmanlı son dönemlerinde de, Cumhuriyetin ilk zamanlarında da Kur’an’ın anlamını bilmeye ve bunun kitlelerce de bilinmesinin önemine dönük çok ciddi bir talep oluşmuş durumda ve bu talep büyük ölçüde karşılanmış da.

Talebin niyet ve beklentileri farklı tabi. Kimi gerçekten anlamını bilip Allah’ın bizden ne istediğini, nasıl bir kılavuzluk yapmayı murat ettiğini bilmeye dönük mümince bir talep, kiminde de peşinen Kur’an’ın zaten bir hurafe olduğu ve çevrilmesi halinde kitleler nezdindeki büyüsünün yok olacağına dair sinsice bir niyet.

Bu talep ve niyetlerle Kur’an tercümeleri Cumhuriyet döneminde nasıl gelişti, yaygınlık kazandı ve ne tür sonuçları oldu? Bu sorulara da cevap arayalım.

Depremde Tanrı’yı sürgüne gönderenler
Depremde Tanrı’yı sürgüne gönderenler

Deprem üzerinde yapılan tartışmalar Türkiye’nin sekülerleşme düzeyini ifşa ediyor. Laikçiler, depremin tamamen fiziki bir hadise olduğunu söylüyorlar. Bunu dinle açıklamaya tepki gösteriyorlar ve hatta dini gerekçeleri depremle ilgili önlemlerin alınmasını engelleyen gerici tutumlar olarak görüyorlar. Çok ilginç bir biçimde ciddi bir ilahiyatçı grup da buna eşlik ediyor. Depremi ilahi ikazı olarak görmeyi insanın kendi mesuliyetinden kaçarak Allah’ı bahane ettiğini söylüyorlar. Aslında hem bu ilahiyatçı gruplar hem de laikçiler modern fizik bilincinin içinde durarak varlığa bakıyorlar. İlahiyatçıların tutumlarını kısmen neo-mutezili (“iyilik ve kötülük davranışlarının bütün mesuliyetini insanda görme) kelamıyla da açıklamak mümkün. Ancak modern teodise düşüncesine (kötülük sorunu) baktığımız zaman bu iki grup da aynı zeminde yer alıyorlar.

Bilincimiz sekürleştikçe, varlığı sadece bir fiziki dünya olarak görüyoruz. Tanrı’yı da ya “uzaklara sürgüne gönderiyoruz” ya da inkar ediyoruz. Birincisinde deizm, ikincisinde de ateizm ortaya çıkıyor. Elazığ deprem pratiğinde gördüğümüz tartışmalarda, bu iki bilincin tezahürleri ile karşılaşıyoruz. Depremle gelen sarsıntı, yıkıntı, ölüm ve anomi tamamen jeoloji, yani fiziki düzlemle açıklanıyor. Teodise, yani kötülük sorunu dünyanın sınırlarında yer alarak açıklanıyor. Sosyolog Berger, teodise sorununu sosyoloji ve din ilişkileri çerçevesinde ele alıyor. Ölüm, deprem, savaş, hastalık gibi büyük kötülüklerin toplumun anlam dünyasını bozduğu ve onu alt üst ettiğini söyler. Ona göre bu anlam sarsıntısından çıkmak için din çok önemli bir anlamlandırma yoludur. İnsanlar ve toplumlar sarsılan, tehdit edilen, imhaya maruz kalan ve alt üst olan anlam düzenlerini dinle yeniden inşa ederler.

Deprem, jeolojiyle sınırlı bir olgu değil. İnsanları ve toplumları yıkan bir şerdir. Bu şerrin var oluşu ne salt insan dışı bir konudur ne de salt insanla sınırlı. İnsanların içlerindeki ve toplumsal düzenlerindeki normsuzlukları, rantları, kaçak binaları, denetimsiz yapılaşmaları depremle gelen “kötülüğe” çarpılır. Bunlar depremin nesnel gerçekliği, yani fiziği. Ama bunun ötesinde kelami/ontolojik ve sosyolojik iki boyut var. O da kötülüğün de hayrın da nihayetinde mutlak sahibinin Allah olduğuna olan inancımızdır. Ontolojik düzlemde depremin yıkıcılığının ve kötülüğünün mutlak sahibi de Allah’tır. Farabi, Allah’ı ilk hareket ettirici olarak görür. Buna deprem’in hareketi de dahildir! Çağdaş İslam kelamının parlayan yıldızı Bediüzzaman’ın deprem ile ilgili getirdiği açıklama bu açıdan oldukça önemli: “Küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor” (Sözler Risalesi).

Kötülüğün ve iyiliğin Allah’tan geldiği inancı, insanları kötülük karşısında bir kuklaya çevirmiyor. İnsanları mesuliyetsiz bırakarak bütün suçu Allah’a atmak ya da yanlışlarına bahane olarak Allah’ı ileri sürmeyi getirmez. Çünkü bu inançla beraber insan aynı zamanda kötülüğe karşı mesuliyet sahibi. Ona karşı tedbir almakla yükümlü. Kötülüğün de mutlak sahibinin Allah olduğu inancı, kötülük karşısında insanın içine girdiği çaresizliği derin teslimiyetle aşma bilincine hitap eder. Yıkılan anlam karşısında Allah anlamıyla yeniden ayakta kalabilmeyi sağlar. Depremle gelen sadece evlerin yıkılması değil, bundan daha fazla insanın ve toplumun ortak anlam dünyasının sarsılması gelir. Bundan dolayı ontolojik şer probleminden sosyolojik şer problemine geçilir. Burada depremin de nihayetinde Allah’ın bir emri olduğuna inanarak çocuk kaybının, hatun kaybının, ev kaybının onun külli iradesi olarak görerek teslim olmak büyük bir kaosun aşılması demektir. Nitekim Elazığ depreminde de bütün bunları kaybeden bir insanımızın Allaha gösterdiği teslimiyet tam da bunu örnekler. Ümmi Müslüman inancının arı bir göstergesi olur.

Sağlam evler yapalım, binaları kontrol edelim, ranttan uzak adil kent imarı gerçekleştirelim… Bunları yapmak inancımızın da bir gereğidir. Bunlar için ne “Tanrı’yı” sürgüne göndermeye” gerek var ne de bilimi Tanrılaştırmaya. Tam tersine yine Tanrı’ya ihtiyacımız var. Çünkü niçin bu deprem beni buldu gibi soruların cevabını sadece Tanrı’nın kelamında bulabiliyoruz. Deprem anında insanların bilinç yıkımlarını derin bir teslimiyetle sarabiliriz. Ancak Allah’ı kendi suçlarını, kendi günahlarını ve kendi mesuliyetsizliklerini örtbas etmek için bu işe dahil edenler her zaman olacak. Onların bu tutumu bizim hayrın da şerrin de nihayetinde onun iradesi olduğundan kopmamızı gerektirmez.

Sızlanmaya ayıracağın vakti çözüm aramaya ayır
Sızlanmaya ayıracağın vakti çözüm aramaya ayır

Tarih kitaplarında anlatılan hikaye şöyle; Hazret-i Musa (as) kendisine peygamberlik verilmeden önce Medyen bölgesine gitti.

Orada davarlarını sulamaya çalışan iki kız kardeş gördü.

Onlara yardım etti.

Kızlar eve dönünce babalarına:

“Babacığım! Bu iyi yürekli genci çoban olarak tut! Kuvvetli ve güvenilir adamdır!” dediler.

Kızların babası Şuayb peygamberdir.

Musa Aleyhisselâm burada on yıl çalışır, davar güder.

Aynı zamanda Şuayb peygamberin yanında eğitimini tamamlar.

Musa peygamberin işe alınmasını tavsiye eden kızların iki gerekçesi neydi?

Güçlü ve güvenilir olması.

Yalnız güçlü olmak yetmiyor, sadece güvenilir olmak da yeterli değil.

Yani toplumda bir yer edinmek istiyorsan ne olacaksın?

Güçlü ve güvenilir olacaksın.

**

Hazret-i İsa Aleyhisselam’a bazen gökten sofralar iniyordu.

Bir gün havarilerinden biri “Ya İsa! Cenab-ı Allah bizi ne çok seviyor. Bizi gaybından rızklandırıyor!” dedi.

Hazret-i İsa (as) “Öyle deme! Cenab-ı Hak alınteri ile çalışıp kazananı daha çok sever. Size acıdığı için gaybından gönderiyor” dedi.

Yani “Bazen hesapsız kitapsız karşılıksız kazanırsın ama çalışarak elde ettiğin daha değerlidir” diyor.

**

Bir gün Hazret-i Muaz (ra) bahçesinde çalışmış, dönüşte Peygamber Efendimiz (asm) ile musafaha (tokalaşma) yapmıştı.

Peygamber Efendimiz (asm):

“Muaz! Ellerin nasırlaşmış!” buyurdu.

Hazret-i Muaz (ra):

“Evet ya Resulallah! Kazmayla toprağı kazıyorum. Çoluk çocuğumun nafakası için…”

Peygamber Efendimiz (asm) Hazret-i Muaz’ın (ra) alnından öperek:

“Bu eli Cehennem yakmaz!” buyurdu.

İşte o el bugün helal yoldan kazanmak için çalışan, emekçi ve patron herkesin sembolüdür.

**

Bir gün genç bir dilenci çıka geldi.

Peygamber Efendimiz (asm) Hazret-i Ali’yi adamın evine gönderdi.

Evinde birkilim ile boş bir tencereden başka bir şey yoktu.

Peygamber Efendimiz (asm) o kilim ile tencerenin pazarda satılarak ip alınmasını emretti.

Ardından dilenciye ipi uzatarak, “Dağlardan odun topla getir, pazarda sat! Kırk gün sana müsaade. Bu süre zarfında evinin ihtiyaçlarını biz göreceğiz!” buyurdu.

Adam odun sattı. Kazancı öyle bereketlendi ki, kırk gün sonra Medine’de ticarethane açtı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm): “İpinizi alarak dağdan odun toplayıp satmanız, birisinden bir şey istemenizden daha hayırlıdır.”

Bu hikayede her konuda ağlama alışkanlığı olanlara ve sermaye sahiplerine güzel bir rol model önerisi yok mu?

**

Mağara hadisi olarak da bilinen uzunca bir hadiste Resulullah Efendimiz (asm) eski zamanda bir taşın düşmesiyle mağarada sıkışıp kalan üç kişinin yaşadıklarını anlatır.

Bu kişilerin Allah’tan başka kimseleri bulunmamaktadır.

Birbirlerine derler ki:

“Bir salih ameliniz varsa onu şefaatçi edin de Allah’tan yardım isteyin.”

Birisi anne babasına yaptığı iyiliği zikreder, diğeri harama gireceği anda Allah korkusuyla haramdan vazgeçişini zikreder.

Üçüncüsü der ki:

“Rabbim, yanımda çok işçi çalıştırdım.

Bir gün bir işçi, teklif ettiğim ücreti azımsadı, hak ettiği koyunu almadan çekip gitti.

Ben onun koyununa baktım, çoğalttım.

Seneler geçti ve büyük bir sürü hâline geldi.

Bir gün bu işçi çıka geldi ve benden hakkını istedi.

Ben de o sürüyü göstererek, ‘İşte bunlardır.’ dedim.

‘Ben fakirim, benimle alay etme!’ deyince; ‘Alay etmiyorum, bir koyunun çoğaldı ve bu hale geldi. Hepsi senin’ dedim.

Adam sevinerek bütün sürüyü alıp götürdü.

Rabbim, bu işçinin hakkını Senin rızan için gözettim.

Eğer bu amelimden razı olmuş isen, mağaranın ağzını açıver.”

Taş kaydı ve mağaranın ağzı açıldı.

Yani yolunun önündeki taşlardan kurtulmak istiyorsan yapacağın şeyler belli.

**

Bu uyarılar herkesi bağlayıcıdır;

“Ölçüyü, tartıyı tam yapın.”

“İnsanların haklarını ve ücretlerini eksiltmeyin.”

“İnsanlara haksızlık etmeyin!”

“Âdil davranın.”

“Çalışana ücretini teri kurumadan verin.”

“Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha temiz bir kazanç elde edemez.”

“Üç kimse kıyamet gününde beni karşılarında bulacaktır:

1-Benim adımı verip haksızlık eden.

2-Hür insanı satıp parasını yiyen.

3-Bir kimseyi çalıştırıp da, ona ücretini vermeyen.”

Fenerbahçe'de son gün sürprizi: Allahyar takıma döndü
Spor
Fenerbahçe'de son gün sürprizi: Allahyar takıma döndü
Fenerbahçe Kulübü, sezon başında İstanbulspor'a kiraladığı Seyedallahyar Sayyadmanesh'i ligin ikinci yarısında kadrosunda bulunduracak.
DHA
Devir ve ıskat ne demektir, ne kadar şer’idir?
Devir ve ıskat ne demektir, ne kadar şer’idir?

Aslında bizlere en çok sorulan sorulardandır ama cevap vermeye elimiz varmaz. Çünkü yanlış kanaatler iman haline geldiğinde onlara karşı çıkmak zordur. Sorunun özeti şu: Mükellef bir mümin ölünce onun hayatta iken ifa etmediği, ya da edemediği namazları, oruçları ve diğer ibadetleri için fidye verilip, bunların sorumluluğunu onun üzerinden düşürmek/ıskat mümkün müdür? Bu ıskat için göstermelik alıp vermek/devir meşru mudur?

Meseleyi anlayabilmemiz için bazı temel bilgileri hatırlamalıyız:

İslamî hükümlerin safi ibadet ve akide konusu olanları dinin sabiteleridir, onlarda herhangi bir değiştirme olmaz.

Bir fıkıh usulü kuralı olarak farklı şeylerin birbirlerine kıyas edilmesi caiz değildir. Mesela hacla ilgili bir hükmü kıyasla namaza taşıyamayız. Bunun için mesela Resulüllah Efendimiz hacda dil ile niyet etti diye namazda da bu olur diyemeyiz.

Dinin bu değişmez alanında Kuran’da, Sünnette ve Resulüllah’ın yetiştirdiği sahabe neslinde bilinmeyen ve uygulanmayan bir şeyin sonradan dine, yani ibadetlere ve akideye eklemlenmesi, ya da var olanın çıkarılması bidattir ve bütün bidatler kötüdür. Böyle bir yolun açılması, zararsız gibi görülen bir konuda olsa bile, iki adım sonra başka şeylerin de eklenmesine sebep olur ve dini mecrasından çıkarır, Hıristiyanlığın değiştirildiği gibi değiştirir.

Devir ıskat konusu tam da bazı modernistlerin, işte gelenek budur diye geçmiş bütün bir birikimimize vurmaları için elverişli bir malzemedir. Oysa geçmişte söylenen her şey din değildir. Herkesin anladığını söylemiş ya da yazmış olması bizi bağlamaz.

Şimdi devir ve ıskata dönelim ve nereden çıktıklarını ve hükmünü görelim. Bilindiği gibi Bakara Suresi 184. ayette Allah oruç tutamaz hale gelenlerin, tutamadıkları her bir gün için bir fakire, bir günlük gıdası olacak kadar fidye vermesini emreder. Ayetin söylediği/mantuku budur. Bir de ayetin anlam sınırını/mefhumunu tespit vardır. Bunun için de demişler ki, kişi orucunu tutamadı, fidyesini de veremedi, ama benim şu kadar oruç borcum var, onu benim malımdan verin diye vasiyet etti ise. Bu da bu ayetin anlam sınırı içindedir ve varisler, malının üçte birini geçmiyorsa fidyesini vermek zorundadırlar. Vasiyet etmemişse, ya da hiç miras mal bırakmamışsa muhayyerdirler, verirler ya da vermezler.

Namaza ve diğer ibadetlere gelince, bunlar farklı konulardır ve fidye vermekle hiçbir alakaları yoktur. Yani namaz bu konuda oruca kıyas edilemez. Fıkıh usulü böyle söyler. O halde namazın ıskatı nereden çıktı?

Bilindiği gibi İmam Muhammed’e böyle bir soru sorulmuş/nevazil, o da, ‘kılmadığı namazları için de fakirlere bir şeyler verirse faydasının olacağı umulur’ demiş. Diğer müçtehitler bunu da söylememişler. Ayette, hadiste ve sahabe uygulamasında da böyle bir bilgi yok. İmam Muhammed’in söylediğinin şöyle bir izahı yapılabilir: Fakirlere yardım hayırlı bir iştir, her hayırlı iş rahmete bir vesiledir. Umarız ki, Allah bunu hesaba katar ve müteveffanın yükünü hafifletir. Ama buna ‘ıskat’, yani namaz borcunu silme, düşürme denmesi dine açık bir eklemedir ve yanlıştır.

Sonra müçtehit âlimler değil ama bazı hocalar buna ‘devir’ denen şeyi de eklemişler. O da şudur: Müteveffanın namazı, orucu vb. ibadetleri için verilecek fidye büyük bir yekün tutunca bunu varislerinin verebileceği makul bir ölçüye kadar azaltmanın yolu aranmıştır. Şöyle ki, varislerden birine bir değerli eşya hibe edilip, sen bunu mesela babanın namaz fidyesi için bize ver denir. Alınır tekrar ona hibe edilir ve bu işlem milyonları aşan fidye miktarını makul ölçüye indirinceye kadar devam eder, yani o eşya ondan ona yüzlerce kez devredilip durur. İşte buna devir, ikisine birden de devir ve ıskat denir. Özellikle bu devir kısım elbette meşru olmaması bir yana, günah çıkarmaya benzer çirkin bir bidattir.

Sonuç şudur: Müteveffanın oruç borcu yukarıda sözü edilen ayetin ölçüleriyle ödenir. Namaz borcu konusunda dinin bizden istediği hiçbir mükellefiyet yoktur. Ama varisler gönüllü olarak fukaraya bir şeyler verirlerse, İmam Muhammed’in dediği gibi, bundan ona bir faydanın olacağı umulabilir. Ancak bunlar yerleşik bidatler ve çevre baskısı sebebiyle değil, gönülden olursa bir anlam ifade eder. Umulabilir diyoruz, çünkü ömür boyu Allah’a secde etmeyen bir insanı, siz Uhut Dağı kadar altın tasadduk etseniz bile temize çıkaramazsınız. İkinci olarak bu verilen sadaka, devir ve ıskat yaptırmadan, bizzat fakirlere ulaştırılır. Allah’a hamdolsun, hocaların artık maaşları var ve böyle şeylere tenezzül etmiyorlar.

Filistinliler Trump'ın sözde barış planını protesto etti
Dünya
Filistinliler Trump'ın sözde barış planını protesto etti
İşgal altındaki Batı Şeria'nın Ramallah kenti girişindeki Beit El kontrol noktası yakınında toplanan Filistinliler, ABD Başkanı Donald Trump'ın açıkladığı sözde barış planını protesto etti. İsrail güvenlik güçleri, drone kullanarak göstericilere gaz bombasıyla müdahale etti.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.