Tahtın gölgesi
Tahtın gölgesi

Suudi Arabistan Krallığı’nın kurucusu Abdulaziz bin Abdurrahman, 1932’de resmen bağımsızlığını ilân ettiği devletini, iki temel üzerine bina etmişti: Kendi ailesi (Âl-i Suûd) ve onu destekleyen kabilelerle, siyasete dinî dayanak sağlayan ulema sınıfı. İngilizlerin lojistik yardımıyla 1925’te Hicaz’ı ele geçirdikten sonra Arap Yarımadası’nda gücünü sağlamlaştıran Kral Abdulaziz, kılıç kuvvetiyle iktidarının sınırını çizerken, halk tabanındaki meşruiyetinin temin edilmesi işini de ulemaya devretmişti. “Vehhâbilik”in kendisine nispet edildiği Muhammed bin Abdilvehhâb’ın (1703-1792) izinden giden ulema sınıfı, Kral’a tam itaat karşılığında, Suudi Arabistan’da böylece devletin iki ayağından birini teşkil etti.

Video: Tahtın gölgesi

Eğitim sisteminden ülkedeki dinî hayatın pratiklerine kadar, devletin halka dönük yüzündeki her şeyin kontrolü, ulema sınıfına emanet edilmişti. Ancak şu üç alanda hüküm vermek, sorulmadıkça yorum yapmak ve karar almak, ulemanın yetkisinin dışındaydı: 1) Uluslararası ilişkilerde atılan adımlar ve kurulan ittifaklar, 2) Petrol gelirlerinin nereye ve nasıl sarf edileceği, 3) Kraliyet ailesinin özel yaşamı. Bunların dışında, bilhassa “kadın” sahası, Suudi ulemanın on yıllar boyunca tekeli kimseye bırakmadığı bir imtiyaz alanı olacaktı.

Kral Abdulaziz’in öldüğü yıl, 1953’te, Suudi Arabistan’da ilk kez “müftülük” makamı ihdas edildi. Bu kritik göreve getirilen ilk isim, Muhammed bin İbrahim Âl-i Şeyh idi. Müftü’nün adının sonundaki “Âl-i Şeyh” lakabı, kendisinin direkt olarak Muhammed bin Abdilvehhâb’ın soyundan geldiğini gösteriyordu. 1969’daki ölümüne kadar, kesintisiz olarak 16 yıl görevde bulunan Muhammed bin İbrahim, kendisinin döneminde ilk kız okullarının açılması ve eğitim hamleleriyle dikkat çekti. Yine bu dönemde, “Yüksek Ulema Konseyi” (Hey’etu Kibâri’l-Ulemâ) oluşturularak, ülkedeki önemli din adamları aynı çatı altında bir araya getirildi.

Suudi Arabistan’ın ikinci müftüsü, Riyad kökenli bir aileye mensup olan Abdulaziz bin Bâz’dı (1912-1999). Hocası Muhammed bin İbrahim’in ölümünden sonra vekâlet ettiği makama 1975’te resmen atanan Bin Bâz, yaklaşık 25 yıl kaldığı bu görevi sırasında, hem Suudi Arabistan içinde hem de Ortadoğu’da birbirinden kritik gelişmelere tanıklık etti. 1979’da yaşanan Kâbe Baskını sırasında Mescid-i Haram’da askerî operasyon düzenlenebilmesine yönelik verdiği fetva ile 1990’da Körfez Krizi’nde Suudi hükümetinin ABD ile ortaklaşa hareket etmesinin altını dinî yönden doldurduğu fetva, kendisine yönelik birçok eleştiriyi beraberinde getirdi. Özellikle Suudi hanedanına muhalif Selefî gruplar, Bin Bâz’ın duruşunu şiddetle tenkit ettiler. Öte yandan Bin Bâz, 1966’da Seyyid Kutub’un idamından sonra, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ı ağır şekilde eleştirdiği ünlü mektubuyla da akıllarda kaldı. Yine onun şahsî çabalarıyla, Mısır ve Suriye’deki baskıcı rejimlerden kaçan binlerce âlim ve siyasetçi, Suudi Arabistan’da kendilerine rahatça yer buldular, okullarda ve kamu kurumlarında istihdam edildiler.

Abdulaziz bin Bâz’ın ölümünden sonra göreve getirilen üçüncü ve mevcut müftü Abdulaziz Âl-i Şeyh, tıpkı ilk müftü gibi Muhammed bin Abdilvehhâb’ın soyundan gelen bir isim. 11 Eylül 2001 saldırıları ve sonrasında Suudi Arabistan’a, Selefî ideolojiye ve genel anlamda İslâm dünyasına yöneltilen eleştirilerle yüzleşmek durumunda kalan Müftü, tahtın gölgesine sığınmakta, seleflerini fersah fersah geride bıraktı. Özellikle, 2011 sonrasındaki süreçte, Kraliyet yönetiminin siyasî tercihlerine ve bazen birbirini nakzeden ani gelişmelere fetva yetiştirme noktasında üstün bir performans sergiledi.

Kaderin garip bir cilvesiyle, Suudi Arabistan’ın şimdiye kadarki üç müftüsünün ortak bir özelliği var: Âmâ olmaları. Görme engellilik, elbette seçilmeleri için temel bir kriter değildi, ancak bu ilginç rastlantının, işgal ettikleri makamın duruşu noktasında sembolik bir manasının olduğunu iddia edenler de yok değil.

Ve elbette, Krallığın kuruluşunda “yasak alan” ilan edilen üç nokta da, bu üç müftünün buluştuğu bir başka ortak payda oldu. 1964’te Suûd bin Abdulaziz’in tahttan indirilerek yerine kardeşi Faysal’ın kral ilân edilmesi sürecinde de, ulema, kraliyet ailesinin ortak kararına dinî destek sunma rolünden daha fazlasını oynamamıştı.

Suudi Arabistan ulema sınıfı, böylece on yıllar boyunca, kendilerine yasaklanan alana girmeme karşılığında, ülke içinde önemli bir salahiyete sahipken, şimdi Veliaht Prens Muhammed bin Selman, ellerinde ne varsa hızla yok ediyor. Her biri dünya basınında “devrim” olarak adlandırılan reformlar ardı ardına sıralanırken, ulemanın geçmişte “haram” dediği ne varsa, şimdi devlet eliyle “helal” hale getiriliyor. Harem-selamlığın tamamen kaldırıldığı kamusal eğlenceler, kadın şarkıcıların sahne aldığı kutlamalar, müstehcen video-klipler, kadınlara araç kullanma ve yalnız başına seyahat etme yasağının kaldırılması gibi birçok “yenilik” Suudi toplumunun başını döndürürken, elbette şu sorulara henüz cevap veren yok: “Şimdi serbest bırakılan şeyler İslâm’a aykırı değil idi ise, neden yasaktı? Yok İslâm’a aykırı ise, nasıl serbest bırakılabiliyor?”

Muhammed bin Selman liderliğinde Suudi Arabistan’ın ilerlediği “reform yolu”, ulema sınıfını, tabir-i câizse, paçavraya çevirme hedefine matuf. Reformlara karşı çıkanların hapsi boyladığı, karşı çıkmayanların ise -itibarlarını tamamen yitirme pahasına- dün söyledikleri şeylerin tam tersini onaylamak durumunda kaldıkları nevzuhur bir durum…

Suudi ulemanın elinde şu anda sadece ramazan ve kurban vakitlerini tayin yetkisi kaldı… Onları da astronomiye kaptırmaları yakındır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kral Selman ile görüştü
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan Kral Selman ile görüştü
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz ile telefonda görüştü. Erdoğan, Kral Selam'a ağabeyi Bender bin Abdülaziz'in vefatı dolayısıyla taziyelerini iletti.
AA
Yakın şahitlik
Yakın şahitlik

Direksiyon hâkimiyetini kaybettiğiniz zaman kime çarpacağınızı asla bilemezsiniz. O artık sizin kararınız olmaktan çıkmıştır. Kendi halinde yaşayıp giden masum bir insana çarpabilirsiniz. Çok sevdiğiniz ile pek sevmediğinize aynı zararı verebilirsiniz. İşte bu yüzden fazla hız yapmamak, dikkatli olmak ve doğru yolda gitmek gerekir.

Video: Yakın şahitlik


Siyasette de böyledir. Direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş herhangi bir siyasetçi için söyleyelim: Ne yapacağını, nasıl kararlar alacağını tahmin etmek zordur.

Saygıdan uzaklaşmış, şaşırmış ve şımarmış insanlar için de geçerlidir bu. Ne şekilde davranacağını, konuşacağını asla kestiremezsiniz. Çünkü kendisini kaybetmiştir. Böyle kimseler karşısında yapılması gereken birinci şey, takip mesafesini korumaktır.

Konu açılmışken şunu da yazmak isterim: İncelik ve nezaketle bağlarını koparmış bir samimiyetin bizi götürüp bırakacağı yer, içtenlik değil, kabalıktır.

Otuz yıldır şahitlik ediyorum. Bazı kimseler çıkıyor ve “düşmanın silahıyla silahlanmak lazım” diyor. Hayır, milli savunma konusunda söylemiyor bunu. Siyaset, ticaret ve medyayı kastediyor.

O silahlar (yöntemler) zaten bizi etkisiz hale getirmek, duruşumuzu bozmak, tavrımızın değişmesini sağlamak için üretilmiştir. Onları kullandığımız vakit, kendi kendimize zarar vermiş olmuyor muyuz? Nitekim gelinen yer neresidir? Manevi derinliği ve sağlam terazisi olan birçok insan aynı şeyi söylüyor: Bize en büyük zararı kendimiz verdik.

Onların modası var, otelleri var, bizim de olsun vesaire. Buna tecrübe değil, acı şahitlik diyebiliriz ancak.

Otuz yıldır şahitlik ediyorum: Bazen bir kişi çıkıyor ve binlerce insanın emeğini, fedakârlığını ziyan edip gidiyor. Bazen bir kişi çıkıyor ve binlerce insanın haysiyetini kurtarıyor. ‘Hangisi gönlümüzde kalıcı oluyor’ diye bir soru elbette sormayacağım.

Veballi işlerden ve çetrefilli ilişkilerden uzak durmak, kul hakkından sakınmak, yalandan kaçınmak, yükümüzü hafifletir. Huzur İslam’dadır sözü evvela bunun içindir.

Küçük bir ilave: Bir insanın yerine göz dikmek, onun nasibini kıskanmaktır. Böylece kime âsilik etmiş oluyoruz?

Otuz yıldır şahitlik ediyorum: Hiç olmayacak kimseler kul hakkından bahsediyor. Hep kendine çalışmış, nefsine hizmet etmiş, sadece kullanışlı insanlara yönelmiş bir kişinin üstümüzde nasıl bir hakkı ve hukuku olabilir?

Güzel şahitliklerim de var elbette. İşte, Kurban Bayramı yaklaşıyor. Birbirinden kıymetli kuruluşlarımız hayır ve hasenatta yarışıyor. Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, Cansuyu Derneği, Deniz Feneri, İnsani Yardım Vakfı, Kızılay, Yeryüzü Doktorları…

Bütün paramızı dünyaya yatırırsak büyük zarar ederiz. Kesin iflastır bu. Kazancımızın bir kısmını ahiret için harcamalıyız. İyilik etmek, yardımlaşmak, yoksulları gözetmek, ihtiyaç sahiplerine ulaşmak, bir mümin için en büyük yatırımdır.

Tekrarlanmasın, dikkatli olunsun diye olumsuzlukları yazıyoruz ama şunu da biliyoruz: Allah rızası için çalışan samimi ve dertli insanlar, dava ehli arkadaşlar, iyiliğin yolunda olanlar her zaman çoğunluktadır. Onca imtihandan alnımızın akıyla çıkmamız, nice musibetten sağ kurtulmamız nedensiz değildir.

Bütün bunlara “gözlerimizi kapatmaya” tam gaz devam!
Bütün bunlara “gözlerimizi kapatmaya” tam gaz devam!

Evvela, arşivden çıkardığımız 5 Haziran 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında yer verilen bir habere zum yapıyoruz…

Video: Bütün bunlara “gözlerimizi kapatmaya” tam gaz devam!


Haber “Aziz Nesin’e Ölüm Fermanı” başlığını taşıyor. Spotta, “MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın Bayram öncesi Erdal İnönü’yü ziyaret ederek radikal İslamcıların Aziz Nesin’e karşı eylem hazırlığı içinde olduklarının saptandığını söylediğinden” bahsediliyor!

Yani, 2 Temmuz 1993’teki Sivas katliamından bir ay öncesinde yayınlanan bir haberden söz ediyoruz…

Peki, bu ibretlik örnek; hangi hadiseye benziyor?

Çarşamba günkü yazımızda atıfta bulunduğumuz Gizli Belge’deki derin olayla “aynı kapıya” çıkmanın bile ötesinde bir nevi “tek yumurta ikizidirler!”

Kısaca hatırlatalım…

19 Aralık 1989 tarihinde dönemin MİT Müsteşarı Teoman Koman ‘Çiçeği Burnunda’ Başbakan Yıldırım Akbulut’a gönderdiği gizli yazıda “İlerleyen günlerde; Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok gibi laik isimlere yurt dışından getirtilecek dinci militanlarca suikast düzenleneceği istihbaratının elde edildiğini” bildiriyordu!

(Bahse konu bu gizli yazı, 2009’da Cumhuriyet’te çıkan bir haberde yer aldı!)

*

Her iki hadisede de dönemin MİT Müsteşarı olan kişiler; ilkinde dönemin Başbakan’ını, ikincisinde ise dönemin Başbakan Yardımcısını (güya) uyarıyorlar!

Buna mukabil, ne oluyor?

BİR: Adları geçen laik aydınların tamamı 1990 yılında suikasta kurban gidiyorlar! İKİ: 2 Temmuz 1993’te ise Sivas Katliamı yaşanıyor!

Tepeden tırnağa, tedbir alması gereken yetkililerin hiçbiri nedense “tedbir alamıyorlar yahut almıyorlar!”

Mesela, dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in tam da yazımızın girişinde bahsettiğimiz Cumhuriyet gazetesinin 5 Haziran 1993 tarihli nüshasında yer alan bir demeci var: Sezgin, “Benim gibisi zor bulunur” diyor!

Sahi, Sezgin gibi bakanlar; derin hadiselere “iyi perdeleme” yaptıkları için mi “zor bulunuyorlardı?”

*

Mevzubahis her iki dramatik hadisenin öncesinde yetkili siyasilere yapılan işbu sözde uyarıların; aslında 1990’daki laik aydın suikastlarının ve 1993’teki Sivas katliamının arkasındaki derin adresi “hasıraltı etmeye yaradığını” görmek zorundayız!

Dönemin adı geçen istihbarat müsteşarları da; bu arada “gerekli uyarıyı yapmış ve işin içinden sıyrılmış oluyorlar!”

TÜM YOLLAR, NEREYE ÇIKIYOR?

1990’daki laik aydın cinayetlerinin de; 1993’teki Sivas Katliamının da perde arkasında Türkiye’deki Gladyo vardır:

Müsteşar sıfatını taşıyan elemanlarına malum uyarıları yaptırtan da; gerekli tedbirlerin alınmasına, kukla siyasetçileri vasıtasıyla engel olan da; 1990’daki suikast zincirini, piyonu terör örgütünün tetikçilerine havale eden de; üstüne 1993’te Sivas’ta Özel Harpçi elemanlarına sahne aldıran da aynı Derin Karargâhtır!

O süreçteki tüm cinayetlerin faturası ise fevkalade konforlu yalanlar üzerinden “dincilere” çıkarılmıştır!

TARİHLERE DİKKAT

25 Ekim 1989 tarihinde Dursun Karataş ve Bedri Yağan’ın cezaevinden adeta ‘güle oynaya’ kaçmalarını sağlayan Gladyo “sahte bayrak” gösteren Dev-Sol’unu yeniden canlandırıp 1990’daki laik aydın cinayetlerine tetikçi olarak tayin etmiştir!

Cezaevinden kaçışlar ile Teoman Koman’ın yeni başbakan Akbulut’a gönderdiği gizli yazının arasında “sadece elli beş gün” vardır.

ASIL GÖREV YERİ NERESİYDİ?

Bir önceki yazımızda bahsettik: 2011’de medyaya “Madımak’ı biz yaktık!” diye itirafta bulunan, ismi verilmeyen Özel Harp görevlisi H.Ç; “Sivas’ın emrini dönemin Üçüncü Ordu Komutanı Teoman Koman’dan aldık” demiştir!

Buradan çıkan nedir? Mister Koman’ın “asıl veya gizli görevi, Gladyo Hiyerarşisi içindedir!

“İstihbaratın Asker Müsteşarı” sıfatını taşırken de, “Üçüncü Ordu’nun Komutanı” iken de; Türkiye’deki Gladyo’nun işbu infaz direktiflerini yerine getirmek için “organizasyonu yapan/emirleri veren” kişi olduğu anlaşılıyor.

Başvekil Menderes’in idam edildiği 17 Eylül 1961 tarihine gittiğimizde; Teoman Koman’ın “derin görev” geçmişinin çok daha eski yıllara dayandığını görebiliriz!

Menderes’in idamından bir gün sonra eşyaları liste halinde tutanağa geçirildiğinde, eşyaları teslim alanların başında Topçu Üsteğmen Teoman Koman vardı: Yani? Menderes asılırken, Mister Koman Olay Yeri’nde görevlendirilmiştir!

‘İLK KURŞUNU ATAN’ KİMMİŞ?

1993’ün ilk iki ayında İsrail’de patlayıcı eğitimi, 1996’da ise ABD’de üç ay Kontrgerilla eğitimi almış olan bu Özel Harpçi H.Ç’nin; Sivas itiraflarıyla (2011) finali yapalım:

“Erzincan’da poligon birliğindeydik. Teoman Koman geldi ve Sivas’ın talimatını verdi!

İki gün öncesinden Sivas’taydık: 13 kişiydik ve ikişerli gruplara ayrıldık. Bir kişi geri bırakıldı. Halkın arasında epeyce dolaşıldı. Jitem’den gelen bilgilerden istifade edildi. İşimiz, insanların Madımak Oteli’nin önünde toplanmasını sağlamak, taşı atmak ve sonra çekilmekti…

Başlarken, beşinci gruptaki bir arkadaşımız ilk kurşunu attı. Arkasından molotof kokteylleri geldi. Görevimiz kargaşayı çıkarmaktı. Yapmamız gerekeni yaptık!”

Topbaş ailesinin acı günü
Gündem
Topbaş ailesinin acı günü
Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi Afif Topbaş’ın oğlu, iş adamı Mustafa Latif Topbaş’ın yeğeni Ömer Topbaş kalp krizi nedeniyle kaldırıldığı hastanede önceki gün Hakk’a yürüdü.
Yeni Şafak
Sayın Başkanım (Mürsî)
Sayın Başkanım (Mürsî)

Şehidimiz Mürsî’ye Cenâb-i Mevlâ’dan rahmet ve muhabbet niyaz ediyor ve dostu, aynı zamanda şehide Habîbe’nin babası Dr. Ahmed Abdülaziz’in mana ve duygu yüklü bir mesajını çevirerek sunuyorum:

Video: Sayın Başkanım (Mürsî)


Önce gidenler ve sona kalanlar arasında ve hesap gününe kadar melekler âleminde sana olsun Allah’ın selamı!

Daha önce sana acını paylaşmak için yazıyordum, şimdi seni kutlamak için yazıyorum.

Sen yalnızca zindanın prangalarından değil, bütünüyle dünyadan kurtuldun; esirlikten, onun pisliğinden, rezilliğinden ve rezillerinden…

Her şey geride kaldı, ne o var ne bu; seni halk seçtiği zaman “Biz iktidarı ondan önce hak ediyoruz” diyenler de, kıskançlık ve kinleri yüzünden seninle meşruiyet kavgası yapanlar da yok.

Seni kendine bakarken hayal ediyorum:

Muhtemelen cennetin değerli taşlarıyla süslenmiş bir aynada,

Belki cennetin ırmaklarından birinin yüzeyinde…

Gözlüğünü arıyor, bulamıyorsun. “Ya Rabbi, gözlüğüm yok, ama gözüm öncekinden daha iyi görüyor, bu nasıl oluyor!” diyorsun.

Sakalına bakıyorsun, beyazı yok. Baş ağrısı yok, bitkinlik yok, insülin yok. Daha önce yaşamadığın bir dinçlik içinde dipdirisin. Sağlık ve afiyetin coşkusu içinde göğsünü yumrukluyorsun.

Olduğun yerde daire çizip her tarafa bakıyor ve soruyorsun: Ben ölü müyüm, diri miyim?! Yaşıyorsam zindan nerede? Öldüysem kabrin karanlığı nerede? Sahi ben neredeyim?!

Hücremde değilim, cezaevi arabasında değilim, cam kafes içinde değilim; bunlar bildiğin hallerim ve yerlerim; yoksa ben farkında olmadan öldüm mü?

Ölümse bu nasıl bir ölüm ki, insana sağlığını ve gözünü iade ediyor, saçından sakalından aklığı yok ediyor!

Yoksa bir kâbus yaşıyordum da kaçıp kurtulmak arzusuyla uyandım mı?

Hatırlıyorum: Benim yürümem bile yasaktı; peki şu çevremde uçuşan benzeri bulunmaz kuşlar, beni coşturan tatlı nağmeler, şu değer biçilemez topluluk, ışık saçan yüzler ne?!..

Sayın başkanım, şimdi meşgul olduğun için belki haberin olmamıştır: Filistinli Müslümanlar, Siyonist silahlarının gölgesinde, mübarek Mescid-i Aksâ’da senin için gıyâbî cenaze namazı kıldılar.

Harameyn (Mekke ve Medine) dışında dünyanın her tarafında böyle namazlar kılındı. Bu iki mübarek mekânda niçin kılınmadı biliyor musun? Çünkü bu mübarek şehirler yeni bir dinden çıkma halini yaşıyorlar velakin Ebu Bekir yok!

Belki haberin olmamıştır: Kardeşin Recep Tayyip Erdoğan özel olarak Ankara’dan İstanbul’a senin için gıyâbî namaz kılmak maksadıyla geldi. Bunun (İstanbul’a gelmesinin) sebebini soracak olursan; çünkü Türk kardeşlerimiz, asaleti ve tarihi derinliği içinde İstanbul’u, Küçük Türkiye olarak görüyorlar ve bu özelik başka bir şehirde bulunamaz…

Hakkıyla biliyorsun ki temiz na’şın, senden önce göç eden İhvan mürşidlerinin (liderlerinin; Allah onlardan razı olsun) yanına gömüldü. Bu mübarek beraberlikten mutlu isen ki, bunda şüphem yoktur, seni kutluyorum.

Ben ve benim gibi düşünenlere göre seni öldürenler, vatanın sana verdiği sıfatından mahrum ederek onun yerine resmi bir sıfat giydirmek istediler; ama sen- Sayın Başkanım- Mısır’ın Cumhurbaşkanı idin, şimdi İhvan’ın mürşidi oldun. İşte bu sebeple, dünyanın her tarafında milyonları bulan sevenlerin seni, Mısırlı da, İhvan mensubu da olmayı aşan bir ümmet sembolü kıldılar.

Sayın Başkanım,

Sana uğurlar olsun demiyorum, kavuşmak/görüşmek üzere diyorum.

Ahmed Abdülaziz

Başarı cezasız kalmaz
Başarı cezasız kalmaz

Endülüs esasında, tarihi kayıtların soğukluğunu, ancak hikayelerin sıcaklığıyla giderebileceğimizi söylemiş ve muhayyelat (yeni söyleyişle, fanstatika) tarafı ağır basan iki örnek vermiştik.

Video: Başarı cezasız kalmaz


Şimdi daha sonut bir örnek üzerinden sürdürelim sözlerimizi ama bu hikayenin gereğince anlaşılması için Musa bin Nusayr’ın başarılarına ana hatlarıyla değinelim.

Musa, bir İngiliz tarihçisinin “Bana bir kahraman adı verin, size bir tarih yazayım” sözünün muhatabı olacak, yani sadece adıyla müstakil bir tarih yazılacak kadar önemli bir şahsiyettir.

Hicretin 19. yılında doğmuştur (640). Babasının, Hâlid b. Velîd’in Hicretin 12. yılına denk düşen bir seferinde esir alındığı, Arap olmadığı, Muâviye’nin muhafız birliği kumandanlığına kadar yükseldiği halde, Muâviye’yi Hz. Ali’ye karşı yürüttüğü mücadelede haksız gördüğü için Sıffîn Savaşı’na katılmadığı bildirilmiştir.

Musa hakkında, Diyanet İslam Anskilopedisi’nde adını taşıyan maddede geniş bilgi verilmiştir. Meraklılarını oraya yönlendirip, biz de oradaki cümleleri izleyerek onun hayatından önemli kesitleri iletelim:

Musa, Abdülazîz b. Mervân tarafından 698 yılında İfrîkıye ve Mağrib valiliğine tayin edildi. Bundan önceki hayatı da çok hareketli olan Musa için valilik hem İslam fetihleri hem de kendi hayatı bakımından bir dönüm noktasıydı. Tek derdi, Allah’ın adını yaymak için sürekli fetheden olmaktı. Bu bakımdan, sırasıyla:

-Kayrevan yakınındaki Zağvân Kalesi’nde ve civarında oturan Berberîleri itaat altına aldı. Bu sayede oğullarından Abdullah ile Mervân’a İfrîkıye’nin tamamını fethetme imkanı sağladı.

- Mağrib-i Evsat’a Berberî Hevvâre, Zenâte ve Kütâme kabilelerinin yaşadığı Sicilmâse ve Secûmâ şehirlerini ele geçirdi.

- HalifeAbdülmelik’in ölümü üzerine tahta çıkan oğlu I. Velîd’e biat ederek, İfrîkıye ve Mağrib valiliğinin doğrudan ona bağlanmasından aldığı güçle Mağrib-i Aksâ’yı fethetmek için harekete geçti; iki yılda Sebte dışında Kuzey Afrika’nın tamamını hâkimiyeti altına aldı.

-Tanca valiliğine kendi azatlısı olan Târık b. Ziyâd’ı getirdi; onun emrine 17.000 Arap, 12.000 Berberî askeri verdi; ayrıca onun yanında Berberîler’e İslam’ı öğretmek üzere âlimler bıraktı.

-Tunus’ta büyük bir tersane yaptırarak güçlendirdiği donanmayla Kuzey Afrika sahillerini tehdit eden Bizans üslerini vurmak maksadıyla denizde seferler düzenledi; Sardinya, Mayurka ve Minorka adalarını fethetti; Sicilya’daki bazı şehirleri alarak Bizans’ın deniz gücünü büyük ölçüde kırdı.

-Halife Velîd’den izin alarak, İspanya’nın güney sahillerine Tarîf b. Mâlik kumandasında bir keşif birliği yolladı (710).

-Tarîf’in keşfe dair olumlu bilgilerle ve hatırı sayılır bir ganimetle dönmesi üzerine 711 yılı ilkbaharında Tanca Valisi Târık b. Ziyâd’ın, içinde sadece 300 Arap asıllı askerin bulunduğu Berberîler’den oluşan 7000 kişilik bir orduyla, (bugünkü adıyla) Cebelitârık üzerinden İspanya’ya çıkmasını sağladı.

-Musa’nın gönderdiği 5000 kişilik ordu takviyesiyle, Rio Guadalete (Vâdiilekke) veya Rio Barbate kıyısında Vizigotlar’ı ağır bir hezimete uğratan Târık, kısa sürede Mâleka, İlbîre, Kurtuba, İsticce ve Vizigotların başşehri Tuleytula’yı fethetti.

-Târık fetihlerine devam ederken, Musa 18.000 kişilik bir orduyla İspanya’ya geçti (712). İşbîliye, Karmûne, Leble, Mâride’yi alarak, Târık’la Toledo’da buluştu (713). İki kumandan bundan sonra fetih faaliyetini İspanya’nın kuzeyine doğru iki koldan sürdürdü. Ertesi yıl Liyûn, Cillîkıye bölgeleriyle Lâride, Berşelûne (Barselona), Sarakusta şehirleri zaptedildi.

-Avrupa üzerinden İstanbul’u fethetmek isteyen Musa, bu uğurda Pireneler’i aşmaya çalıştığında, 75 yaşındaydı.

Târık’la birlikte İber yarımadasının neredeyse tamamını fetheden Musa’nın, Şam’a dönmesiyle birlikte yıldızı da sönmeye başladı.

Musa Şam yolundayken Halife Velîd hastalanmıştı. Halifenin kardeşi ve veliahdı Süleyman, Musa’dan dönüşünü yavaşlatarak Şam’a Velîd’in ölümünden sonra girmesini, getirmekte olduğu ganimet ve esirleri de bizzat kendisine vermesini istedi. Musa bu emre uymadı; aksine Velîd hayatta iken oraya ulaşmak için yürüyüşünü hızlandırdı ve onun ölümünden üç gün önce Şam’a girdi.

Bu yüzden Süleyman halife olur olmaz, Musa’yı bütün görevlerinden azledip, zindana attırdı; ayrıca onu yüklüce bir tazminat cezasına çarptırdı.

Ömer b. Abdülazîz’in araya girmesi ve Yezîd b. Mühelleb’in ödeyeceği paraya kefil olmasıyla işkence altında ölmekten kurtulan Musa’yı Süleyman daha sonra affetti ve onu yanında hacca götürdü. Musa bu yolculuk sırasında Medine’de (Vâdilkurâ’da) vefat etti (97 / 716).

İleteceğimiz hikaye bakımından, buradaki, “affetti” kelimesi çok zayıf kalmaktadır. Zira Süleyman, aile içi iktidar çatılmasında biat ettiği Halife’ye bağlı kalmaktan başka hiçbir şuçu olmayan Musa’yı, İspanya’yı emanet ettiği oğlunun kesik başını izlettirdikten sonra affetti.

Başarının cezasız kalmaması belki normaldi ama, bir fatihi Şam suikastçilerinin elinde can veren evladının kesik başına baktırarak terbiye etmenin, vicdanda yeri olabilir miydi?

Doğrucu Davud olmak
Doğrucu Davud olmak

Bu deyim ile ilgili olarak şu örneği okudum:

“Sadrazam Kamil Paşa (Sultan Abdülaziz’in sadrazamı) divanda çilek ikram eder ve masadaki pudra şekeri yerine yanlışlıkla kapağı açık kalan tuza batırır. İşi bozmaz ve aaaa çok güzel oldu der. Daha sonra sadrazam yaptı diye tüm divan tuza banar ve ifadelerini bozmadan leziz, leziz deyip yerler. Bu sırada “tuuuu, iğrenç” diye bir ses gelir Doğrucu Davut’tan ve şöyle der: “Çilek meclisinde neyse de hükümet meclisinde de bunlar size böyle yapıyor!”

Video: Doğrucu Davud olmak


İnsanları yöneten, hak ve adalet dağıtan, kamu gücü ve yetkisini kullanan insanların kendileri dürüst ve işin ehli olmaları şartıyla en şanslı olanları, yakın çevrelerinde işin ehli ve güzel ahlak sahibi insanlar, danışmanlar, yardımcılar bulunanlardır. Bunun yerine ahlakı düşük, şahsi menfaatini önde tutan, rüzgarın yönüne göre yön değiştiren, dalkavuk, eyyamcı, yağcı… insanlar bulunursa ve üstelik bunlar, layık olanların sesini bastırırsa vay o idarecilerin haline!

Yazıya böyle başladım ama asıl maksadım, yalnızca doğruyu söylemenin yetmediği ve her zaman caiz olmadığı, doğru olmanın yanında bir de hikmet unsurunun bulunma zaruretine işaret etmek idi.

Söz doğru olacak, ama doğru söz yerinde, zamanında, faydadan çok zarara sebep olmadığında söylenecek ki, hikmetli de olmuş olsun.

Islaha, hakkın yerini bulmasına, yanlışın düzeltilmesine… faydası olmadığı halde düşmanın, zalimin, kötü niyetli kimselerin işine yarayacak doğruyu söylemek fazilet değildir; nefsi şişirebilir, alkış da alabilir ama hayırlı sonuç doğurmaz; bunu yapanların sorumlu olacaklarını hesaba katmaları gerekiyor.

Şimdi merhum olan kardeş gibi bir arkadaşım vardı, bir okulda müdür iken tiyatro kolunu bir ilçeye götürüyor, arabada meslektaşları var, şundan bundan konuşuyorlar, müdür, tabu olan bir konuda, tanrılaştırılan bir şahsın aleyhinde olan onu rezil eden bir sözü/olayı okuduğu bir kitaptan naklediyor. Aradan günler aylar geçiyor, arabada bulunan meslektaşlardan biri istediği kadar ders verilmediği için müdüre kızıyor, gidip savcılığa, arabada söylenen söz ile ilgili olarak suç duyurusunda bulunuyor. Savcı dava açıyor, bir yıldan fazla ceza talep ediyor, ceza verilirse müdürün işi bitecek, hayatı sönecek, hapse girecek, perişan olacak… O arabada bulunan, yurt dışında ilahiyat okumuş bir şahide, müdürün avukatı “Hocam, bu ceza bir zulümdür, müdüre yazık olacak, siz böyle bir şey söylemedi deyin, kurtulsun” demiş. O da sesini çıkarmamış. Duruşmada hakim sorunca Doğrucu Davutluk yaparak “Hakim bey bu avukat bana yalan söyle dedi, ama ben doğru adamım, yalan söyleyemem, evet müdür bu sözü söyledi” demiş ve müdür cezayı almış, Allah’tan o sırada çıkan aftan yararlanmıştı.

Peki, zulmü engellemek için gerçeği söylememenin, doğru olanı açıklamamanın caiz olduğuna dair bir delilimiz var mı?

Müslim’in kitabına aldığı sahih bir hadisin meali şöyledir:

“İnsanların arasını bulan, bozulan meşru ilişkiyi düzelten kimse ile hayırlı/faydalı olanı söyleyen ve yayan kimse -gerçeği söylemiş olmasa bile- yalancı değildir.”

“Ravî ekliyor: “İnsanların yalan söylemelerine izin verilen şu üç şeyden başkasını duymadım: Savaşta gerektiği için, insanların arasını düzeltmek için, karının kocasına ve kocanın karısına –gönlünü almak için- söylediği gerçek dışı- söz.”

Ve İslam alimleri şu hükümde ittifak etmişlerdir: Bir kimse haksız olarak canına kıymak istediği birini ararken onun yerini bilen bir şahsa sorsa, bu şahsın yalan söylemesi, mazlumun yerini söylememesi farzdır ve bu gibi durumlarda Doğrucu Davutluk etmek caiz değildir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.