Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Ünlü şef Danilo'nun acı günü
Hayat
Ünlü şef Danilo'nun acı günü
MasterChef yarışmasıyla tanınan ünlü İtalyan Şef Danilo Zanna’nın babası Armando hayatını kaybetti. Danilo Zanna, acısını sosyal medya hesabından böyle şu şekilde paylaştı: “Kalbim çok acı çekiyor. Maalesef babam Armando'yu dün gece kaybettik."
Yeni Şafak
Beyanname ve bildirimler ile ödemeler 6 ay ertelendi
Ekonomi
Beyanname ve bildirimler ile ödemeler 6 ay ertelendi
Cumhurbaşkanı kararı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 9 sektör mücbir sebep kapsamına alınırken, söz konusu sektörlerdeki beyanname ve bildirimler ile ödemeler 6 ay ertelendi. Kayseri Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Oda Başkanı Ali Yedikaya ise 9 sektörü kapsayan ertelemenin kapsamının genişletilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
IHA
Putin'den endişe veren açıklama: Koronavirüs zirve noktasına henüz ulaşmadı
Koronavirüs
Putin'den endişe veren açıklama: Koronavirüs zirve noktasına henüz ulaşmadı
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının zirve noktasına henüz ulaşmadığını belirterek "Tüm ülkenin, her bölgenin insan hayatı için mücadele vermeye yüzde 100 hazırlıklı olması gerekiyor." dedi.
AA
Kurumlar vergisi beyannamelerinin verilme ve ödeme süreleri uzatıldı
Ekonomi
Kurumlar vergisi beyannamelerinin verilme ve ödeme süreleri uzatıldı
30 Nisan'a kadar verilmesi gereken kurumlar vergisi beyannamelerinin verilme ve ödeme süreleri 1 Haziran gün sonuna kadar uzatıldı.
AA
Rilke’nin
gözünden İstanbul
Hayat
Rilke’nin gözünden İstanbul
Eşinin görevinden dolayı yolu İstanbul’a düşen müzisyen Anna Grosser Rilke’nin anılarını kaleme aldığı “Avrupa Saraylarından Yıldız’a İstanbul’da Bir Hoş Sada” kitabı bizi 1888 yılından başlayarak İstanbul’un 30 yılına şahit tutuyor.Alman edebiyatın
Yeni Şafak
Avrupa’nın derin kökleri
Avrupa’nın derin kökleri

Modern Avrupa’nın nasıl oluştuğu târihçiler arasında hâlâ tartışılan bir muammadır. Ama Avrupalının kendi kendisini nasıl algıladığı; yâni yerleşik öz algısı çok daha mühimdir. Kendilerini Grekoromen bir temel üzerine binâ edilmiş bir kültür dünyâsı olarak değerlendirmeyi bir alışkanlık hâline getirmişlerdir. Aslında bu bir bileşim değildir. Grekler, Sistem Okulunun târifine göre “mini sistemlerdir”. Aralarında siyâsal bir birlik kurabilmiş değillerdir. Hâlbuki Roma bir “imperiumdur”. Grek dünyâsı ile Roma dünyâsı arasında, meselâ teolojik boyutta olduğu üzere bâzı kültürel süreklilikler veyâ geçişler olsa da, bir bağ kurmak pek de mümkün değildir. Diğer taraftan her ikisi de, ilki bir mini sistem; diğeri ise bir imperium olarak antik birer oluşumdur. Yâni modernlik öncesi karakterdedir.

Başta Annales Okulu olmak üzere eleştirel bakış ise, modern Avrupa’nwın feodal kökleri olduğunu ileri sürer. Yâni modern Avrupa târihi Roma sonrası bir oluşumdur. Târihi mâhut kavimler göçü ile başlatılması gerekir. Yâni barbarik bir geçmişi vardır. Franklar, Cermenler, Ostrogotlar, Vizigotlar benzeri barbarik - pagan toplulukların bugünkü modern Avrupa uluslarının köklerini oluşturduğunu biliyoruz. Tabiî ki diğer otokton Avrupa topluluklarıyla harmanlanmışlardır. Ama otokton Avrupa halklarının da barbarlık ve paganlık açısından sonradan gelenlerle fazlaca bir farkı yoktur. Burada diğer güçlü bir kültürel girdi de, en nesnel karşılığıyla kullanarak ifâde edecek olursak “medenîleştirici” tarafıyla Katolik kiliseden gelmiştir. Hâsılı, modern Avrupa, paganlık ve Katoliklik etkileşimi temelinde bir kültürel yapı olarak tezâhür etmiştir. Bu oluşumu çevreleyen üretim tarzı ise Avrupa’ya özgü bir tarz olan feodalitedir. Feodalite, parçalanmış yapılarıyla antik mini sistemlere görünüşte benzemektedir. Ama mâhiyeti çok farklıdır. İlki bir “polis” kültürü iken, diğeri “kırsal” mâhiyettedir.

Bin sene süren feodal târih, modern Avrupa’nın zihniyetinde dışlanır. Bin senelik bir karanlık geçmiş olarak târif edilir. Haçlı Savaşları sonrasında başlayan bir bolluk ve zenginleşme evresi; Hümanizma, Rönesans-Reform, Akıl ve Bilim Çağı, Aydınlanma vb kültürel süreçlere bel vermiştir. Modern Avrupa zihniyeti, bu evreleri derin kökleriyle, yâni ilhâmını o “Yitik Cennet” veyâ “Altın Çağlar” olarak gördüğü Grekoromen geçmişiyle buluşmak olarak kutlar. Hâlbuki bu muhayyel bir kurgudur. Kendisini esasta var eden feodal geçmişidir.

Modern devlet, ulus ve sermâye birikimi modern Avrupa’nın maddî medeniyetine işâret eder. Feodal geçmişi, Avrupa’nın “aştığı”, “tasfiye ettiği” değil, dönüştürdüğü bir süreçtir. Feodalite ile modernliğin çatışmasını bu şekilde değerlendirmek gerekir. Modern Avrupa ulus-devletler, modern feodal kolektif yapıların siyâsal yorumlarıdır aslında. Ulus bir formasyon olarak elbette etnik bağların üzerine çıkar. Ama nihâi tahlilde vurguladığı etnikliktir. Dinden gelen ve etnikliği aşan “evrensellik” vurgusu ulusal dinamiklerle çatışır çatışmasına; ama nihâî tahlilde uzlaşır. Modern Avrupa üst kimliğinin, Hristiyanlık temelinde muhayyel bir Avrupa ethnos’unu deyimler hâle gelmesi de bu şekilde anlaşılmalıdır.

Modern ulus devletler esasta feodal kültürel köklere bağlılığı zorlar. Aktüel etnik mensubiyetlerin üzerine çıkması hasebiyle modern ulus-devletlere âidiyetler ve onu da aşan Avrupa ulusunu inşâ etme gayretleri bin sene sürmüş bir feodal târihin zihniyet örüntüsüyle ve birikimleriyle bizâtihî sorunludur. Özellikle kapitalist krizlerin yoğunlaştığı evrelerde bu sorunlar su yüzüne çıkar. 2000’li senelerde yaşananlar bu sorunların keskinleştiğine işâret ediyor. AB’nin bugün iki başat meselesi var: İlki Avrupalılık kimliğini aşındıran süreçler; diğeri de mevcut ulus-devletleri içeride çözen, feodal bağlara dayanan ayrılıkçılık hareketlerinin güçlenmesi. Modern Avrupa değerleriyle, feodal kökler çatışıyor. İlki olsa olsa iki yüz; diğeri ise, yedeğine kapitalist egoizmi almış bin senelik bir birikim. Hangisi baskın olur dersiniz?

Küresel işbölümündeki eşitsizlikler üzerinden dünya yeni bir “Kavimler göçü”nü yaşıyor. Pandora’nın kutusu açıldı. AB’nin sınırlarının başladığı yerde Türkiye barajın kapağını kaldırdı. Sayıları yüzbinleri aşan göçmenleri, insanlığı utandıran usullerle durdurmaya çalışıyor. Silâh kullanmaktan sakınmıyor; kadın çocuk dinlemiyorlar. Ama geçmiş olsun. Bunu durdurmak imkânsızdır. Tabiî âfetler ile târihsel-beşerî âfetler arasında bir fark var. İlki gelir geçer. Diğeri ise geldi mi, geçmez. Bir zamanlar Almanların ataları olan Cermenler, Fransızların ataları olan Franklar Avrupa’nın kapılarına nasıl dayandılarsa; Afganlılar, Pakistanlılar, Iraklılar, Suriyeliler de öyle dayandılar. Gelenlerin kaybedecekleri hiçbir şey yok. Onları durdurmaya çalışanların ise kaybedecek çok şeyleri var. Kaybedecek bir şeyleri olmayanların karşısında hiçbir duvar, set ayakta kalamaz.

İrlanda'daki erken genel seçimde 3 parti yarışı başa baş götürüyor
Dünya
İrlanda'daki erken genel seçimde 3 parti yarışı başa baş götürüyor
Ankete göre Yeşiller yüzde 7,9, İşçi Partisi yüzde 4,6, Sosyal Demokrat Parti yüzde 3,4, Dayanışma - Kardan Önce Halk partisi yüzde 2,8 ve bağımsız adaylar yüzde 14,5 oy aldı.
AA
Doğu Akdeniz’de gözden kaçanlar–2
Doğu Akdeniz’de gözden kaçanlar–2

Önceki yazımda İsrail’in, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) sözde münhasır ekonomik bölgesinde (MEB) faaliyet gösteren İsrailli “Delek”, Teksas merkezli “Noble Energy” ve çok uluslu “Shell”e yaptığı yazılı bildirim üzerinden gün yüzüne çıkan tartışmanın bölgede yeni gerilimlere neden olabileceğine değinerek, İsrail’in az dillendirilen stratejisini izah etmeye çalışmıştım. Bugün devamla, konuyla ilgili atlandığını gördüğüm diğer ikinci hususu detaylandıracağım.

GKRY BÖLGESEL GAZ TEDARİKÇİSİ VEYA MODA DEYİMLE DOĞAL GAZ MERKEZİ OLABİLİR Mİ?

GKRY’nin kendi kendine ilan ettiği sözde münhasır ekonomik bölgesinde (MEB) kalan gazı bile İsrail’in onayı olmadan ticarileştiremeyeceğini ilk yazımda belirtmiştim.

Bu durum GKRY’nin sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatında hareket alanını kısıtlasa da enerjide tamamen dışa bağımlı GKRY’nin girişimlerini devam ettirdiğini görüyoruz. Hafta içinde GKRY, Çin Halk Cumhuriyeti’nden (ÇHC) bir konsorsiyumun adanın güneyinde LNG ithalatını mümkün kılacak bir FSRU (yüzer depolama ve yeninden gazlaştırma tesisi) projesine onay verdi. Proje Avrupa Birliği (AB) tarafından da finanse ediliyor ve yaklaşık 500 milyon Euro’luk bir maliyete sahip. 300 milyon Euro’luk tasarım ve inşa ile yirmi yıl süreyle işletme ve bakım bedeli olarak 200 milyon Euro’luk maliyete sahip projeye AB Komisyonu 101 milyon Euro finansman sağlıyor.

Vasilikos’da kurulması planlanan LNG ithalat terminalinin 30 Kasım 2020 tarihinden önce bitirileceği GKRY tarafından açıklansa da projenin bu tarihten önce sonuçlandırılması zor. Ne ilginçtir ki “Afrodit” sahasının keşfinden sonra, Vasilikos’da bir LNG ihracat tesisinin kurulmasına yönelik olarak İsrailli “Delek” ile Teksas merkezli “Noble Energy” GKRY’yle bir Mutabakat Zaptı imzalamıştı. Söz konusu ihracat tesisinden GKRY’nin çıkaracağı gazın yanı sıra İsrail gazının küresel piyasalara ihracı hedefleniyordu. Fizibilite çalışmasında Vasilikos’da sadece 2 kilometrekarelik bir alanın en az 5 milyon ton/yıl LNG ihracat kapasitesine imkan verecek üç üniteye (görünüşünden dolayı bu ünitelere İngilizce “train” tren deniliyor) ev sahipliği yapamayacağı ortaya çıktı. Daha sonra, 2013 yılında Afrodit’te bulunduğu düşünülen doğal gaz miktarı aşağı yönlü güncellendi. Yaklaşık 10 milyar doları bulacak söz konusu tesis için gerekli finansmanı ise kimse bulamadı. Proje rafa kalktı.

Hal böyle olunca mutlaka şu soruya cevap bulmak gerekiyor. GKRY’nin, kendi mütevazi talebi için sözde MEB’inde kalan doğal gaz rezervlerini suyun altından çıkarıp, elektrik üretemezken ve elektrik talebini karşılamak için doğal gaz ithal edeceği bir tesisi kurmak zorundayken, küresel piyasalara doğal gaz tedarik edebileceğine kim inanır?

GKRY İÇİN TÜRKİYE’SİZ VE KKTC’SİZ ÇÖZÜM MÜMKÜN MÜ?

GKRY enerjide % 90 oranında dışa bağımlı ve halihazırda ihtiyaç duyduğu elektriği ağır ham petrol yakarak üretiyor. Bu modelin çevre ve ekonomi açısından sürdürülebilir olmadığı ve yüksek risk taşıdığı aşikar. Dahası bu model, 2004 yılında Annan Planı’nı reddeden, ama bir oldu bittiyle AB üyesi yapılan GKRY’nin AB’nin çevre normlarını alt üst etmesine de neden oluyor.

2007’deki AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde alınan kararlar kapsamında birliğe üye ülkeler “Enerji ve İklim Paketi” olarak nitelendirilen yeni mevzuat önerilerini 23 Ocak 2008 tarihinde açıklamıştı. Burada GKRY’ye biçilen hedefse, nihai enerji tüketiminde yaklaşmakta olduğumuz 2020 yılına kadar yenilenebilir enerji payını en az %13’e çıkarmak şeklinde olmuştu. Ancak bu pek mümkün olmadı. GKRY hala ağır ham petrol yakarak elektrik üretmeye devam ediyor. Elbette bu şekilde tek bir tesise ve yönteme bağlı olmanın da önemli riskleri var.

Hatırlayacağınız üzere 2011 yılında Rum tarafı yaşanan patlama neticesinde tamamen elektriksiz kalmıştı. O dönem KKTC olmasaydı GKRY ne yapardı kestirmek mümkün değil. Zira derin donduruculardaki yiyecekler bile erimeye başlamış en temel tıbbi ve insani ihtiyaçların giderilmesi güçleşmişti. KKTC ahlaki ve insani bir kararla GKRY’ye elektrik sağlayarak sorunu çözmüştü. Peki ya KKTC ve Türkiye olmasaydı?

DOĞU AKDENİZ’DE SUÇ TÜRKİYE’NİN Mİ?

Son iki yazımda Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerin teknik ve ekonomik boyutlarından bir kısmına değindim. Bu kısa analizler bile bölgedeki anlaşmazlıkların temelinde Türkiye’nin faaliyetlerinin değil diğer ülkelerin kendi aralarındaki çıkar çatışmaları ve teknik engellerin olduğunu anlamak için yeterli. Ancak anlamak istemeyenler için daha net belirteyim: Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerin böylesi derin teknik ve ekonomik boyutları varken, kendi haklarını ve çıkarlarını uluslararası hukuka uygun olarak savunan Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarının hala suyun altında kalmasının tek nedeni olarak gösterilmesi, adeta günah keçisi ilan edilmesi ne ahlakla, ne hukukla ne de sahadaki gerçeklerle bağdaşmıyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.