Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Rus kadına dehşeti yaşattı: İş yerinin camlarını kırıp şiddet uyguladı
Gündem
Rus kadına dehşeti yaşattı: İş yerinin camlarını kırıp şiddet uyguladı
Antalya'da Rus asıllı Anna Orekhova'nın işlettiği kuaföre gelen eski sevgilisi Vehbi S. kadının telefonu ve iş yerinin camlarını kırdıktan sonra şiddet uyguladı. Vehbi S.'nin yerden aldığı cam parçasıyla ölümle tehdit ettiği Orekhova'nın imdadına, komşuları yetişti. O anlar ise güvenlik kamerasına yansıdı.
DHA
Hanna kasırgası Meksika'yı vurdu: 2 ölü 4 kayıp
Dünya
Hanna kasırgası Meksika'yı vurdu: 2 ölü 4 kayıp
Meksika'da Hanna Kasırgası nedeniyle etkili olan sağanak yağışlar sebebiyle sel meydana geldi. Yerel medya, selde 2 kişinin yaşamını yitirdiğini, 4 kişinin ise kayıp olduğunu duyurdu. Öte yandan, Meksika-ABD sınırında bulunan ve ABD Başkanı Trump'ın göçmenleri engellemek için inşa ettirdiği duvarın bir bölümü de kasırga nedeniyle yıkıldı.
DHA
O ağacın altındakiler
O ağacın altındakiler

İstanbul’un ortasını süsleyen Bayezid Camii, sekiz yıl süren tamirat döneminin sona ermesiyle nihayet ibadete açıldı. Geçen gün ben de gidip bu tarihi mabedde bir öğle namazı kıldım. Cami ile Beyazıt Devlet Kütüphanesi arasında yer alan meydanda dolaşırken hüzün verici bir manzarayla karşılaştım. Bir zamanlar burada cami avlu kapısının bitişiğinde asırlık bir ağaç vardı. Altındaki açık hava kahvehanesi ise, bir açık hava akademisi yahut kalem ve kelam erbabının sohbet mekânıydı. Bu mekân “Çınaraltı” diye biliniyordu ama o koca ağaç çınar değil, atkestanesiydi.

İşte bu anıt ağaç da, insanoğlu gibi mukadder ömrünü tamamlamış olmalı ki, eceli gelince ölüp gitti. Bendeniz yıllarca altında oturup çay içtiğim, kitap okuduğum, dostlarla buluştuğum bu tarihi atkestanesinin hem can çekişmesine, hem ölümüne şahid oldum. Önce yağmurlu ve fırtınalı bir havada koca koca dalları, çatır çatır kırılarak yere düştü. İstanbul gezisi yaptırdığım bir sırada – yağmurun dinmesini beklemek amacıyla – orada bulunduğum sırada hüzün veren bu manzaraya bizzat şahit oldum. Kısa bir süre sonra nasıl öldüğünü de yine bizzat gözlerimle gördüm. Büyükşehir Belediyesi’nden yetkililer gelip, hızarlarla bu büyük ağacın ellerini kollarını keserek yeteri kadar küçülttüler. Sadece iri ve kuru gövdesinin ayakta kalmasına müsaade ettiler. O koca gövdesi de, “Ağaçlar ayakta ölür” sözünü yalancı çıkarmamak için, uzunca bir süre dik durmaya çalıştı. Oradan ne zaman geçsem, o haliyle bile, altında geçirdiğim güzel zamanları hatırlattığı için, kendisine teşekkür etme ihtiyacı duyardım. Belki inanmayacaksınız ama o kara, kuru ve iri gövde bile bana teselli vermek için yeterli oluyordu. Sonunda o da ortadan kaldırıldı ve şimdi yerinde yeller esiyor. Bayezid Camii’nde kıldığım öğle namazından hemen sonra tam oradan geçerken “O ağacın altı” ve sohbet erbabı aklıma geldi. Ne dersiniz biraz da ondan bahsedeyim mi?

Şehirler Sultanı İstanbul’un cazibe merkezlerini bir zamanlar şairlerin, yazarların ve edebiyatçıların devam ettiği eski mekânlar oluşturuyorlardı. Beyazıt ve çevresi tarih hazinelerinin açıldığı, geçmiş zaman mücevherlerinin saçıldığı, demli çayların üst üste içildiği bu renkli köşelerin başında geliyordu. Tarihi ağacın altında yapılan sohbetler, okunan şiirler, anlatılan fıkralar o ağacın altını adeta cennete çeviriyordu.

Beyazıt Camii’nin şadırvanında sular şakırken, müezzinler gönül iklimini şenlendiren ezanları okurken o ağacın altında yaz ikindilerinin ferahlığı yaşanıyordu. Bu mekânın müdavimlerinden Âsâf Halet Çelebi, çaylarını yudumladıktan, nargilesini birkaç defa fokurdattıktan sonra birden kalkıyor, “Kütüphane-i Umumi”nin kitabeli kapısından içeri dalıyor, cihan allamesi İsmail Saib Hoca’nın sohbet halkasına dahil oluyordu.

Kendisi matematik profesörü olmasına rağmen, çevresi tarafından ünlü bir edebiyatçı ve tarihçi olarak bilinen Nuri Karahöyüklü 93 Harbi’nin Osmanlı tarihindeki meş’um rolünü izah ediyor, bir yandan da Gazi Osman Paşa’nın Plevne Savaşı’nda kullandığı kılıcın kabzasındaki yazının hangi hattata ait olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Prof. Ali Nihad Tarlan, Tebrizli Saib’in divanından şiir okurken adeta kendinden geçiyor, Ahmed Hamdi Tanpınar, “Güvercin topuklarıyla gezinen sükût”u sâkitane bir tavırla dile getiriyor. Yahya Kemal “Aziz İstanbul”un azizlerini, leziz bir üslupla canlandırıyor, dinleyicilerini son derece heyecanlandırıyordu. Abdülbaki Gölpınarlı Melami dervişlerini yahut Mevlevi ermişlerini anlatırken neredeyse kendinden geçiyordu. Derken Mükrimin Halil Hoca söze karışıyor, Abbasi halifelerinin saraylarında görevlendirilen Türk kumandanlarından – kendisi de oradaymış gibi – söz ediyor, Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerinin Kadisiye Savaşı’nda bir vuruşta on düşman askerini nasıl yere serdiğini olanca hamasetiyle dile getiriyordu. Bu sıra da şöyle bir savurduğu sağ eliyle, yanı başında durup konuşmaları dinleyen garsonun tepsisindeki çay bardaklarını tuz buz ediyordu. Eski İstanbul ediplerinin ve lebiblerinin bir araya geldiği bu tarihi mekân veya meşhur ifadesiyle o ağacın altı, böyle daha nice tatlı sohbetlere, yakası açılmadık fıkralara, söz ve ses oyunlarına sahne oluyordu.

Beyazıt ve Çınaraltı, sadece yerli ilim adamlarını değil, yabancı araştırmacıları da cazibesiyle kendine çekiyordu. Bakınız ünlü şarkiyatçı (doğu bilimci) Ord. Prof. Dr. Anna Masala “Beyazıt Meydanı”ndan nasıl söz ediyor:

“Beyazıt Meydanı biraz evim gibi olmuştu. Her sabah camiye girip o sessizlikte düşünüyordum. Neden sonra üniversiteye veya Süleymaniye Kütüphanesi’ne giderek çalışma günüme başlıyordum. O meydanda çiçekten başka her istediğim şeyi satın alabilirdim: Çakı, çakmak, bir çift sandalet, yazılı bir kumaş çanta, camiin karşısında gül suyu, kitap ve tespih satın alabiliyordum. Bir gün korkunç bir gaf yaptım. Çok güzel bir Kur’an-ı Kerim görüp ‘Kaça satıyorsunuz?’ dedim. Yaşlı bir adam ‘Kur’ân-ı Kerim satılmaz, hediyesi yirmi lira’ dedi. Bu benim için önemli bir ders oldu”

Anna Masala, Çınaraltı’ndan da şöyle bahsediyor:

“Bir yanda bakırcılar ve güvercinler, bir yanda sahaflar. Şimdi sahaflarda yeni kitaplar, takvimler, her dilde turistik kitaplar satılıyor. Açık havada büyük bir Hachette kitabevine benziyor. Ancak altmışlı yıllarda el yazmaları ve çok eski kitaplar bulunuyordu. Ben, her gün bir kitap satın alıyor, bütün kitapçıları selamlıyor, Şeyh Muzaffer Efendi’de bir kahve içmeye gidiyordum.”

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer!..

Risk toplumu
Risk toplumu

ABD’de 8 milyon insanı işsiz bırakan 6-7 milyon konuta bankalar tarafından icra yoluyla el konulmasına neden olan 2008 finansal krizinin ardından pek çok film yapıldı. Bunlardan birisi de The Big Short. Filmde yer alan birçok gerçek diyalog finans piyasaları denen mekanizmanın ne kadar göreceli kararlar verdiğini, risk içerdiğini, kandırmaca olduğunu izah etmesi açısından önemlidir. Mesela “hile ve aptallıktan oluşan dünya piyasası’’ der. ‘’Gerçekçi aptallara karşı finans dünyasının müsabakası’’ndan söz eder… “Amerika’da dolandırıcılık çağını yaşıyoruz. Bu sadece bankalarda değil hükümette, gıdada, eğitimde her yerde görülüyor’’ sözleri filmin finalinde belleklerde kalır. Amerika’da bugün sokağa yığılan kalabalıkların tek meselesinin ırkçılık ile sınırlı olmadığının da altını çizer. Her şeyin abartılarak iyi ve kötü yönleriyle önümüze konulduğu bir dijital alemin içinde, hem gerçekten kaçıyor hem de gerçeğe dair çok şey öğreniyoruz. Ülkelere ekonomi notları vererek derecelendirme yapan Standard & Poor’s gibi kuruluşların ‘’kredi notu veren dükkanlar’’ olduğunu, ülkelerin geleceklerini etkileyen notları ücret karşılığı satıyor olduklarını yine onlardan öğreniyoruz. Sadece o da değil, Dünya Sağlık Örgütü’nün son dönemdeki kararlarındaki şüpheler… Ve bunun gibi pek çok bilgi herkesi allak bullak ediyor. Şirketlerin güdümünde ve gölgesinde ‘demokrasi’ işleyemezken siyasal sistemlerin zayıflıkları belirginleşiyor.

Bu durum bir şirketler birliği yönetimi olan Amerikan siyasal sistemini dahi zorluyor. Demokrasi, hümanizma gibi liberal düşüncenin ürettiği her değer laf ola beri gele muamelesi görmeye başlıyor. Dünyada koskoca bir çıkar çarkı dönerken siyaset giderek işlevsizleşiyor. Siyaset bilimciler açısından ise bu sonuçlar sürpriz değil. Bu gidişi çok önceden görüp bunlara dair kafa yormaya başlamışlar bile! Hannah Arendt ve Ulrich Beck gibi… Beck’in Risk Toplumu kitabının bugüne müthiş bir ayna tuttuğunu düşünerek bazı notları paylaşmak istiyorum 20. Yüzyıl’ın en temel siyasi kavramı ‘’egemenlik ‘’ iken Arendt ve Beck’in bugüne dair argümanları: ‘’HİÇ KİMSENİN EGEMENLİĞİ’’

21. Yüzyıl’da modernliğin anomalilerinin sonuçlarını yaşadığımız ortada. Yatırımcıların ve teknoloji şirketlerinin kararlarının devletler ve siyaset üzerindeki etkisi, toplum üzerinde siyasetten daha etkili olan yan aktörleri giderek daha çok merkeze taşıyor. Beck diyor ki; “Bu yan aktörlerle ortaya çıkan gelişmeler, demokrasiye, ilerlemeye, kalkınmaya duyulan güvenin azalmasına sebep oluyor. Devletleri ve siyaseti iktidarsızlaştırıyor.” Buna da ‘’tersyüz edilmiş siyaset’’ diyor. Siyasetçilerin ise; olan bitenin farkında olsa bile seçmenlere bu değişimi kendi icatları olarak sunmak zorunda kaldıklarını yazıyor… ‘’Bunun tek sebebi var. Daha baştan alternatifleri yoktu ve hala da yok! Teknolojik ilerlemenin zorunluluğu ve karar verilemezliği, süreci demokratik olmaktan çıkarıyor ve gayri meşruluğu unutturan bir hale geliyor.’’

Hannah Arendt 1981 ‘de ‘’hiç kimsenin egemenliği’’ kavramını kullanırken ‘’görünmeyen yan etkilerin” Batı demokrasisinin gelişmiş evresinde iktidarı devraldığından bahsediyordu. Siyasalın kaybı bugün artık siyasal olan yeniden tanımlanmasına sebep olurken belirsiz cevaplarıyla kurumsal yapıları zorluyor. Hele de partiler bu konularda düşünce egzersizi dahi yapmıyor.

Toplumda korperatif olarak örgütlenen iktidar ve nüfuz gurupları görülüyor. Bilim dünyası etkili bir iktidar odağı olarak siyasal olanın merkezine yerleşiyor. ‘’Siyasetçiler sadece bilimsel uzmanlarının tavsiyelerini mi yerine getirecekler’’ sorusu karşımıza çıkıyor. Burada da güvenilirlik ve denetleme mekanizmaları devreye giriyor. Bilim adamları tıpkı finans derecelendirme kuruluşları gibi şirketlerin çıkarlarını mı, yoksa halkın çıkarlarını koruyacaklar. Bilim üretildiği anda dev bir teknolojiye ve yatırıma dönüşürken, bilim-teknoloji-finans ayağı siyaseti hele de yerel siyasetleri neye çevirecek?

Ulrich Beck’in üzerinde durduğu bir diğer konu parlamentonun fonksiyon kaybı ve devlet bürokrasinin yeniden güçlenmesi. Siyasetin, resmi arenalardan parlamento, hükümet gibi merkezlerden uzaklaşarak yukarıdaki korporatizmin gri alanına çekilmesinin sonuçlarını da irdeliyor. “Çıkar gruplarının bu örgütlü gücü, siyasetçilerin kendi ürünleri gibi savunmak zorunda olduğu önceden hazırlanmış siyasi kararları doğuruyor…’’ Beck’in tesbitlerinden birisi de siyaset mekanizmasının giderek onların bir reklam ajansı gibi hareket etmesi.

Diğer taraftan yurttaş inisiyatif grupları ve yeni toplumsal hareketlerin siyasi yelpazede temsili nasıl sağlanacak? Siyasetin sınırları kalktı, devletin büyüsü bozulduysa siyasi merkez nosyonu kimin olacak? Siyasi olan ile olmayan arasındaki dönüşüm bir sistem değişikliğini gerektirecek mi? Siyasal olmayanın, alt siyasete geçişiyle bağlantılı sosyal yapısal değişimler nasıl uyumlaştırılacak. Siyasetin sınırlarının kaldırılmasına kapı açıldığında ortaya nasıl bir yönetim çıkacak. Siyasetin iktidar kaybı, fabrikanın tekelinin kırılması, emek ve üretimin sistemsel değişimi, siyasal olmayanın siyasette yöneticilik rolünü üstlenmek istemesiyle hesap verilebilirlik mekanizması nasıl sağlanacak? Ekonomik sistem, somut alt siyasetin de yürütüldüğü bir alan olarak nasıl bir sorumluluk alacak? Özel alanın gölge kabinesi yasalar ya da kararnamelere ihtiyaç duymadan yaşam tarzında çeşitlilik üretirken, siyasetin topluma etkisi olabilecek mi?

Kitapta felaketlerin bilemediğimiz ve hesap edemediğimiz risklerden kaynaklanacağını anlatan Ulrıch Beck dünyayı uyarıyor. Doğrusu bu soruların, mevcut ve yeni birçok parti tarafından çok tartışıldığını düşünmüyorum. Eskiler statükoyu koruyor, yeniler ise kendilerini ispatla debelenip duruyor. Ancak “risk toplumu” artık önümüzde bile değil. İçimizde!

George Floyd'un kızı Gianna: Babam dünyayı değiştirdi
Dünya
George Floyd'un kızı Gianna: Babam dünyayı değiştirdi
ABD'de yaşanan George Floyd cinayetinin yankıları sürerken sokaklar adeta savaş alanına döndü. Irkçılık karşıtı gösterilere devam ederken George Floyd'un kızı Gianna 'Babam dünyayı değiştirdi' dedi. Mahkemede konuşurken gözyaşlarını tutamayan anne Floyd ise “Kızım ve George için buradayım. Çünkü onun için adalet istiyorum' ifadelerini kullandı.
Yeni Şafak
Kurumlar vergisi beyannamesi için yarın son gün
Ekonomi
Kurumlar vergisi beyannamesi için yarın son gün
Kurumlar vergisi mükelleflerinin, geçen yıla ilişkin kurumlar vergisi beyannamelerini yarın gün sonuna kadar vermesi gerekiyor. Kurumlar vergisi de aynı süre içinde İnteraktif Vergi Dairesi, Gelir İdaresi Başkanlığı mobil uygulaması veya vergi dairelerinden ödenebilecek.
AA
Türklere dair bütün meseleler
Hayat
Türklere dair bütün meseleler
Türk Milletinin Tarihi adlı eser Yeditepe Yayınları etiketiyle Türkçeye kazandırıldı. Türkiye üzerine çalışan en ünlü araştırmacılardan biri olarak bilinen Johannes Leunclavius’un eseri incelendiğinde bu sıfatı hak ettiği de anlaşılıyor. Leunclavius’un çalışması özellikle Avrupa’da Osmanlı tarihi hakkındaki referans kitaplardan biri olmuş.
Yeni Şafak
Gelir vergisi beyannamesi verme süresi yarın doluyor
Ekonomi
Gelir vergisi beyannamesi verme süresi yarın doluyor
Mükelleflerin 2019 yılında elde edilen kazançlara ilişkin yıllık gelir vergisi beyannamelerini yarın gün sonuna kadar vermesi gerekiyor. Ankara Üniversitesi Maliye Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semih Öz "65 yaş ve üstünde olması veya kronik rahatsızlığı bulunması nedeniyle sokağa çıkamayan mükellefler, yasak bittikten sonra 15 gün içinde beyanname verecek" açıklamasında bulundu.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.