Biz de O’ndan istiyor, biz de O’na sığınıyoruz
Biz de O’ndan istiyor, biz de O’na sığınıyoruz

Demiştik ki, Kuranıkerim’de yer alan ya da Resulüllah’ın (sa) bize öğrettiği duaların bir hedefi de bizim şunu öğrenmemizdir: Bu dualarla bize istememiz öğretilen şeyler güzel ve olması gereken şeylerdir. Yapabileceğimiz kadarıyla bunları öncelikle biz fiilen gerçekleştirmeliyiz. Yapamadığımız noktadan itibaren Allah’tan yardım istemeliyiz. Mesela Allah’tan sağlık ve sıhhat isteyip de sağlıklı olmanın yollarını arayıp onlara fiilen girmezseniz böyle dua etmenizin bir anlamı kalmaz.

Allah’a sığınmamız istenen şeyler de kötü ve yanlış olan şeylerdir, onların da yok edebileceklerimizi öncelikle biz yok edecek, sonra olmamaları konusunda Allah’tan yardım dileyeceğiz. Hastalıktan Allah’a sığınır, ama sizi hasta edecek şekilde yaşarsanız dediğinizin aksini bizzat siz yapmış olursunuz. Siz sebeplere sarılıp Allah’tan destek isteyeceksiniz, O da size, başarabildiklerinizin ötesinde katkıda bulunacak. Yani dilden önce fiili duanızı yapmış olacaksınız ki, bu duanın ilave bir katkısı olmuş olsun. Bu, ayrıca bu konuları bilmemizi gerektirir. Fıkıh kuralı şudur: ‘Bir farzın yerine getirilebilmesi için gerekli olan şeyler de farzdır’.

Bu açıdan Resulüllah’ın mesela; ‘Allah’ım, sana sığınırım’ cümlesi ile başlayıp, hangi şeylerden Allah’a sığındığına baktığımızda karşımıza ilginç bir harita çıkar. Söz gelimi çoğu farklı cümlelerde ve farklı münasebetlerle olmak üzere onun şu duaları yaptığını görürüz:

Allah’ım, acizlikten sana sığınırım. Tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, yaşlılığın dertlerinden, kasvetten, gafletten, üzüntü ve kederden sana sığınırım.

Allah’ım, ailemi geçindirememekten, horlanmaktan, miskinlikten, fakirlikten, kendine yetersizlikten, zilletten, küfre, fıska ve şirke düşmekten sana sığınırım.

Allah’ım, müminlerle ayrı düşmekten, ikiyüzlülükten/nifaktan, desinler için hareket etmekten, riyadan, gösterişten sana sığınırım.

Allah’ım, sağırlıktan, dilsizlikten, cinnet getirmekten, cüzzamdan, barastan, kötü hastalıklardan sana sığınırım.

Allah’ım borç altında ezilmekten sana sığınırım. Resulüllah böyle deyince birisi, ya Resulüllah, borçtan ne kadar da çok Allah’a sığınıyorsun diye hayretini bildirdi. O da şu ders verici ilginç cevabı verdi. ‘Çünkü insan borcunu ödeyemeyince yalan söyler, söz verir sözünde duramaz, bunlar da cehenneme götüren şeylerdir’. O Emîn olduğuna göre demek ki, bunu bize öğretmektedir.

Allah’ım, insanların kahrından, üzerimdeki nimetlerin ansızın yok olmasından, sıhhatimin ve afiyetimin kaybolmasından, haramın her türlüsünden, bela ve musibetlere duçar olmaktan, bedbahtlıktan sana sığınırım.

Allah’ım, afiyetimin bozulmasından, belaların yormasından, kötümserliğin kuşatmasından, kötü kazadan, düşmanların üzerime sevinmesinden sana sığınırım.

Allah’ım, hayatın ve ölümün fitnesinden, cehennem azabından ve ona götüren her şeyden, deccalın şerrinden sana sığınırım. (Deccal kavramını ayrıca yazmayı düşünüyorum, ama kısaca yalancı ve aldatan demektir. Bozuk düşüncelerden, hakkı batıl batılı hak gösteren ideoloji ve felsefelere ve insanları buna zorlayan kişilere kadar her şey deccaldır).

Allah’ım, uçuruma yuvarlanmaktan, suya batmaktan, yangından, Allah yolundan dönüp ölmekten, ölüm anında imanımı şeytana kaptırmaktan, yılan sokmasından, zenginliğin azdırmasından, fakirliğin şerrinden sana sığınırım. Görünür görünmez pisliklerden, kalbe gelen vesveselerden, faydası olmayan bilgiden, dinlenmeyen duadan, doyma bilmeyen nefisten/ihtirastan, rüzgâr afetinden, ürpermeyen kalpten, işlerimin darmadağın olmasından sana sığınırım. (Demek ki, düzen ve metot önemlidir).

Allah’ım, pazarlardaki kötülüklerden, hileli alışverişlerden, yolculuğun sıkıntılarından, daha kötüye götürmesinden, insanı rezil ve rüsvay eden işlerden, zamanın musibetlerinden, zulmetmekten ve zulmedilmekten, sapmaktan ve saptırmaktan, kaymaktan ve kaydırmaktan, kabalık etmekten ve edilmekten, aç kalmaktan, hıyanet etmekten, nefsimle baş başa bırakılmaktan sana sığınırım. Alttan üstten, sağdan soldan, arkadan önden gelecek bütün kötülüklerden sana sığınırım.

Allah’ım, şeytanın ve şeytanlaşmış insanların şerrinden, hakikati örten her karanlıktan, hasetçinin hasedinden sana sığınırım…

Seri bir bakışla ulaşabildiklerim bunlar. Elbette daha başkaları da var. Ve biz de Resulüllah’ın istediği her şeyi Allah’tan istiyor, onun sığındığı her şeyden, bu koronalı Ramazan günlerinde O’na sığınıyoruz.

Ramazan bereketi, bir hüzün iki sevinç
Ramazan bereketi, bir hüzün iki sevinç

Herkesin ömründe birincil mesele edindiği bazı takıntıları vardır. Ramazan ve mübarek günlerin başlangıcı ya da ru’yet-i hilal meselesi de benim bu takıntılarımdan biridir. Kırk yıldır senenin belli günlerinde de olsa bunu hep mesele edindim. En başında biraz da gençlik heyecanıyla konuya ideolojik bakıp aykırılıklar yaptığımız oldu. Sonra ise, bu iş böyle olmaz, işin aslını bilmeliyiz diye fıkha ve ilgilendirdiği kadarıyla bilime başvurunca, Müslümanların bu kadar basit bir meseleyi nasıl olup da halledemediklerinin hayret ve üzüntüsünü yaşadım ve bu her yıl sürdü. Allah’tan bu sene Ramazan’a doğru günde başladık. Ama bu bilerek değil, duran bir saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi bir tevafuk oldu. Olsun, yine de sevinçliyim. İkinci sevincimi yazımın sonunda söyleyeceğim.

Meselenin özü şudur: İslam’daki temel ibadetlerin zamanları Ay’ın ve Güneş’in hareketleriyle ilgili olduğu için Müslümanlar Batı’dan çok önce astronomi bilimini kurmuş ve geliştirmişlerdi. (Bu arada, demek ki, İslam sadece küresel değil, kâinat ölçeğinde bir dindir). O zamanlar nasları bilimin ışığında anlayan ulema da duruma hâkimdi ve problem olmadı. Ama Müslümanlar neden geri kaldı, sorusunun cevabını aradığımız yazı serilerimizde değindiğimiz gibi bunun iki sebebi çok önemlidir: Biri, Müslümanlar bilimle alakalarını kopardılar, kevnî ayetleri okumayı sürdüremediler ve fiziki bırakıp tamamen metafiziğe kaydılar. İki, yönetim fıkhını kurup geliştiremediler ve bilahare ‘işleri aralarında hiçbir zaman şûra ile olmadı’. Bu tür konuları dert edinen devletlerini yitirdiler. Bunu ayrıca yazmaya çalışacağım.

Oysa Kuranıkerim bize vurgu ile şunu anlatıyordu: Ay da Güneş de Allah’ın birer ayetidir ve hiç şaşmayan dakik hesaplarla hareket ederler. İnsanlar kendileri için önemli olan vakitleri bilsin, ayların senelerin hesabını yapabilsinler diye böyledir. Bunları bizzat Allah söylüyor.

Ay, Güneş ve Dünya arasındaki hassas ilişki hep aynı şekilde devam eder. Her gün kılınması gereken namazın vakitleri Güneş’in günlük deveranına göre hesaplanır. Aylık ve yıllık ibadetler olan oruç ve hac da Ay’ın deveranıyla hesaplanır. İslam’ın ilk yıllarında Güneş’e göre namaz vakitleri gölge ile hesaplanırdı. Bunu da bizzat Resulüllah (sa) öğretmişti. Yeni ayın girmesi de o zaman ancak ilk hilalin görünmesiyle mümkündü. Hilali görünce oruca başlayın, diğerini görünce bitirin buyurmuştu. Çünkü yeni ayın başlangıcı olan, Dünya, Güneş ve Ay arasında ayda bir kez vuku bulan kavuşumu/içtimaı tespit edecek hesap kitap henüz yoktu. Bunun da bu hesap ve kitabın bilinmemesi sebebiyle böyle olduğunu yine bizzat Resulüllah söylemişti. Tıpkı namaz vakitleri için Güneş’in deveranı tam ölçülemediği gibi Ay’ınki de ölçülemiyordu. Sonra hesaplar gelişti ve ne hikmetse Müslümanlar Güneş’e göre olan hesapta, yani namaz vakitlerinde problem yaşamadılar. Takvime bakıp mesela akşamın vaktinin girdiğini anladılar, çıkıp Güneş’in batıp batmadığını gözetleme ihtiyacı duymadan oruçlarını açtılar, namazlarını kıldılar. Ama sıra yeni ayın tespitine gelince birisi, ‘Resulüllah görerek başlayın demiş’ diye tutturdu ve hadisin ne başına, ne sonuna baktı, ne de ayetlerle olan bütünlüğünü göz önünde bulundurdu ve bu anlayış Müslümanları yıllardır uğraştırdı durdu, tefrika konusu oluşturdu. Oysa yeni ayın girmesi astronomik bir olaydı ve önemli olan yeni ayın girdiğinin tam tespitiydi. Müslümanlar bunu anlama gereği duymadılar. Bu hikâyeyi delilleriyle beraber daha önce defalarca anlattığım için şimdi o yönüne girmiyorum.

Aslında meselenin bilinmesi kolaydı, hatta çok kolaydı, ama uygulaması siyaseti ve bunu olduğu gibi kabul eden bir devletin varlığını gerektirdiği için zordu. Sayın Mehmet Görmez, başkanlığı döneminde meseleyi ciddi olarak ele aldı ancak sözünü ettiğimiz sebeplerden ötürü sonuçlandıramadı.

Bu Ramazan’da sevindiğim ikinci husus ise sosyal medyada tesadüfen gördüğüm bir ilandı. İLEM (İlmî Etüdler Derneği) mensupları ya da ilgilileri olan ve alanlarındaki başarılarıyla herkesin tanıdığı ve çoğu da ilahiyatçı olmayan profesörler Ramazan boyunca internet üzerinden düzenli dersler yapacaklarmış. Bu beni hem kıskandırdı hem çok sevindirdi. Kimler bu hocalar ve neler okutacaklar?

İhsan Fazlıoğlu, el-Münkız okumaları,

Tahsin Görgün, Kırk Hadis okumaları,

Ömer Türker, Esma-i Hüsna okumaları,

İbrahim Halil Üçer, Hikem-i Atâiyye okumaları,

Eşref Altaş, Tefsiri-i Kebir okumaları.

Bu derslere gıpta edilmez mi? Dua edin biz ilahiyatçılar da bunu başarabilelim.

Kelimenin sonsuz evreni
Kelimenin sonsuz evreni

Düşünmeye nereden başlanacağı konusunda bir kafa karışıklığı yaşanıyor bugünlerde. Evet, orta yerdeki soru bu: Nereden başlayacağız düşünmeye? Kitaplardan mı? Düşünmekte mesafe aldığını düşündüğümüz insanların ortaya koydukları devasa birikimden mi? O birikimin içine dağılmış haldeki teorik izahlardan, anlam yüklü paragraflardan, derinleştirilmiş ifadelerden, tecrübeyle demlenmiş cümlelerden mi? Bunlar ‘düşünce’yi başlatma kudretine şeyler mi gerçekten; yoksa düşünceye yol aldıracak, katkı sağlayacak, derinlik ve istikamet kazandıracak yardımcı zenginlikler mi? Düşünmeye kendi içindeki fıtrî meraklardan yola çıkarak başlamıyor mu aslında insan? Hatta, bundan daha önce, düşüncenin insanın kendi derunundan filizlenen zorunlu bir gayretin, bir arayışın meyvesi olduğunu söylememiz gerekmez mi? Çünkü, insanda düşüncenin kökenini keşfedebilmek için, bizi daha önce düşünülmüş olan her şeyin kapı eşiğine taşıyan bir başlangıç noktasına ihtiyacımız var. Karnını doyuracak bir şeyler arayan kişi, önce açlığını bilmek zorunda değil midir? Açlığının bilincinde olmayan biri tokluğu aramaya çıkmaz ve tabiatıyla neden olduğunu bile anlayamadan açlıktan ölürdü. İşte insan zihnine düşünceyi çağıran şeyin de bu nevi bir açlık hissi olması gerektir. Burada kastettiğimiz anlamda açlık hissi, zihinlerde düşünceyi dölleyen ‘tohum düşünce’dir, düşünce dediğimiz her şey bu tohumdan filizlenir, beslenir, boy atar, dallanıp budaklanarak ağaca dönüşür. Elbet bu tohumun ağaca dönüşmek için toprağa, suya, havaya, ışığa ihtiyacı vardır; yine de tohum yoksa bir ağaç ihtimalinden dahi söz edemeyiz. İnsan, ‘düşünce’si ile kendi içinde, özünde, derununda tanışır, düşünce oradan başlar. Peki, o tohum nereden gelir? Bir önceki ağacın verdiği meyveden... Peki ya bir önceki ağacı büyüten tohum? Böylece hikayenin en başına doğru gideriz zorunlu olarak.

“Eğer düşünmeyi öğrenmek istiyorsak, her şeyden önce, bu arada yürümeye başladığımız yolun üzerinde bize sıkıntı veren soruları aceleyle görmezden gelmemiz, bilakis, hiçbir icat ile bulunamayacak olan şeyi arayan sorulara yanaşmamız gerekiyor” diyor Martin Heidegger, ‘Düşünmek Ne Demektir’ isimli eserinde.

Bilmediklerimize dair bir merak taşıyor da olsalar, zihinlerimizde bir izah uyandırmış da olsalar, yokluktan varlığa düşen birer tecellidir aslında kelimeler.

“Aklıma takılan bazı çetin sorulara” dedi beyaz saçlı adam, “başkalarının düşünceleri arasında beni yatıştıracak cevaplar bulamayacağımı artık biliyorum.”

Konuşmayı, meramımızı ifade etmeyi nereden başlayarak öğrenmişsek, düşünmeye de oradan başlamamız icap eder. Bakınız meramla başlıyor her şey... Basit ya da daha derinliğine bir meram... Konuşmanın, anlamlar dünyasından önce anlamlar, sonra o anlamları ifade eden kelimeleri seçmeye başladığımız yer düşüncemizin başlangıç noktasıdır. Bizi bu gayreti göstermeye sevk eden nedir, ‘insan’ın bize çok karmaşık gelen gizlerini çözmeye belki de buradan başlamak gerekiyor.

Frieddich Schelling’den, ‘İnsan Özgürlüğünün Özü Üzerine’ derinliğine düşünceler: “İnsan zamanda doğmuş olsa bile, yaratılışın başında merkezde yaratılmıştır. Kendi yaşamını zamanın içinde belirleyen eylemi, zamana değil, sonsuzluğa aittir. Bu eylemle, insanın yaşamı zamansal olarak öncelemez, doğası gereği sonsuz bir eylem olarak zamanın içinden geçerek gerçekleşir.”

“Yoktan bir var yaratan Mevlâm” dedi meczup, “vardan nice var yaratmaz mı?”

Duanın da edebi vardır
Duanın da edebi vardır

Dua ile ilgili olarak Cuma günü söylediklerimizi tamamlamaya çalışalım, ama önce bugünlerde Whatsapp grupları yoluyla tedavüle giren ve Resulüllah’a çirkin bir iftira içeren uydurma sözlerle başlayalım: Güya Ramazan Cuma günü başlar ve on beşi de cumaya denk gelirse pencerelerinizi kapayın ve artık olacak büyük felaketlerden kendinizi koruyun, anlamında uzunca bir söz. Hadisçilerin buna verdiği hüküm: Münkerdir, uydurmadır, kısaca iftiradır. Bu tür haberleri yayanlarda dikkatimizi çeken bir özellik var, bunlar yüzlerce sahih hadisten söz etmezler de hep gider böyle uydurma garip sözleri bulur ve yayarlar. Bunda şeytanın bir müdahalesi olduğu kesin. Birileri de bu yapılanları bahane ederek Sünnet’e ve hadislere toptan karşı çıkarlar. İşte size iki hastalıklı uç.

İmdi dua edebini de biz Kuranıkerim’den ve onu Resulüllah’ın beyanından öğreniyoruz. Bunun genel prensiplerine baktığımızda gördüklerimizden biri şudur. İbn Kayyim’in dediği gibi, dua tazim ve talep duası olmak üzere ikiye ayrılır. Yani kul dua ederken ya Allah’ı yüce sıfatlarıyla tazim ve tebcil ederek isteyeceğini O’na bırakır, talebini sadece hal diliyle arz eder, ya da rabbim bana şunu şunu ver diyerek doğrudan ister. Her ikisi de caiz olmakla beraber birincisi daha makbuldür. Çünkü Allah kulunun kalbini bilir ve O’nun kulunu dua ettirmesinin asıl maksadı da onun kendisini hakkıyla tanımasıdır. Bu sebeple ‘duasında beni tazim ve tespih ile yetinenin ben de talep edeceği şeye kefil olurum’ anlamında bir kudsi hadis de vardır.

Bu açıdan Kuranıkerim’e baktığımızda ilginç örneklerle karşılaşırız. Allah bize örnek diye pek çok peygamberin yaptığı duaları nakleder. Bunlar bize aynı zamanda duanın önemli bir edebini de öğretir. Görürüz ki, bu dualarda peygamberler Allah’tan mal mülk ve dünyalık istememişler, hatalarını ve acziyetlerini itiraf ederek özellikle bağışlanma talep etmişlerdir. Sanki bakın onlar peygamberken istiğfar edip af diliyorlar, siz de onları örnek alın, denir gibi. Mesela Âdem (sa) ve Havva annemiz şeytana kanmalarından sonra şöyle yakarmışlardı: ‘Rabbimiz biz kendi kendimize haksızlık ettik, eğer sen bizi bağışlamazsan biz kesin kaybederiz’. Onların dualarında öne çıkan özellik, hatanın itirafı ve bağışlanma talebidir, yani istiğfardır. Yunus’un (sa) duası da böyledir. O, ‘Allah’ım, senden başka ilah yoktur, seni tespih ederim, ben kendime zulmettim’ tespihine devam ettiği için Allah onu bağışlamıştır. Ve Eyyub (sa): ‘Rabbim, artık dayanamıyorum, senden merhametli kimse yoktur’ demekle yetiniyor ve onca ıstırabına rağmen, bana sağlık ver demeye dili varmıyordu. Ama Nuh (sa) gibi, ‘rabbim, ben bu kâfirleri bunca yıldır gece gündüz hakka davet ettim, onlar ise küfürde ısrar ediyorlar, yeryüzünde bunların bir tanesini bile bırakma’ diyenleri de vardır. Bu da yine kendi şahsı için bir talep değildir. Gerçi şahsi için olması da caizdir ve Zekeriyya (sa) gibi hayırlı bir evlat isteyenleri de vardır. Ama o da bunu belki de şahsı için değil, mesajının sürdürülmesi için istemiş olabilir. Nitekim ayetin devamı bunu gösterir ve bu duanın semeresi olan oğlu Yahya da (sa) bir peygamberdir.

Hata ile birisinin ölümüne sebep olduktan sonra Medyen’e doğru tek başına firar eden Musa’nın (sa) duasında da başka bir zarafet vardır: ‘Rabbim, senin bana vereceğin hayra benim ihtiyacım var’. Yani ben neyin benim için hayırlı olduğunu bilmiyorum, bunu sen biliyorsun, ben senden hayırlı olanı istiyorum diye niyaz ediyor. Sonuç, salih bir kulun kızıyla evlenmesidir.

Şimdi Kuranıkerim’de bize öğretilen dualardan bir kaçını görelim:

Biz günde onlarca kez okuduğumuz Fatiha’da; ‘Rabbimiz, bizi doğru yola koy’ diye dua ederiz. Demek ki, asıl ihtiyacımız budur.

‘Bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver’. Bu dua kadar bütün güzellikleri toplayan bir başka dua yoktur. Geçen yazımızda dediğimizi hatırlarsak, demek ki, dünyamızın harap ve perişan olmaması için, ele güne muhtaç olmadan çalışmamız da bizden istenmiş oluyor. Dünyamızın da güzel olması gerekiyor. O zaman güzel olanın ne olduğunu da kaynağından öğrenmeliyiz.

‘Rabbimiz bizim mevlamız sensin, inkârcılara karşı bize yardım et’ diyoruz, o zaman da bunun gerçekleşmesi için aklımıza hemen Allah’ın şu sözü geliyor: ‘Siz Allah’a, yani İslam’a ve Müslümanlara yardım ederseniz Allah da size yardım eder’. Önce kendi görevimiz.

‘Rabbimiz bizi kâfirler için bir fitne yapma’. Yani biz perişan, muhtaç, mazlum ve geri kalmış olmayalım ki, onlar bizi görüp de İslam’dan soğumasınlar. Esas fitne budur.

Minicik ellerini açmış, dua ediyor
Minicik ellerini açmış, dua ediyor

Henüz salgının ilk günlerindeyken, alınan tedbirlerin abartılmasını isteyenler vardı. Bütün ülkede sıkıyönetim ilan edilsin, kimse sokağa çıkmasın diye teklifler getiriyorlardı.

Bir yanda ise bu salgından aşırı korkulduğunu düşünenleri görüyorduk.

Onlar da gereksiz yere çaba harcandığını, koronavirüsün sıradan bir gripten bile daha az tehlikeli olduğunu iddia etmekteydiler.

Böyle bir durumda devlet ne yapsın?

*

Her nasıl davranılırsa, bir kesim rahatsızlık duyacak, memnuniyetsiz olacaktı.

Nasrettin Hoca’nın durumu gibi.

Yağmur yağarsa çiftçi olan damadının yüzü gülecek, yağmazsa kiremitçilik yapan damadının.

Hangi kızı için dua etsin?

*

Çok şükür ki bu salgına karşı en iyi tedbirler alan, imkânları seferber eden bir devletimiz var.

Sağlık sistemimiz bütün ülkelere karşı yüzümüzü ağartıyor.

Tedavinin ücretsiz oluşu, hastanelerdeki imkânların genişliği, başta Sağlık Bakanı Fahrettin Koca olmak üzere bütün sağlık çalışanlarımızın gayretleri, takdirle karşılanıyor.

Bu tabloyu gördüğü hâlde eleştirmeye devam edenler, ortadaki iyilikleri yok sayanlar, yıllardır yurt dışında yaşayan gazeteci Cüneyt Özdemir’i bile isyan ettirdi.

*

Her yapılanı eleştirip, hiçbir şeyi beğenmeyenler hakkında nasıl davranılması gerektiğini söyledi.

Hastalığa yakalanarak hastane kapısına geldiklerinde içeri alınmayıp, onları çok beğendikleri İngiltere’ye göndermek gerektiğini söyledi ki sözünün başında bir de “Ulan…” vardı.

İngiltere şart değil; ABD olabilir, Fransa olabilir.

Hatta bazılarını İtalya’ya yaya olarak göndersek, pek şık olur.

*

“Sizin yaptığınız her şeye karşı çıkarız” anlayışıyla, kendi başlarına çorap örüyorlar da farkında değiller.

Bir defa da “şu iş güzel oldu” demek, takdir etmek çok mu zor?

Demek ki çok zor.

Hatta imkânsız.

*

Sonra çok ilginç bir tablo ile karşılaştık.

Sokağa çıkma yasağını ateşli bir şekilde savunanlar, sıkıyönetimin tek çare olduğunu söyleyenler, daha sonra, hafta sonunda iki günlük yasak gelince ne yaptılar?

Yasağı ihlal etmek isteyenlerin çoğunlukla o kişiler olduğunu gördük.

En fazla onlar sıkıldı.

En çok onlar bunaldı.

Ofladılar, pufladılar.

Burnunu bile çıkarmayacaklarını beklerken, herkesten daha agresif davranıp yasağa uymamak için çırpındılar.

Evvelce istedikleri bu değilmiş gibi.

Kendileri salgına karşı aşılanmış gibi.

Dünyayı sallayan o hastalıkla anlaşma yapmışlar gibi.

Maskeyi göstermelik taşıdılar, çeneye taktılar; ağız burun yerine.

Yasağa karşı çıkmayı marifet saydılar.

“Bana yasak sökmez” tavrıyla, pek efelendiler, artık neye güveniyorlarsa.

*

Evden çıkma yasağı gelince, bir arkadaşıma telefonla ne durumda olduklarını sordum.

“Hane halkı ne durumda?”

“Ne olsun” dedi, “bizim hane halkı, devlet ne derse ona uyar. Çoluk çocuk hep beraber evde oturuyoruz. Hiç dışarı çıkmıyoruz. Yeni yeni oyunlar keşfettik. Birlikte iyi vakit geçirmeye çalışıyoruz. Şu salgının bir an önce bitmesi için dua ediyoruz.”

Bir de ufaklıklardan birinin fotoğrafını göndermiş ki insan bakmaya kıyamaz.

Minicik ellerini açmış, dua ederken çekmişler.

Cenabı Allah, o minik yavruların duasını kabul etsin.

Dua ile ilgili önemli bir kaç mesele
Dua ile ilgili önemli bir kaç mesele

Duanın ibadetin özü olduğunda şüphe yok. Çünkü insan ne kadar ibadet ediyor olursa olsun dua ile Allah’a iltica etmiyorsa, sırf ibadetiyle görevinin bittiğini zannediyor olabilir. İnsan bu yakarışta bulunamıyorsa sanki Allah’a, sen bana ibadet et dedin ben de yaptım, artık benim görevim bitti, şimdi sıra sende, demiş gibi bir istiğna hissi yaşıyor olabilir. Allah’ın kudret ve azametini hissedip kendi acizliğini, itiraf edememiş olabilir. Kısaca Allah’a karşı minnetsiz davranmış olabilir. Oysa Allah’ın kulu üzerindeki nimetleri bir an sekteye uğrayacak olsa kul hiçbir şey yapamaz. Allah’ın ise hiçbir şeye ihtiyacı yok. İhtiyacı olan kuldur. Mümin Allah’a niyazda bulunduğu zaman O’nun kendisini gördüğünü, ona icabet ettiğini bilir. İçtenliği, samimiyeti ve ihlası oranında duasının karşılığını alır. Gerçi duanın sırf psikolojik etkisi bile insanı bir nebze rahatlatmaya yeter.

İkinci mesele; dua da tıpkı tevekkül gibi kulun kendine düşeni yaptıktan sonra Allah’a müracaat etmesidir. ‘Siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder’. ‘Siz sözünüzü yerine getirin ki, ben de sözümü yerine getireyim’. ‘Siz beni anın ki, ben de sizi anayım’ anlamındaki ayetler bunu anlatır. Allah’a yardım etmek, O’nun dinine destek çıkmaktır. Şimdi bu virüs sebebiyle duaların arttığını görüyoruz. Ama burada sözünü ettiğimiz açıdan bir edep ihlali olduğu da açıktır, bu da duaların getirisini azaltır. Resulüllah (sa) ‘siz geniş zamanlarınızda Allah’ı anın ki, dar zamanlarınızda da Allah sizi ansın’ buyurur. Korkulardan emin olup bolluğa çıkınca kelimenin tam anlamıyla ‘hayatını yaşayan’ insanların, sıkıştıklarında dua etmelerinin ne kadar değeri olabilir. Gerçi bunun yine de şöyle bir faydası düşünülebilir. Dara düşmeyince Allah’ı hatırlamadık, O’na iltica etmedik ama hata ettik, şimdi hatamızı anladık, bir daha asla böyle yapmayacağız diye düşünülüp gelecek için buna karar verilirse, yine de böyle zorda kalınarak yapılan duaların uyarılıp çizgiyi düzeltme gibi bir yararı olur.

Bir başka mesele de şudur: Böyle zamanlarda Peygamber’in eksik bıraktıklarını (haşa) tamamlayan onun sadık yardımcıları virüs maskesi gibi seri ve hızlı dua üretimine başlıyor ve; şunu şu kadar okursan, üzerine de şu kadar şundan, bu kadar bundan ilave edersen hiçbir şeyin kalmaz yollu cazgırlıklarla dinin asaletini ve ana maksadını unutturuyorlar. Oysa duanın esası Allah’a gönülden yakarıştır. Bunu yapabiliyorsanız söylediğiniz kelimelerin o kadar da önemi olmaz. Sihir, sözlerde ve kelimelerde değil, Allah’la olan gönülden irtibatınızdadır. Tabii ki, en güzel dualar Kuranıkerim’de bize öğretilen dualardır. Ama unutulmasın ki, Kuran’da bulunan duaların da bir yerde başka, bir yerde başka olduğunu görüyoruz. Sanki demek isteniyor ki, siz bunları isteyin, şunlardan da Allah’a sığının, bunu farklı kelimelerle de yapsanız fark etmez. Resulüllah’ın yaptığı ve öğrettiği dualarda da bu özellik çok daha belirgindir. Onun için yapabilen elbette Kuran’da ve Sünnet’te öğretilen dualarla dua etsin, yapamayan, istenecek şeylerde haddi aşmadan kendi kelimeleriyle ve içten gelerek istesin. Allah bütün dilleri de bilir kalpleri de. Bu arada yiyip içtiklerinin helal olduğuna azami dikkat etsin ve Allah’a karşı görevlerini yerine getirsin, sonra da duasının boşa gitmeyeceğinden emin olsun.

Bir başka mesele şudur: Gerek ayetlerdeki duaların, gerek Resulüllah’ın yaptığı duaların aynı zamanda bize bir talim ve bir hedef gösterme özelliği vardır. Biz bu dualarda bize istememiz öğretilen şeylerin iyi ve olması gereken şeyler, Allah’a sığınmamız istenen şeylerin de kötü ve izale edilmesi gereken şeyler olduğunu anlarız. Yani bunlarla bize aynı zamanda şöyle denmiş olur: Şunlar şunlar iyi şeylerdir, siz kendi çabalarınızla bunları oluşturmaya çalışın, bu konuda kendinize düşeni yapın ve bunu Allah’tan da isteyin. Şunlar şunlar da kötü şeylerdir, onları da hayatınızdan çıkarmaya ve yok etmeye çalışın. Bu konuda da üzerinize düşeni yapın, sonra Allah’tan yardım isteyin, O size yardım edecektir.

Dualarımızı Resulüllah Efendimizin öğrettiği dualarla yapmanın şöyle bir faydası daha vardır: Biz isterken bile edep sınırlarını gözetemeyebiliriz, ama istediğimiz bir şeyi Resulüllah istemişse, ya da biz Allah’a sığındığımız bir şeyden o da Allah’a sığınmışsa demek ki, bizim de böyle yapmamız yanlış olmaz.

Peki, bizim neleri istememiz, nelerden Allah’a sığınmamız istenmiş? Onu da Pazar günü görelim inşallah.

Koronadan sonra
Koronadan sonra

Bütün dünya malum virüsün pençesinde kıvranıyor. Bir yandan ilaç aranıyor, öte yandan ceset torbası. Bu korku insanoğlunu kendine getirir ve yeni bir dünya düzeni kurulabilir mi?

Zümer Suresi’nde şöyle buyruluyor: “İnsanoğlu devasız bir derde düşünce Allah’a yalvarır, kurtuluş diler. Selamete çıkınca olanları unutur, eski yolunu tutar.”

Zamanında bu düzeni şöyle tasvir etmiştim: “Büyü bozuldu. Belki bu yüzden edebiyatın yerini medya aldı. Eski dünyanın bizi uçuran şiirsel bir yanı vardı, şimdi şiir bir yürek burkuntusu sadece.

Hayretimizi, şaşkınlığımızı yitirdik. Oysa insan korkar, şaşar, hayret eder, ürker, dehşete kapılır vesaire.

Havai fişeklerin rengarenk patlamaları, gökyüzünü boyamaları ile misket bombasının patlatılması nasıl da birbirine benziyor. Utanmasak “eğlenceli” diyeceğiz.

Acaba utanmak hâlâ gündemde mi; yoksa alay konusu edileli çok mu oldu?

Bakın geçen yıl bir “sahte rakı” operasyonu dolaştı dillerde.

Önce Menekşe sahilinde yaşlı bir alkoliğin cesedi bulundu. Yapılan inceleme sonucu adamın alkol zehirlenmesinden (sahte rakı) öldüğü anlaşıldı.

Sahte rakının peşine düşen polis çeteyi yakaladı. Çete reisinin bu işi defalarca yapmış, içeri girip çıkmış birisi olduğu anlaşıldı.

“Ne var bunda?” diyeceksiniz değil mi?

Demeyin.

Sahilde ölen ihtiyarın bu adamın babası olduğu anlaşıldı. Yani adam oğlunun imal ettiği rakıdan içerek ölmüş.

İş bu kadarla kalsa iyi. Meğer bu ihtiyar da bu işin ustasıymış, o da sahte rakı imalatından defalarca içeri girmiş çıkmış.

İşte size bir “Babalar ve oğulları” hikâyesi. İnanılır gibi değil. Ama medyada öyle cinayetler görüyor, öyle dehşetli sahneler seyrediyoruz ki; bu tuhaf-acı-şaşırtıcı olay bir oyun, bir skeç gibi algılandı. Kah kah gülenler bile oldu.

Demek ki ölümün, işkencenin, toplu imhanın, bombaların, yıkılan evlerin, kaçışan insanların, kolu bacağı kopmuş çocukların görüntüsü bizi artık kazımıyor.

Kimse ekranı kapatmıyor.

Kimsenin kılı kıpırdamıyor.

Amerika Irak’a girdi, gireli seneler oldu, milyonun üzerinde insan öldü, medeni dünyanın umrunda değil.

Her iki buçuk saniyede dünyada açlıktan bir çocuk ölüyor, kimsenin umrunda değil.

Hissiyatımız (insanlığımız) dumura uğradı.

Gösteriler yapılıyor, bayraklar sallanıyor, nutuklar atılıyor, bütün bunlar ekran süsü gibi haber bültenlerine hareket katmaktan öteye gitmiyor.

Elbette bütün bunların bir sebebi vardır. O sebep malumdur. İnsanlığa insan olmayı öğreten “ahlâk”tan uzaklaşmak. (Öyle ki ahlâk bizi Allah’a götürecek diye ödü kopanlar “etik” kelimesine sığındılar.) Ahlâkın bir tek kaynağı vardır: İlâhî emir ve yasaklar. Öte dünya inancı, hesap günü. Yüzyıllardır bunun bir “safsata” olduğu pompalanıyor. Sen gününü gün et, ânı yaşa, kendini sev. Altta kalanın canı çıksın.

Hesap gününü hesaba katmayan bir “adalet” olur mu? Olur.

Güçlünün koyduğu kanun budur. Veyl mağluplara. Ama kan ve gözyaşından elde edilen servet, sahibine huzur vermiyor. Sahip evinin etrafını duvarlarla, dikenli tellerle çeviriyor. Site kapısına güvenlik elemanları yerleştiriyor. Hiç inmiyor arabasından, etrafa bakmıyor. Haberleri ona ileten âletler, insanlar, casuslar, görevliler, laboratuvarlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, ilim adamları, aktörler, bankalar, kankalar var.

Yine de uyumadan önce kapısına vurduğu beş açılmaz kilidi defalarca kontrol ediyor.

Nafile. Beyhude.

Ruh sağlığı giderek bozuluyor. Ne içki, ne seks, ne uyuşturucu, ne doktor ne ilaç içindeki yangını söndürmüyor. İçin için yanıyor adam; bu sebeple sağa sola saldırıyor. Bu adam insanlıktan çıkmıştır artık. Şefkat, merhamet, nedamet, feragat, cömertlik, sabır, şükür, rikkat, hürmet, hizmet onu terk etmiştir.

Ne yazık ki hepimiz o adamın bindiği jipi, oturduğu evi, yüzdüğü havuzu, yediği havyarı, yatağa attığı hatunları, gezdiği bakir köşeleri, yediği kanlı kızartmaları, bir işareti ile rakiplerini yerle bir etmesini istiyor; adamın gücüne tapıyoruz.

Evet insan aceleci, nankör ve unutkandır. Deniyor ki “Koronadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”.

Acaba?!

Benim fikrim şudur: Olanlar unutulacak ve koronadan bin kat daha insafsız olan kapitalizm, onu yürürlükte tutan güçlerin elinde yine hükmünü yürütecek.

“Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş” kitabımı koronadan önce yayımladım.

Âmentü’ye inananlar için bir yol haritası, yeni bir teklif getirdim. Bu konuda imal-i fikr edeceklerin kitaba bigane kalmayacaklarını umuyorum.

Manevi protokol ya da meratib-i iman
Manevi protokol ya da meratib-i iman

Önceki yazımızda varlıktaki meratipten/hiyerarşiden söz ettik. Duyularımızla ve duygularımızla algıladığımız varlık alanlarında en basitinden en mükemmeline, en küçüğünden en büyüğüne sayısız varlık kademeleri olduğunu söyledik. Sonuç itibariyle iman ve İslam söz konusu olduğunda da bu farklılığın yansımalarını görmemek mümkün değil. Aklıma gelen bazılarını ıttılaınıza sunuyorum.

Yaratılanların özü ve hulasası insan. İnsanı Allah (cc) ‘ahsen-i takvim’ ile yarattığını söylüyor ve hemen arkasından onun ‘esfel-i safilîn’e düşebileceğini de ihtar ediyor. En güzel kıvamda yaratılan insan, bu en güzel kıvamı korumazsa en kötüye düşebilir.

Allah peygamberleri bile derece derece birlerine üstün kılmış (2/252). Cennettekiler de cehennemdekiler de derece derecedirler (3/163). Allah katında herkese ameline göre dereceler vardır (6/132; 46/19). Cihada çıkanların ve çıkamayanların dereceleri bir değildir (4/96). Herkes ilahi mevhibelerde ve rızıkta derece derecedir (43/32). İman edenler içinde de ehli ilim daha üstün derecelere sahiptir (58/11). Ehli ilim içinde de daha çok bilen az bilenden üstündür (12/76). Bu anlamdaki ayeti kerimenin ifade biçimi ilginçtir: ‘Her bilgi sahibinin fevkında bir alîm vardır’. Bu şu üç manaya işaret ediyor olabilir: Her bilenden daha çok bilen birisi mutlaka vardır, daha çok bilen daha az bilene göre üstündür, bütün bilenlerin üstünde Alîm olan/her şeyi bilen Allah vardır.

İlim Allah’tandır ve O’nun ilmi bize vahiy ile yani Kur’an olarak ulaşmıştır. İnsanlar onunla olan ilişkilerine göre derecelenirler. Resulüllah Efendimiz (sa) cennete girenlere ‘hadi oku ve yüksel denecek’ diye buyurur. Orada Kuranıkerim’den ne kadar çok okuyabilirseniz o kadar yükseleceksiniz. Bu okumayı belki Kuranıkerim ifadesiyle ‘hakkıyla tilavet etme’ diye anlamalıyız. Çünkü Kur’an’ı hakkıyla okuma/tilavet etme, ona uyma yani dediğini yaparak okumadır. Tilavetin kıraatle böyle bir farkı vardır. Çünkü tilavetin aslı olan ‘tilv’, peşinden gitme, uyma anlamına gelir.

Resulüllah Efendimiz zaruret gereği Uhut şehitlerini üçer üçer bir mezara koyarken hangisinin Kuranıkerim’den daha çok bildiğini sormuş ve onu en öne almıştı. Demek ki insanı asıl yücelten Kuranıkerim’le olan ilişkisidir. Bu sebeple Ömer de (ra), İbn Ebza’yı Mekke’ye vali tayin ettiğinde Nâfi’ isimli bir sahabi Ömer’e sormuştu: Mekke’ye kimi vali yaptın? Ömer, İbn Ebza’yı dedi. Nafi’ sanki kendini daha layık gördüğü için onu biraz küçümseyerek, o da kimmiş, dedi. Ömer (ra), azatlı kölelerimizden birisi diye cevapladı. Nâfi’, sen şimdi Mekke’ye bir köleyi mi vali yaptın, dedi. Ömer (ra) ona şu tarihi cevabı verdi: ‘O Allah’ın kitabını okuyabiliyor, feraizi/hukuku biliyor. Sizin peygamberiniz; ‘Allah bu kitapla bazı kavimleri yükseltir, bazı kavimleri de alçaltır, buyurmadı mı?’ (Müslim). Nitekim tarih boyunca müslüman milletler hep böyle yükselmiş, böyle çökmüşlerdir.

Takva, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet ederek kulun kendisini korumasıdır. Ve Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır (49/13). Değer sıralaması takva iledir.

Ve işte şu andaki halimizin sebebini anlatan uyarıcı bir ayeti kerime; ‘eğer müminseniz en üstün sizsiniz’ (3/139). Bunun lazımı şudur: Eğer en üstün değilseniz gerçek mümin değilsiniz.

Resulüllah’ın ashabı ve sonraki müslümanlar da derece derecedirler: İlk sırayı ilk muhacirler alır. Sonra Hudeybiye’de biat edenler, sonra Bedir ashabı ve diğer sahebe. Sonra da sahabeyi ihsan ile izleyenler/tabiîn, sonra yine böylece onları izleyenleri izleyenler/tebe-i tabiîn.

Mekke’nin fethi günü Resulüllah’a iki kişi takdim ettiler. Tanıtırken ‘şu Ebu Süfyan, şu da Âiz bin Amr’dır’ dediler. Âiz Müslüman olmuştu, Ebu Süfyan ise henüz Müslüman olmamıştı. Resulüllah bu takdimi beğenmedi ve Müslümanın ismini öne alarak; ‘şu Âiz bin Amr, şu da Ebu Süfyan’dır demeliydiniz. Müslüman azizdir. İslam yücedir, başkası onun üzerine çıkamaz’ buyurdu (Beyhaki).

İlgi ve iyilik göstermede de sıra vardır. ‘Yakın akraba, uzak akraba, yakın komşu, uzak komşu ve diğer insanlar’ sıralaması bunu anlatır.

İslam’a göre kâfirler bile aynı derecede değildir. Ehlikitap bize müşriklerden daha yakındır. Ehlikitap içinde Hıristiyanlar da Yahudilerden.

Bizim hem hukukumuzda hem ahlakımızda önem verdiğimiz ‘el-ehem fe’l-ehem’ diye bir kuralımız vardır. Önce en önemli olandan başlanılır ve sonuna kadar bu sıra takip edilir. Daha önemli varken daha az önemli ile meşgul olunmaz. Bu edep kültüre sonra da medeniyete yansır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.